|
||
| Şilili şair Neruda, toplumsal ve siyasal şiirleriyle Latin Amerika edebiyatının dünyada itibar kazanmasını sağladı. Canto General adlı epik şiir dizisiyle kendi kıtasının tarihini ve şimdiki zamanını yansıttı. Latin Amerika'nın şiirsel sesi Neruda, Neftali Ricardo Reyes Basoalto adıyla 12 Temmuz 1904'de Güney Şili'de dünyaya geldi. Babası lokomotifçi, doğumundan hemen sonra ölen annesiyse öğretmendi. Neruda henüz 15 yaşındayken yurdunun taşra gazetesindeki edebiyat eklerini düzeltmekle görevlendirildi. Bu dönemde, Çekoslovakyalı şair Jan Neruda'ya olan hayranlığından dolayı Pablo Neruda takma adını aldı. 1924'te ilk şiirleriyle bir edebiyat yarışmasını kazanarak bir bursa layık görüldü. Santiago'da üç yıl Fransız edebiyatı öğrenimi gördükten sonra gazeteci olarak çalışmaya başladı. 1924: Veinle poemas de amor Neruda'nın ilk şiir derlemesi Crespıısctılario adı altında 1923 yılında çıktı. Bir yıl sonra yayınlanan Veinte poemas de amour y una cancion desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı) Latin Amerika'nın en çok satış yapan şiir kitabı oldu. Neruda bir aşk öyküsünü fon alarak aynı anda bir şehvet objesi, sığınılabilecek bir liman ve kozmik bir güç olan kadına bir od yazdı. 1927-36: Diplomat 1927'de diplomatlık kariyerini seçen Neruda, altı yıl boyunca Güneydoğu Asya'da konsolosluk yaptı. Bu bölgedeki toplumsal sorunlar yüzünden ömrünün 'en çok acı veren dönemi' olarak nitelendirdiği bu zaman içinde Kesidencia en la tierra (Yeryüzünde Konaklama, 1935) adlı iki ciltlik yapıtını verdi. Eski şiirlerinin melankolisi dünyadaki acıların doğrudan doğruya anlatımına yer verdi burada. Kendine özgü metriği ve dili de ana konusu olan yozlaşmaya uygundu. Neruda, katı mısra ve şiir biçimlerine yer vermeyip her şiiri kendine özgü bir ritimle yazmıştı. 1934'te İspanya'ya giden Neruda, burada sembolizm, sürrealizm ve füturizm etkisinde kalan 1927 Nesli adlı şair topluluğuna katıldı. İç Savaş patlayınca Neruda Franco'ya karşı çıktığı için diplomatik hizmetten çıkarıldı. İç Savaşın üzüntüsü içinde 1937'de Espana en el corazon (İspanya Gönüllerde) adlı şiir kitabını yayınladı. 1950: Canto General 1939'da diplomatlık mesleğine geri dönen Neruda, başkonsolos olarak Meksika'ya gitti ve bu görevini 1943'e kadar sürdürdü. Altı yıl sonra Şili Komünist Partisi'ne girerek senatör oldu. Başkan Gonzalez Videla'yı eleştirmesi üzerine hükümeti tarafından 1948'de devlet düşmanı ilan edildi ve gıyabi bir tutuklama emriyle arandı. Rahip kılığında Arjantin'e kaçmayı başardı. İzleyen yıllarda Batı Avrupa'da, Sovyetler Birliği'nde ve Çin'de yaşamını sürdürdü. 1950'de Canto general (Evrensel Şarkı) adlı şiirler dizisi çıktı. Suçlama ile duygudaşlığın egemen olduğu bu ilahi havalı yapıtıyla Neruda, Latin Amerika'yı mitleri ve tarihiyle, doğası ve politik/sosyal durumlarıyla bir bütün olarak yansıtmaya çalıştı. Tarihe Marksist bir görüş açısı getirerek Stalin'e olan hayranlığını da hiç saklamadı. 5O'li Yıllar: Bilinçli Bir Yalınlık 1952'de Şili'ye dönen Neruda başka bir ad altında Los versos del Capitan'ı (Kaptanın Dizeleri) adlı şiir kitabını yayınladı. Ancak on yıl sonra bu yapıtın yazarı olduğunu açıkladı. Bunun nedeni, 1955 yılında üçüncü evliliğini yaptığı Matilde Urrutia'ya aşkını şiirlerle ilan ederken bir önceki karısını incitmek istememesidir. Neruda yapıtlarında giderek daha önce kullandığı, anlaşılması güç mecazlardan (simgelerden) vazgeçti. Böylelikle insanın var oluşunun bir envanteri olan Odas elementares (Temel Odlar, 1954) , Nuevas odas elementares (Yeni Temel Odlar, 1956) ve Tercer libro de las odas (Üçüncü Odlar Kitabı, 1957) adlı yapıtlarındaki dizeler çoğunlukla bir ve iki heceli sözcüklerden oluşmaktadır. Stalin terörünün boyutu açıklanınca Neruda'nın dünya görüşü sarsıldı. Estravaganzio (Acayiplikler, 1958) ve beş ciltlik Memorial de Isla Negra (Karaada Defteri, 1964) adlı otobiyografik yansıtmalarında kuşkularını dile getirdi. 1971: Nobel Edebiyat Ödülü 1969 yılında Komünist Parti tarafından başkan adayı gösterilen Neruda, Salvador Allende'nin ulusal cephesine katılmak üzere 1970'te adaylığını geri aldı. Arkasından Allende tarafından Fransa'ya büyükelçi olarak atandı. Bir yıl sonra Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. 'Incitation al nbconcidio y alabanda de la revolution chilena' (Nixon'u Devirmeye Çağrı ve Şili Devrimine Övgü, 1973) adlı şiir kitabında ABD'nin solcu hükümetin dengesini bozmaya yönelik çalışmalarını eleştirdi. 1973'te kansere yakalanan Neruda, Allende'ye karşı düzenlenen askerî darbeden birkaç gün sonra, 23 Eylül 1973'de, 69 yaşında Santiago'da hayata gözlerini kapadı. 'Anıları Confieso que ho Livido' (Yaşadığımı İtiraf Ediyorum) adı altında ölümünden sonra yayınlandı. |
||
|
||
| Rica etsem narco dostum bu sairin siir veya hikayesini copy edermisin.? | ||
|
||
| Umutsuz Bir Şarkı / Pablo Neruda Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden. Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak. Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi. Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş! Yağıyor yüreğime soğuk taç yaprakları. Ey yıkıntı uçurumu, vahşi mağarası kaza geçirenlerin. Sende toplanır savaşlar ve uçuşlar. Yükselir senden şarkı kuşlarının kanatları. Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi. Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey! Saldırı ve öpüşün mutlu saatiydi o. Deniz feneri gibi parıldayan o esrime saati. Uçuş korkusu, kör dalgıç öfkesi, çalkantılı esrikliği aşkın, sende battı her şey! Kanatlandı, yaralandı ruhum pusun çocukluğunda. Kayıp keşif, sende battı her şey! Sarıp sarmaladın acıyı, tutunuyorsun arzuya, kendinden geçmişsin üzüntüyle, sende battı her şey! İttim gölge duvarını geriye, arzu ve eylemin ötesine, yürüdüm gittim. Ah, ten, benim tenim, sevip yitirdiğim kadın, seni çağırıyorum yaslı saatte, sana adıyorum şarkımı. İçine aldın sonsuz sevecenliği bir fanus gibi ve tuz buz etti seni sonsuz unutuluş. Oradaydı adaların kara yalnızlığı, orada sevda kadını, sardı kolların beni. Susuzluk ve açlık vardı, meyveydin sen. Acı ve yıkıntı vardı, mucizeydin sen. Ah kadın, bilmem nasıl erittin beni ruhumun toprağında, kollarının arasında! Ne korkunç ve ne kısa oldu sana olan tutkum! Ne zorlu ve ne esrik, ne gergin ve ne aç. Öpücükler mezarlığı, sönmedi hâlâ yangını mezarlarının yanar hâlâ kuşların gagaladığı verimli dalların. Ey ısırılmış ağız, ey öpülmüş organlar, ey aç dişler, ey sarmalanan bedenler. Ey umut ve çabanın çılgın bağlanışı, içinde kaynaşıp umutsuzlandığımız. Ve sevecenlik, su ve toz kadar hafif, başlar sözcük belli belirsiz dudaklar arasında. Yazgımdı bu içinde geçti özlem yolculuğum ve orada yıkıldı özlemim, sende battı her şey! Ey yıkıntı uçurumu, içine düştü her şey, çekmediğin hangi üzüntü kaldı, hangi dalgalar kaldı seni yutmayan. Yine de seslendin, şarkı söyledin dalgalardan dalgalara. Dikilip bir gemici gibi pruvasında geminin. Çiçek açarsın şarkılarla hâlâ, hâlâ kırılırsın akıntılarda. Ey yıkıntı uçurumu, açık ve acı kuyu. Solgun kör dalgıç, derinliklerin bahtsızı, kayıp kaşif, sende battı her şey! Ayrılık saati bu, hoyrat, bu gibi saat. Gecenin tüm zaman çizelgelerine işaretlendiği an. Sarar kıyıyı hışırdayan kuşağı denizin. Yükselir soğuk yıldızlar, göç eder kara kuşlar. Terk edilmiş, günbatımındaki rıhtımlar gibi. Titrek bir gölge kaldı ellerimde oynaşan. Ah, her şeyden uzak. Her şeyden uzak. Ayrılık saati bu. Ey terk edilmiş! |
||
|
||
| İnandım Öleceğime / Pablo Neruda İnandım öleceğime ve duydum yakındaki soğuğu sesin kaybettiğim yalnız ömrümde, ağzın günümdü benim ve toraktaki gecem ve tenin öpücüklerimle kurulmuş ülke. Demek şu an defterler tükendi dostluklar, üst üste birikmiş hazineler, ikimizin kurduğu şu pırıl pırıl ev: her şey son verdi varlığına ayırıp gözlerini. Çünkü aşk, kıydığında yaşam bize yüksek bir dalgadır dalgaların arasında ama yazık eğer ölüm kapımızı çalıyorsa. Yalnız senin bakışındır boşluğu engelleyen senin parıltındır yalnız yok oluşun karşısında: ve yalnız senin aşkındır geceyi kapayan yeniden. |
||
|
||
| black_noir eywallah arkadas ben kisilerin hayatindan cok eserlerini merak ediyorum o yuzden istedim. | ||
|
||
| GÜZDE UNUTULMUŞ Saat yedi buçuğuydu güzün Ve ben bekliyordum Kimi beklediğim önemli degil. Günler, saatler, dakikalar Bıktılar benle olmaktan Çekip gittiler azar azar Kaldım ortada, tek başıma Kala kala kumla kaldım Günlerin kumuyla, suyla Bir haftanın artıklarıyla kaldım Vurulmuş ve hüzünlü Ne var, dediler bana Paris’in yaprakları Kimi bekliyorsun? Kaç kez burun kıvırdılar bana Önce ışık, çekip giden Sonra kediler, köpekler, jandarmalar Kalakaldım tek başıma Yalnız bir at gibi Otların üstünde ne gece, ne gündüz Sadece kışın tuzu Öyle kimsesiz kaldım ki Öyle bomboş Yapraklar ağladılar bana Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi Düştüler son yapraklar Ne önceleri, ne de sonra Hiç böyle yalnız kalmamıştım Bu kadar Ve kimi beklerken olmuştu Hiç mi hiç hatırlamam. Saçma ama bu böyle Bir çırpıda oldu bunlar Apansız bir yalnızlık Belirip yolda kaybolan Ve ansızın kendi gölgesi gibi Sonsuz bayrağına doğru koşan. Çekip gittim, durmadım Bu çılgın sokağın kıyısından Usul usul, basarak ayak uçlarıma Sanki geceden kaçıyor gibiydim Ya da karanlık, kükreyen taşlardan Bu anlattıklarım hiçbir şey değil Ama başıma geldi bütün bunlar Birini beklerken, bilmediğim Bir zamanlar. PABLO NERUDA |
||
|
||
| "Almeria" Döğülmüş ,zehir zift bir tabak, Al papaz bu senin. Bir tabak; Demir kırıntıları, Küller ve gözyaşlarıyla ; Bir tabak: Devrik duvarlar, Hıçkırıklar taşan; Al papaz bu senin , Almeria'nın kanından. Bir tabak: Püskürme ateş, Korkular ,yıkıntılar, Deli sularla ; Bir tabak: Kırık ışıklardan , Ezik başlardan; Bir tabak ,bir kara tabak, Al bankacı bu senin , Almeria'nın kanından. Her sabah,Her karamsar sabahında. Ömrümüzün; Masanızda göreceksiniz, Onu: Dumanı üstünde ve korlu . Bir yana itivereceksiniz, Nazik ellerinizle : Yüzünü görmemek için, Bir daha sindirmemek için. Ekmek ve üzümler arasında , Bir yana koyacaksınız onu, Ve bu , Ses seda vermez tabak: Her sabah ,her sabah, Yerinde olacak. Al albay,al albay karısı, Bu size : Bir mahfel şenliğinde , Her bayramda ; Ve seher şarabının, Alacakaranlığında: Antlar içilir; Nişanlar takılırken; Ve sizler, Onu göresiniz diye sizler, Buz kesilmiş,tir tir halinizle, Bu dünyada . Evet bir tabak: Şuranın buranın zenginleri , Topunuza. Size,sizlere Bakanlar ,büyükelçiler, Canavar sofra dostları; Sizlere ,konforlu çayların , Yüce mevkilerin kadınları; Bir tabak: Kemirilmiş ,pis ve kirli, Zavallı bir kandan ; Durur,önünüzde durur, Her kuşluk,her hafta ,ölüp ölesiye Almeria'nın kanından |
||
|
||
| Pablo Neruda (1904-1973) Şilili şair GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK Niçin öldün Nâzım? Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun? Nerde buluruz başka bir pınar ki onda bizi karşıladığın gülümseme olsun? Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu, gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım? Kardeşim, öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende, denizden esen acı rüzgâr kapacak olsa bunları bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir, yaşarken seçtiğin ve ölümden sonra sana barınak olan oraya, uzak toprağa düşerler. Al sana bir demet Şili kasımpatlarından, al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını, halkların savaşını, kendi dövüşümü ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz, çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret, benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç veren dostluğundan yoksun. Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle, zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten, zulmün izlerini görmüştüm ellerinde, kinin oklarını aramıştım gözlerinde, ama parlak bir yüreğin vardı, yara ve ışık dolu bir yürek. Ne yapayım ben şimdi? Tasarlanabilir mi dünya her yana ektiğin çiçekler olmadan? Nasıl yaşamalı seni örnek almadan, senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan? Böyle olduğun için teşekkürler, teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için. Çeviren: Ataol Behramoğlu |
||
|
||
| Atmosferle caddeler arasında boş bir ağ gibi Atmosferle caddeler arasında boş bir ağ gibi ileri geri salındım durdum havada ve yaklaşıp ilkbaharla mısırbaşağı arasında, ve uzaklaşarak sonbaharın gelişiyle serpilmiş yaprak-sikkelerinden en büyük sevdaya benzeyen o şeyin bize sunduğu uzunparmaklı bir ay gibi düşen bir eldivenin içindeymiş gibi. (Bedenin çiğ havasında yaşayan parıltının günleri: çelik dönüştü asidin sessizliğine: geceler bölündü en son mısırununa kadar: gelinlik anayurdun saldırgan gündönümleri.) Beni kemanlar arasında bekleyen biri sarmalını, bütün solgun kükürt renkli yapraklardan daha derine batıran gömülmüş bir kuleye benzeyen bir dünya buldu: hatta daha derine, aşağı yerbilimin altınına; göktaşlarıyla karışlanmış bir kılınç gibi batırdım hiddetli ve kibar elimi, yeryüzünün bu en dahiyane derinine. İndirdim bu alnı dalga-diplerine, o kükürt ekşisi huzurda sanki bir damla buldum, ve, melez gibi, yaseminlere döndüm geriye bitkin insansı ilkbaharda. ('Alturas de Macchu Picchu'dan, 'Canto General' |
||
|
||
| Aynı uçurumdan ölüler, tek bir koyaktan gölgeler Aynı uçurumdan ölüler, tek bir koyaktan gölgeler, ta en dipten geldi böylece büyüklüğünün kucağına gerçek, herşeyi yokeden ölüm, ve delik deşik edilmiş kayalardan, kan kızılı sütun başlıklarından tırmanan su kemerlerinden çakıldınız biricik ölüme bir güzhasadı gibi. Bugün ağlamıyor artık boş hava, tanımıyor toprak balçıklı ayaklarınızı, şimdiden unutuldu çömlekleriniz ki süzmüştü gökyüzünü akarken şimşeğin bıçağı üstünde. Ve yuttu sis, rüzgârın yardığı kudretli ağacı. Zamanın sonuna gökyüzünün şakağından ansızın düşen el çarptı onu. yoksunuz artık: dokuma-ağdan eller, kırılgan lifler, karmaşık doku: Her neydiyseniz atıldınız öteye: alışkanlıklar, aşınmıs heceler, gözkamaştırıcı ışıktan maskeler. Ama kaldı gene de taşın ve sözün sürekliliği: kent yükseldi herkesin elindeki bir kadeh gibi, ölülerin, yaşayanların ve sesi kesilmişlerin ellerinde, onca ölüyle, onca hayatla yükseldi bir duvar taşlaşmış çiçekten bir nabıztaşı: kalıcı gül, meskenimiz: buzul sömürgelerin And-dağı ışığı. Döndüğünde bu topraksı gri el toprağa, bu güzelim gözkapağı kaba duvarlarla, ve kapandığında kalelerle dolarak, ve bütün bir insanlık korkuyla sindiğinde deliğinde, mükemmelliğin azametli hedefi kalacak geriye: insanlık-şafağının yüce kalesi, sessizliği koruyan en uzun çömlek: bunca hayattan kalan taştan bir hayat. ('Alturas de Macchu Picchu'dan, 'Canto General' |
||
|
||
| Bırak batırayım elimi derine Bırak batırayım elimi derine peçeli parıltının ortasından, taştan gecenin ortasından, ve bırak titresin unutulmuş yaşlının yüreği bende bin yıl tutsak kalmış bir kuş gibi. Bırak unutayım bugün denizden daha engin mutluluğu, değil mi ki denizden ve adalardan daha engindir insan, ve düşercesine bir kuyuya inmeli insana, düşülmez çünkü dipten aşağı, tırmanılır ancak gizlenmiş sudan ve boğulmuş gerçeklerden yapılmış bir dalla. Ey olağanüstü kaya, bırak unutayım senin kudretli kucağını, kavranmaz boyutunu, bir peteğin duvarını, ve bırak kaydırayım elimi bugün bir dikdörtgenin tuzlu kan ve cezagömleği hipotenüsü arasından. Öfkeli kondor, kıpkızıl kanatlarının atnalı gibi vuruyor kaçıştaki şakaklarıma doğru ve yabanıl tüyden kasırga süpürüyor çapraz basamaklardan suskun tozu, ne hayvanı ne de pençelerininin kör basamağını görüyorum, eski insanı görüyorum, hizmetçiyi, tarlalarda uyuyanı, bir gövde, binlerce gövde, karanlık boraların altında, bir adam, binlerce kadın, yağmurun ve gecenin siyahları, heykelin ağır taşı altında sendeleyen: Juan Taşyontucusu, Wiracocha'nın oğlu, Juan Soğukyiyici, yeşil yıldızın oğlu, Juan çıplakayaklı, firuzenin torunu, tırman, birader, ayağa kalk benimle, hayata. ('Alturas de Macchu Picchu'dan, 'Canto General' |
||
|
||
| Maruri Sokağındaki Pansiyon/Pablo Neruda Maruri bir sokak. Karşı karşıya değildi evler, sevmezlerdi birbirlerini, yine de yan yanaydılar. duvar duvara, fakat pencereleri bakmazdı sokağa, konuşmazdı, öyle sessizdiler. Bir kâğıt uçuruyor havalanır gibi ağaçtan kışın kirli bir yaprak. Akşam ortalığı tutuşturuyor, kaygı içinde yok oluveren bir ateş boşaltıyor gök. Kara sis balkonları örtüyor. Açıyorum kitabımı. Yazıyorum bir maden ocağının çukurunda sanıp kendimi, bir ıslak, bırakılmış dehlizde. Biliyorum kimse yok şimdi evde, sokakta, acı kentte. Bir mahkûmum açık kapısının önünde, açık dünyanın önünde, akşam alacasında şaşkın, gamlı bir öğrenciyim, çıkıyorum işte o zaman şehriye çorbasına, iniyorum ardından yatağa ve yarına. Çeviren: Sait Maden |
||
|
||
| La Muerta "if you, beloved, my love, if you have died, all the leaves will fall on my breast, it will rain upon my soul night and day, the snow will burn my heart, I shall walk with cold and fire and death and snow, my feet will want to march toward whre you sleep, but I shall go on living, because you wanted me to be, above all things, untamable..." |
||
|
||
| Pablo ile söylesi kitabindan: Soru: Ne var böyle kamburunun altinda diye sordu deve kaplumbagaya Yanit: Ben varim. Soru: Nasil paylasiyorlar gunesi dostca portakal agaclarinda portakallar Yanit: Yoksa kimi tadindan catlardi kimi tatsizligindan. |
||
|
||
| Söylenmeli Adları Yazı yazarken kınıyor beni sol elim. Diyor ki: neden anıyorsun onların adını? nedir onlar? anlamı nedir onların? Neden bırakmıyorsun kalsınlar anonim olarak kış çamurlarında, atların işediği o çamurlarda? Ve cevap veriyor sağ elim: “Doğmuşum ben çalmak için kapıları, kavramak için kavgaları, o zehirli örümceğin asalaklaştığı en son tenha gölgeleri yakmak için”. Söylenmeli adları. Anayurt, sen vermedin bana senin şebboylarında ve köpüğünde senin adını söylemenin o nefis ayrıcalığını sadece, bana sözcükleri vermedin sen, anayurt, sadece altından, çiçektozlarından, rayihadan adlarla çağırmak için seni, emreden siyah yelenden düşen çiyden damlalar seçmek için: senin karnında kımıl kımıl bu soluk solucanların adlarını söylemek için gereken heceleri bana sütle ve etle verdin, senin kanına eziyet edenleri ve hayatını yağmalayanları. |
||