|
||
| Statüko Düşkünü, Darbe Düşler Kış Günü Oktay Baran Türk burjuvazisinin kızışan iç kapışması, Newsweek dergisinde yayınlanan bir makaleye de darbe kehaneti biçiminde yansıdı. Neocon’ların önde gelen “düşünce kuruluşlarından” Hudson Enstitüsünde “Türkiye uzmanı” olarak görevli Zeyno Baran’ın Newsweek dergisindeki makalesinde 2007 yılı içerisinde Türkiye’de bir askeri darbe olma olasılığının yarı yarıya olduğunu yazmasıyla birlikte, liberallerin gözleri bir kez daha korkuyla ABD’ye çevrildi. Makalesinde “üst düzey komutanların” gidişattan memnun olmadıklarını ve müdahale edebileceklerini belirten Zeyno Baran, böylesi bir müdahalenin aslında AB açısından da daha hayırlı olabileceğini, daha laik ve İslamcılardan arınmış bir hükümetle Türkiye’nin AB için daha iyi bir partner olabileceğini dile getiriyor. Böylece kendi pozisyonunu ve kuşkusuz ABD’de çıkarlarını temsil ettiği burjuva kurum ve kesimlerin konumunu da dışa vurmuş oluyor. Tesadüfe bakın ki makale öncesi günlerde Genelkurmay 2. Başkanı ABD ziyareti sırasında Hudson Enstitüsünde ağırlanıyor ve makalenin yayınlanmasını takip eden günlerde de, aralarında generallerin de bulunduğu 20 emekli subay Genelkurmay Başkanına bir mektup göndererek orduyu müdahaleye çağırıyordu. Tüm bu gelişmelerin medyadaki değerlendirilme biçimi ise, demokrat ve özgürlükçü geçinen burjuva yazarların, tutarlı bir demokrasi savunucusu olmaktan ne denli uzak ve kendi burjuva demokrasilerini bile kararlılıkla savunacak cesaretten ne denli yoksun olduklarını ortaya koydu. Tüm burjuva yorumcuların kapalı kapılar arkasında sürekli konuştukları bir konuyu biri çıkıp alenen yazdığında, sağcısıyla solcusuyla bu liberal yazarların çoğunluğu tarafından günah keçisi ilan ediliverdi. Generallere esip gürlemeye yüreği olmayan ödlek liberaller, faturayı söyletene değil de söyleyene kesiyorlar. Bazıları ise, “milenyum çağında” artık askeri darbelerin ya da müdahalelerin mümkün olmadığı gibi saçmalıkları sayıklayıp duruyorlar. Bir kısım gözde demokrat yazar ise, genel seçimlere bir yıldan az bir süre kalmışken darbe girişiminin akla yatkın olmadığı, bunca dış borca ve cari açığa sahip bir ekonomiyle askeri bir idarenin başa çıkamayacağı gibi argümanlar ileri sürerek askerleri sakinleştirmeyi ve caydırmayı deniyorlar. Onlara bakılırsa, zaten askeri darbeler bugüne kadar Türk siyasi yaşamına belâdan başka bir şey getirmemiş, hiçbir sorunu çözememiştir, dolayısıyla bir yenisine de gerek yoktur. Ne riyakârlık! 25 yıldır bu ülkede işçi hareketi ve sosyalist mücadele alabildiğine zayıflamışsa, bunun baş sorumlusu 12 Eylül darbesi değil midir? Yoksa 12 Eylül’ün hemen ardından işçilere atfen, “bugüne dek hep siz güldünüz şimdi gülme sırası bizde” diyen TİSK başkanı Halit Narin yanılıyor muydu? Kuşkusuz hayır. Ortalıkta darbe karşıtı pozlarda dolaşan liberal yorumcuların aslında çok azının gerçekten darbe karşıtı olduğunu belirtmek lazım. Bunların büyük çoğunluğu genel olarak darbelere karşı değildir. Yükselen bir işçi hareketi ve devrimci harekete karşı yapıldığında bu aslan parçası demokratlar ya darbe şakşakçısına ya da dut yemiş bülbüle dönerler. Zaten bunların sicilinde de bu tutumlar yazılıdır. Bu ikiyüzlü, sahtekâr ve ödlek demokratlığın tanınmış isimlerinden, eski bakan, “saygın devlet adamı”, yeni liberal Hasan Celal Güzel, 12 Eylül rejimini devam ettiren Özal hükümetinin bakanlarından olduğunu unutturmaya çalışarak, 28 Şubat mağduru edasıyla yeni bir darbeye karşı mücadele bayrağı açıyor: “Hükûmetin, darbecilere koz vermemek için tartışmalı konuları gündeme getirmemesi lâzımdır. Hükûmetin, sert bir tutum almaksızın, darbeye karşı konulacağı mesajını vermesi ve kararlı davranması gerekir.” Darbenin söylentisinden bile korkarak, darbecilere koz vermeyelim, sert davranıp iyice kızdırmayalım diyenlerden, darbelere gerçekten karşı çıkmalarını beklemek mümkün değildir. 20. yüzyıl tarihi göstermiştir ki, temel demokratik hak ve özgürlüklerin kararlı ve tutarlı tek savunucusu olduğu gibi, faşizme ve her türden olağanüstü burjuva rejime karşı sonuna dek kararlılıkla savaşabilecek tek güç de devrimci işçi sınıfıdır. ABD, TÜSİAD ve AKP Zeyno Baran’ın makalesini bir tarafa bırakalım, ordunun darbe heveslisi generallerle dolu olduğunu cümle âlem biliyor. Her şeyden önce belirtmemiz gerekir ki, darbe söylentileri ve darbe şantajı Türk burjuva siyasetinin adeta sıradan araçlarından biri haline gelmiştir. Darbenin söylentisi dahi kimi zaman bu söylentileri çıkaran burjuva kesimlerin amaçlarına ulaşması için yeterli olabilmektedir. Böylelikle, verilen “ayağını denk al” mesajlarıyla asker-sivil bürokrasi zaten siyasal yaşama müdahale etmiş oluyor. Generallerin çıkıp Başbakanı ve Meclis Başkanını açıkça rejim düşmanı ilan etmesi ültimatom değil de nedir? Darbe olup olmayacağı tartışmaları bir tarafa, zamana yayılmış, kimi sivil kurum ve kuruluşlardan destek alan ve kitle desteğini oluşturmak ve arttırmak için “erke dönergeci” gibi uydurmacalardan “anti-emperyalist” pozlu çıkışlara kadar her şeyden ve her fırsattan yararlanmaya çalışan yeni tipten bir askeri müdahale çoktan başlamış bulunuyor. Bu noktada belirsiz olan, bir askeri müdahalenin olup olmayacağı değil, zaten yürümekte olan bu müdahalenin daha ileriye gidip gitmeyeceği hususudur. Genelkurmay 2. Başkanının ABD gezisiyle birlikte bu haberler medyaya yansıyorsa, buradan anlaşılması gereken şey, ordunun, söz konusu müdahalenin temposu ve dozajı hakkında Amerikan yönetiminin nabzını yoklamak, onun tepkisini ölçmek istemesidir. Ancak anlaşılıyor ki, AKP hükümetinin Beyaz Saray nezdinde yarattığı kısmi hayal kırıklığına (1 Mart tezkeresi, Kuzey Cephesi, Filistinli Hamas’la sıcak temaslar vb.) rağmen, Bush yönetimi AKP ile hesabını henüz tam olarak kapatmış ve askere yeşil ışık yakmış değildir. Bu nedenle de ABD’yi ziyaret eden askeri heyet, ılımlı İslamcı olarak değerlendirdikleri AKP hükümetinden kurtulmak gerektiğini açıkça belirten dar ama etkili bir klik dışında ABD’nin egemen çevrelerinden henüz tam bir destek almış değildir. Irak savaşının gelişimiyle birlikte AKP hükümetinden beklediği düzeyde bir destek bulamayan ABD yönetimi, bugün Türkiye’deki burjuva iktidarın iki ayağıyla da köprüleri atmak istemiyor. Ordunun laiklik elden gidiyor vaveylasını alaycı sözlerle değerlendirip AKP’ye göz kırparken, darbe heveslisi generalleri de hayal kırıklığına uğratarak kendisinden soğutmayı arzu etmiyor. Tabloda net olan bir şey var ki o da şudur: Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından, gerek ABD’nin ve AB’nin, gerekse TÜSİAD’ın tam desteğini alarak bir bahar havası yaşayan AKP hükümeti için, 2005 yılından itibaren durum değişmeye başlamıştır. 2005 Newrozuyla yeniden alevlenen ve Ağustos 2006’da yeni Genelkurmay Başkanının göreve başlamasıyla ayyuka çıkan ordunun top atışları karşısında, gittikçe geri adım atan ve ordu eliyle yükseltilen şovenist dalganın altında kalmamak için milliyetçi söyleme sarılan AKP hükümeti, bu tutumlarının kaçınılmaz sonucu olarak AB sürecinde de tökezlemeler yaşadı. TÜSİAD burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda hükümet eden AKP, bu aksamalar ve yalpalamalar sonucunda AB’den olduğu kadar TÜSİAD’dan da artık eskisi kadar sağlam bir destek görmemeye başladı. AB gazının kesilmesiyle kendi cebini doldurmayı, tabanını ve çevresindeki işadamlarını ihya etmeyi ve bu arada kuşkusuz kadrolaşmayı gündeminin başına oturtan AKP, bu tutumlarıyla artık mali-sermayenin TÜSİAD kanadı tarafından da daha ılımlı da olsa eleştiriye maruz kaldı. Keza son zamanlara dek hükümetin asker-sivil bürokrasi karşısında zora düştüğü birçok durumda da TÜSİAD ona arka çıkan açıklamalarda bulunmaktan kaçınmıştır. Ancak TÜSİAD’ın tutumunu hükümet karşıtı ve hele de darbe yanlısı gibi görmek kesinlikle doğru değildir. TÜSİAD hükümete mesafe koyarak ona çeki düzen vermeye ve yoldan çıkmasını önlemeye çalışıyor, yani ona eleştirel destek veriyor. Gelinen aşamada, başını ordunun çektiği devletçi-statükocu burjuvazi ile liberal geçinen AB’ci burjuvazi arasındaki hegemonya ve güç kavgası, daha ziyade laiklik teması etrafında dönen, cumhurbaşkanlığı ve AKP hükümetinin geleceği sorununa endekslenmiş bir saray kavgası görünümüne bürünmüş durumda. Öyle anlaşılıyor ki, AKP ile askeri-sivil bürokrasi arasındaki bu gerilim dozajı daha da artarak devam edecek. İki taraf da gerilimi kontrollü bir şekilde yükseltmekten medet umuyor. Gerilim arttırılarak toplum laiklik teması ekseninde kutuplaştırılmak isteniyor. Ne var ki, taraflardan biri askeri-sivil bürokrasi olunca ordunun bu kutuplaştırma ve gerilimi arttırma gayretlerinin ters tepmesi gayet muhtemeldir. Keza muhtelif kamuoyu araştırmalarında ordu en çok güvenilen devlet kurumu olarak görülüyor olsa bile, yüzyıllardır despotik Osmanlının yönetimi altında inleyen bir halkın bu ceberut devlet geleneğine içten içe duyduğu nefret ortadadır. Bu eski paternalist devlet anlayışının bir mantalite olarak TC döneminde de aynen yaşadığını ve bunu yaşatanların da hazineden geçinmeli asker-sivil “bürokratik seçkinler” olduğunu halk pekâlâ biliyordu. Nitekim, Osmanlı’da olduğu gibi TC döneminde de devletin tepesindeki sırça köşklerinde oturan ve halkın ne yaşam biçimiyle, ne kültürüyle, ne de değer yargılarıyla hiçbir ortak yanı olmayan, ama buna rağmen onun kurtarıcısı ve efendisi olarak caka satan bu bürokratik aristokrasi, içten içe halkın hep tepkisini çekmiştir. İşte bu nedenledir ki, tek parti döneminden itibaren, devlet adına devlet tarafından kendisine dayatılan “siyasi şahsiyetleri” hiçbir zaman kendi arzusuyla benimsemedi ve eline geçen ilk fırsatta da karşı oy kullanarak tavrını ortaya koydu. Nitekim, 1950 seçimlerinde devlet partisi olarak gördüğü İnönü’nün CHP’sine karşı Bayar-Menderes’in DP’sini desteklemesi gibi. Veya, 1960 askeri darbesiyle devrilen ve yok edilmeye çalışılan Menderes geleneğinin, ilk seçimlerde Demirel’in şahsında tekrar diriltilmesi gibi. Keza, 12 Mart 1971 askeri darbesine karşı çıkarak İnönü’yle köprüleri atan Ecevit’in, bu tutumu nedeniyle, ilk seçimlerde halkın desteğini alarak CHP’ye o güne dek görmediği bir seçim zaferi yaşatması gibi. Ya da 12 Eylül 1980 darbesinin ardından düzenlenen düzmece seçimlerden Kenan Evren’in tüm gayretlerine rağmen, ordunun kurdurttuğu partiye rakip olan Özal’ın ANAP’ının zaferle çıkması gibi. 1997’de Refah-Yol hükümetine karşı ordunun “post-modern” darbesinin sonucunda Refah Partisi kapatılıp Erbakan’ın siyasal kariyeri bitirildi, Erdoğan ise hapishanenin yolunu tuttu, ama ardından büyük ve tarihi bir seçim zaferiyle dönmek üzere. Bunun bilincinde olan ve seçimleri de “halktan biri” ve bizzat mağdur olmuş bir “mazlum” imajıyla kazanan Erdoğan ve onun AKP’si de gerilimin artmasının ve ordunun çıkışlar yapmasının kendi hanesine yazılacağı düşüncesiyle hareket ediyor olsa gerek. Ama onun da unuttuğu bir gerçek var ki, aydınlığı ve mazlumları temsil ettiğini iddia ederek iktidar koltuğuna oturanların banka hesapları mazlumların hayal gücüne sığabilecek meblağları hayli geçmiş durumda. İşçi sınıfının artan yoksulluk, işsizlik ve sefalet tablosu değişmeksizin sürdüğü gibi, Kürt halkının sorunları da hafiflemiş bile değil. Bunun sonucu, AKP açısından da tatsız bir seçim sürprizi olabilir. Yeni bir darbe mi? Kutuplaştırma ve kontrollü gerilim politikası, eğer ki sandığa kadar devam ederse, bu politikanın daha çok AKP’nin işine yarayacağını söyledik. Bu durumda ordu yeni bir faşist darbeye girişebilir mi sorusu akla geliyor. Bu soruya genel olarak hayır cevabı vermemiz gerekiyor. Şu temel nedenden ötürü ki, faşist darbeler, burjuvazinin bir kesimi tarafından bir başka kesimini iktidardan uzaklaştırmak ya da zayıflatmak amacıyla yapılmazlar. Tersine, amaçları, yükselen bir devrimci işçi hareketinin bir bütün olarak burjuva düzeni hedef alan toplumsal devrim tehdidine karşı düzeni korumak ve burjuva toplumun yapısal bunalımına, karşı-devrimci bir çözüm üreterek mali-sermayenin daha da güçlü gelişiminin önündeki engelleri kaldırmaktır. Oysa bugün düzeni tehdit eden bir devrimci işçi hareketinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Bugün siyasal düzeyde yürüyen güç ve iktidar kavgasının her iki tarafında da burjuva kesimler bulunmaktadır. Bu noktada kimilerinin aklına da faşist bir rejime açılacak askeri bir darbe değil de, DP iktidarını deviren 27 Mayıs gibi bir askeri darbe ihtimali geliyor. 27 Mayıs darbesi hiç kuşkusuz kapitalist sistemin işleyişini aksatmayan, burjuva güçlerin denetiminde bir darbeydi. Fakat bu darbeyle parlamento ve anayasa feshedilmiş, Demokrat Parti kapatılmış, yöneticileri siyasetten men edilmiş ve hapis cezası almış ve hatta Başbakan Menderes ve iki bakanı idam edilmişti. İşte bu noktada, AKP’nin seçimleri Menderes’inkine yakın bir başarıyla kazandığı günden beri, burjuva yorumcuların birbirlerine sessizce sordukları bir soru ortaya çıkıyor: Acaba Erdoğan’ın sonu da Menderes’inki gibi mi olacak? Elli yıl önceki DP ile bugünkü AKP arasında bazı analojiler kurulabilirse de bunları belirli bir noktanın ötesine ilerletmek yanlış olacaktır. Bir kere, ağırlıklı olarak bir tarım toplumu olan 50’ler Türkiye’si ile bir sanayi toplumu olan 2000’lerin Türkiye’si arasında kapitalist gelişkinlik açısından dağlar kadar fark vardır. Bu farklılık kendini, gerek ülke içinde sınıfların karşılıklı konumlanışında, gerekse Türkiye sermayesinin uluslararası sermaye içindeki konumlanışında açıkça ortaya koymaktadır. Şurası bir gerçek ki, Menderes döneminde siyasal iktidarı elinde tutan burjuva kesimler ile, devlet yönetimindeki eski hegemon pozisyonlarını özleyen asker-sivil bürokrasi arasında kıyasıya bir mücadele söz konusuydu. Çünkü asker-sivil bürokrasi, CHP’nin tek parti diktatörlüğü yıllarında elinde tuttuğu hegemonik konumunu, çok partili dönemde burjuva siyasetçilere kaptırmış bulunuyordu. Bugüne gelirsek; bugün AKP hükümeti henüz bu konuda DP iktidarı kadar ileri gidememiş ve özellikle askeri bürokrasiyi siyasal arenada saf dışı edememişse de, devlet katında yaşanan zıtlaşmalar ve çelişkiler açısından gene de bir benzerliğin olduğu söylenebilir. Fakat yukarda da söylediğimiz gibi, bu zıtlaşmaların yaşandığı nesnel ortamlar, yani Türkiye kapitalizminin elli yıl önceki durumu ile bugünkü durumu çok farklıdır. 27 Mayıs kapitalist gelişimin önündeki engeli yıkan bir kılıç darbesiydi, oysa bugün kılıcın kendisi ve siyasal yaşam üzerindeki ağırlığı, Türkiye kapitalizminin kendi bölgesinde emperyalistleşme çabasının önünde bir engel haline gelmiştir. Bugün, Türk mali-sermayesinin en has örgütü olan TÜSİAD, burjuvazi içi kapışmada pasif bir taraf değil, aktif ve belirleyici aktörlerden biridir. TÜSİAD AB yolunda ilerlemeyi, asker-sivil bürokrasinin siyasal gücünün ve etkinliğinin kırılmasını ve böylelikle emperyalizm çağının gerektirdiği koşullara uygun bir kapitalist işleyişin önünün açılmasını istiyor. Dolayısıyla, bugün Türkiye kapitalizminin geldiği yer ve uluslararası sermayeyle ilişkilerinin düzeyi dikkate alınacak olursa, yerli finans kapitale (TÜSİAD’a) rağmen, veya onun desteğini almayan ya da en azından onu tarafsızlaştıramayan bir askeri darbe söz konusu olamaz. Şurası çok açık ki, asker-sivil bürokrasinin gerek burjuva devlet yönetimi gerekse siyaset üzerinde 12 Eylül darbesi sayesinde kurduğu hegemonya nicedir kırılmış durumdadır. AKP’nin iktidara gelişinden sonra, asker-sivil bürokrasinin kopardığı “Kemalizm ve laiklik” gürültüsü ise, ellerindeki son iktidar mevzilerinin de yitip gitmesini engellemeye yönelik çabalardan başka bir şey değildir. Fakat çıkardıkları tüm gürültüye rağmen, bu konuda da başarı şanslarının son derecede sınırlı olduğu görünüyor. AKP hükümetine ve çoğunluğunu AKP milletvekillerinin oluşturduğu Meclise karşı açıktan tehditler savuran asker-sivil bürokrasinin bir yerde eli kolu bağlıdır. Çünkü, büyük sermaye (TÜSİAD) ve uluslararası mali-sermayenin istediği adımları attığı sürece, AKP Hükümeti bu güçler tarafından desteklenmeye devam edecektir. Bu destek devam ettiği sürece de, generallerin AKP iktidarına karşı girişebileceği yegâne manevra, olsa olsa 28 Şubat benzeri resmi bir ültimatom olabilir ki, bu bile son derece belirsiz bir geleceğe açılan bir kapı anlamına geliyor. Despotlara ve sahte demokratlara karşı birleşik işçi cephesi! Bu durumda, laiklik elden gidiyor vaveylasıyla emekçi kitleleri ümitsizce peşine takmaya çalışan statükocu güçlerin ikiyüzlü nutuklarına kanmak ne denli yanlışsa, demokrasi elden gidiyor, asker darbe yapacak öcüsüyle demokrat ve özgürlükçü kesilen AKP hükümetinin ve temsil ettiği mali-sermaye gruplarının söylemlerine de aldanmamak gerekiyor. Yürüttükleri kavga, son tahlilde, işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerin ensesinde pişirilen bozadan kimin daha fazla pay alacağını belirleme kavgasıdır. Şu ya da bu kutbun peşine takılmak, işçi sınıfı açısından acısı yıllarca çekilecek yeni yenilgiler anlamına geliyor. Dünyada bugün gittikçe alevlenen emperyalist paylaşım kavgasına koşut olarak, genel bir gericileşme dalgasının yükseldiği de açıktır. Rosa Luxemburg’un yüz yıl önce söylediği gibi, emperyalist paylaşım kavgası ve militarizm bugünkü dönemin yükselen bir eğrisi ise, burjuva demokrasisinin de aşağı yönelen bir çizgi izlemesi kaçınılmazdır. Bu temel gerçekten Rosa şu sonucu çıkarıyordu: “Bu gerçek (…) sosyalist işçi hareketinin bugün bile demokrasinin tek dayanağı olduğunu ve olabileceğini gösterir. Aynı zamanda da sosyalist hareketin kaderinin burjuva demokrasisine değil, demokratik gelişimin kaderinin sosyalist harekete bağlı olduğunu kanıtlar. İşçi sınıfının kurtuluş savaşından vazgeçtiği ölçüde demokrasi de yaşama gücü elde edemez. Tam tersine, sosyalist hareket, dünya politikasının ve burjuva kaçışın gerici sonuçlarına karşı savaşabilecek gücü elde ettiği ölçüde, demokrasi de yaşama olanağına sahip olur. Demokrasinin güçlenmesini isteyenler, sosyalist hareketin zayıflamasını değil, onun da güçlenmesini istemek zorundadırlar.” (Sosyal Reform ya da Devrim, Ma-Ya Yay., 1.bsk, s.91) Ne sahte demokrasi vaatlerinin ne de despotların ikiyüzlü sahte laikçiliğinin peşinden gideceğiz. Ezilen ve sömürülen emekçi kesimler için olduğu kadar ezilen uluslar için de demokratik hakların elde edilmesinin ve güvence altına alınmasının tek garantisi devrimci işçi sınıfıdır; onun birleşik sınıf cephesinin kızıl bayrağı altında dünya kapitalizmine karşı yürütülecek sosyalizm savaşımıdır! kaynak; http://www.marksisttutum.org/statukoduskunu.htm |
||
|
||
| 'Dehşet senaryosu' ABD'de çarşamba günü, Türkiye'den askeri yetkililerin de katılımıyla muhafazakâr Hudson Enstitüsü'nde yapılan bir toplantıda, Anayasa Mahkemesi'nin emekliye ayrılan başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast, PKK'nın Beyoğlu'nda 50 kişiyi öldürmesi, ardından da Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesini içeren bir senaryonun konuşulduğu iddia ediliyor. Washington'dan gazeteci Yasemin Çongar konuya ilişkin sorularımızı yanıtladı. ------------------------------------- Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Washington'u ziyaret eden milletvekillerinden Egemen Bağış ve Reha Denemeç basın toplantısında sorular üzerine, bu toplantıyı çok sert cümleler ile eleştirdiler. Egemen Bağış, Washington'da böylesi bir toplantıda konuşulduğu ileri sürülen şeyler eğer doğruysa, bunu konuşanların, hele bu kişiler Türkler ise, vatan haini olacaklarını söyledi. Edindiğimiz bilgilere göre bu toplantı, Hudson Enstitüsü adlı muhafazakâr eğilimli fikir kuruluşunda düzenlendi. Toplantı Çarşamba günü, Türkiye'den ve Washington'dan Türk askeri yetkililerin katılımıyla yapılıyor. Türkiye'den, Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi'nin Başkanı ve bazı yetkilileri katılıyor toplantıya. Ayrıca Türkiye'nin Washington'daki Savunma Ataşesi Tuğgeneral Bertan Logarlaroğlu'nun da katıldığını öğrendik. Toplantıda ayrıca Kürdistan Bölgesel Yönetimi Washington Temsilcisi ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin oğlu Kubat Talabani'nin de hazır bulunduğu yönünde bilgiler var. Toplantıyı tartışmalı kılan, anlayabildiğimiz kadarıyla, bu toplantıda katılımcılara daha önce yazılı olarak sunulan, inanılması son derece güç bir dehşet senaryosunun masaya yatırılmış olması. Bu senaryoda, Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin emekliye ayrılan başkanı Tülay Tuğcu'nun suikaste kurban gitmesi ele alınıyor. Tülay Tuğcu'nun henüz görevindeyken, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, bir suikast sonucu öldürülmesi ve yine aynı zaman diliminde, İstanbul Beyoğlu'nda PKK'nın üstlendiği bir eylemde, 50 kişinin hayatını yitirmesi üzerinde duruluyor. Bu iki vahim senaryo da, Haziran ayının son günleri için öngörülüyor ve bu olayların gerçekleşmesinden sonra Türkiye, 50 bin askerlik bir kuvvet ile Kuzey Irak sınırını geçerek, bir askeri harekât düzenliyor. Tartışılan senaryo bu ve anlayabildiğimiz kadarıyla, farklı farklı kaynaklardan doğrulatabildiğimiz kadarıyla, bu senaryo tartışılırken esas yanıtı aranan soru, Amerika'nın böyle bir durumda nasıl tepki vereceği. Toplantıya Türk diplomatlarının davet edilmediğini de öğrendik. Türk askeri yetkililerinin hazır bulunduğu ortamda, bu senaryo tartışılırken bir de, Amerika'nın PKK'nın Kuzey Irak'taki liderlerini yakalayıp teslim etmesi konusu ele alınıyor. Bu çerçevede de, PKK liderlerinin bu aşamada Türkiye'ye teslim edilmesinin, siyasi sakınca doğurabileceğini ifade eden bir Türk uzman ve yetkilinin bulunduğunu iddia ediyor bazı katılımcılar. Bu duyumlara göre, PKK liderlerinin yakalanıp bu aşamada teslim edilmesinin siyasi açıdan sakıncalı olacağı, AKP'ye yarayacağı ve Amerika'nın Türkiye'deki bazı siyasi partileri kayırdığı izlenimi yaratacağı ifade ediliyor. link: http://www.bbc.co.uk/...15_washington_scenarios.shtml link: http://www.milliyet.com.tr/.../06/15/son/sondun11.asp bu haberi şu haberlerle birlikte okumalı: __________________________________ baykal: "bir kaç ay içinde büyük olaylar olacak" :http://www.milliyet.com.tr/.../06/15/yazar/sazak.html link: http://www.milliyet.com.tr/...06/15/guncel/gun08.html |
||
|
||
| EVET,SADECE SENARYO BUNLAR... | ||
|
||
| Bu senaryolar gerçekçi de gelse bana, bu tür konularda yine de hemen celallenmemeyi ve tepki göstermemeyi yeğliyorum. Çünkü ortalık toz dumanken tozu kaldıranlarla birlikte ortamdan yararlanarak kaos yaratmak isteyenlerin her dönemde oyunlar oynamaya çalıştığını, bunu yaparken de komplo teorileri ve senaryoları gündeme taşıdıklarını biliyorum. Verilen linklerdeki haberlerle yorumlar birbirini doğrular nitelikte ve dünyadaki tek egemen ABD'nin isteklerini dayatması için süregelen politikalarına çok uygun... Bu nedenle de şaşırtıcı değil ama yine de sağduyulu hareket etmekte yarar var. Haberlerin biraz daha olgunlaşmasını bekleme gereği duyuyorum. |
||
|
||
| GÜZEL YORUMUN İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM SEVGİLİ "ASYA" | ||
|
||
| Asya'ya tamamıyle katılıyorum. O yüzden de bu tip komplo teorilerini heyecanlanmadan alçak sesle tartışmayı savunuyorum. Ancak yıllar geçtikçe sosyal olaylara ilişkin gözlemlerim ve kişisel deneyimlerim bana komplo teorilerine inanma ama komplo teorisiz de kalma gerçeğini öğretti. Zira bir olayda komplo varsa onu kamufle etmenin en iyi yolu alternatif komplo teorileri üreterek konu hakkında kafa karşıklığı yaratmak konuyu işin içinden çıkılmaz hale getirmektir. Günümüzün "postmodern" komploculuğu bir komployu hayata geçirirken bunun ortaya çıkması halinde ne gibi alternatif komplo senaryolarına başvuracağını da en baştan düşünmekte delilleri bu biçimde karartmakta dezenfermasyon ile analitik bir körlük yaratmayı ne yazıkki başarmaktadır. Bunun en iyi örneklerini ABD'de J.F.Kennedy suikastinde, 11 Eylül 2001 terör olayında, Türkiye'de ise Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Hırant Dink suikastlarında, Susurluk ve Şemdinli olaylarında görebiliriz. Ve yine inandığım bir şey varki bu kadar çok komplo teorisinin uçuştuğu bir olayda mutlaka bir komplo vardır ve o komplo da ortada uçuşan komplo teorilerinden sadece bir tanesidir. Bugün haberlerde Diyarbakır'da bir otobüs durağında bomba patladığını 1'i astsubay 7 kişinin yaralandığını yazıyor. Bunu "bölücü terör örgütü" nün yani PKK'nin yaptığı söyleniyor. Geçenlerde Ankara'da patlayan bombanın da aynı örgüt tarafından yapıldığı söylendi, ondan birkaç gün önce de İzmir Bornova' da pazar yerinde bir bomba patlamıştı... Şimdi bu bombalama olaylarının bütün büyük şehirlere yayılacağı söyleniyor. ABD'nin, İngiltere'nin büyük terör olaylarını neredeyse adım adım izlemesi, son anda suç üstü yakalaması (Londra havaalanında sonda suçüstü yaklanan terörist), yada bazen son anda elinden kaçırarak büyük bir faciaya (Londra Metro bombalaması) yol açılması, 11 Eylül felaketinden sonra başgösteren uçak fobisi ve biyolojik silah paranoyası yüzünden amerikan hava ulaşım ve posta sisteminin felç olmasını hatırlayalım. Bundan sonra devletin (Federal Hükümetin) bireysel hak ve özgürlüklere karşı başlattığı saldırı kampanyalarını hatırlayalım. Bir türlü bulunamayan efsanevi terörist Usama'yı hatırlayalım, Irak'ta ardı ardına pazar yerlerinde, kutsal mekanlarda patlayan her seferinde yüzlerce onlarca kişinin ölümüne neden olan ama işgalcilerin dışında hiç ama hiç kimsenin işine yaramayan şiddet sarmalını hatırlayalım, Türkiye'de patlayan HSBC, İngiltere Konsolosluğu, Sinagog Bombalamasını hatırlayalım, İsrail'in yıllarca desteklediği elinde büyüttüğü bugün Filistinde fiili olarak sokak iktidarını kuran ve El Fetihle çatışarak filistinlileri bölünmenin eşiğine getiren HAMAS olgusunu hatırlayalım. Eğer gözlerimizi ağacı görüp ormanı görememek körlüğünden kamaşmışlığından kurtararak biraz daha geriye çekilerek, dünyaya daha büyük ölçekle bakabilecek olursak bir çok şey yerli yerine oturduğunu, o zaman intihar bombacısı diye kamuoyuna sunulan eski itirafçıların belki de bombalamaya gittikleri yerin içinde ölecek olan kurbanlardan birisinin de kendilerinin olduklarından haberleri bile olmadığını oyun içinde oyun olduğunu dahi görebilirsiniz. Herşey ortada; yeterki tozu dumanı ayıklamayı doğru parçaları yanyana koymayı bilelim. sağlıcakla, |
||
|
||
| Savaş çıkarmak çok kolaydır. Hele ki militer ülkelerde. Gelişmiş ülkeler ise bunun için medyayı kullanmakta daha beceriklidir kimse doğruyu bilse de resmi açıklama olmadan bir olgu doğru kabul edilmez. Oysa resmi açıklama yapacak olan kurum zaten bu savaşta taraftır. ABD, 11 Eylülde kendi kendini bombalamak suretiyle tüm dünyaya savaş açabilmenin kıvılcımını ateşlemiştir. Saf Halk lar, kimsenin binlerce masum insanı hele de kendi halkının insanını katlederek savaşa bir zemin yaratabileceği gerçeğini idrak edemez çünkü kendisinni yönetenlerin de kendi gibi saf olduğunu sanır. Oysa yitirilecek binlerce can ister sıradan can ister yüksek vasıflı kişi can ı olsun,(zaten ne fark eder ki) kazanılacaklar yanında gözden çıkarılabilir. Bu savaş mantığıdır ve savunmaya yönelik olduğunda masum görünebilir. (Örneğin Çanakkale savaşındaki şehitler) Ama saldırgan olduğunda kınanır. Fakat ABD açısından bu saldırganlık da savunmadır ve feda edilecek kişi sayısı arttıkça acımasız saldırganlığının haklı görülme olasılığı da artar. "Amnezi veya hafıza kaybı: Belleğin (hafızanın) rahatsız olması, bozukluğa uğraması durumudur. Amnezinin nedenleri organik veya fonksiyonel olabilir. Disosiyatif amnezi: psikolojik veya duygusal travma sonucu oluşan uzun-süreli bastırılmış belleği tanımlamakta kullanılır." Bu alıntıyı şunun için koydum. Bu durumun toplumsal yansıması da var dır ki buna "Kitlesel Amnezi" diyebiliriz. Toplumlar umutları doğrultusunda olmayan olguları görmezden gelme yolunu seçerler ki bu belli durumlara karşı görmezden gelme durumuna da neden olmaktadır kanımca. Örneğin şu an Devlet başkanının farzedelim ki bir katil olduğu anlaşılırsa toplumun buna tepkissi ilk başta şiddetle direnmek olacaktır. Bağlantıları görmezden gelir. 11 Eylül saldırısını tüm kanıtlarıyla ortaya döken iki araştırmacının yaptığı belgesele gösterilen ilgisizlik de bunun kanıtıdır. Her şeyi değiştirmesi ve kıyameti koparması gereken bu araştırma üstelik kanıtları resmi olarak yalanlanmadığı halde toplum üzerinde etkisizdir. Her türlü faşizme açık olan bu hafızasız Halk tabakası görünüşe göre belli güdülenmelere göre davranış göstermektedir. Olguların derinine inmez onu kolayca güdülemek mümkündür. Bu nedenle yukarıda bahsedilen senaryo mümkündür. Eğer biri bu ülkede 100 kişiyi öldürecek olursa bu bir sorun olarak değil savaş sebebi olarak algılanacaktır. Tıpkı amerikan şahinliğinde olduğu gibi acilen bir düşman aranacaktır. Çünkü mevcut sömürgeci yapısı gereği yöneticilerinin ve sermaye grubunun kendisine yüzde yüz tabi olan sorgulamayan hak talep etmeyen bir halk a ihtiyacı vardır. Eğer özgürlük tehdit olmuş ise bu senaryoyu uygulamaktan çekinmeyecektir. Kaldı ki ekonomik zayıflığı göz önüne alındığında Türk politikasının zaten ABD politikasına bağımlı olduğu bilinir iken böyle bir senaryonun varlığını ve olasılığını şaşkınlıkla karşılamak gülünçtür. Bu noktada en iyi rehber yine cumhuriyetin kurucusu olmaktadır ve karşıtlarına değil ne şekilde olursa olsun yandaşlarına dönülmelidir. Çünkü bu senaryonun sonunda şu an parçalanmış olan Filistinde uygulanana benzer bir strateji uygulanmaktadır. |
||
|
||
| Elinize sağlık ateş hırsızı ve khaos, iki yazı da sağduyulu yaklaşımla yazılmış ve aydınlatıcı olmuş. keje, senin alıntıladığın yazı karahan'ın yazısının aynısı, bu nedenle sildim.
|
||
|
||
Teşekkür ederim Asya ![]() Gerçekten iki yazı da yansız ve aydınlatıcı,açıkçası böyle saldırıların devletin elinden olabileceğini duyunca hissettiğim şaşkınlıktan bu iki yazıyı okurken utandım.Çünkü öncelikle bu bir senaryo ve ben olaylara hemen tepki verdiğimi anladım,ikincisi senaryo değilse de böyle şeylerin olmasının çok muhtemel olduğunu anladım.Gerçi bir devletin belli amaçlar için kendi milletine kıymasının gerekçesini anlamayorum,sadec kişisel amaç mı yoksa bunun millete için iyi olabileceğine(ilerde) dair toplumsal bir fayda mı görülüyor bu insanlık dışı eylemlerde.Şaşkınlık duymicam ama öfkeme engel olamıyorum. |
||
|
||
| Biz haftanın pek çok günü İstiklal Caddesi'nde bulunan, orada arkadaşlarıyla buluşan, dolaşan, oturup bir şeyler yiyip içen, senaryolarınızda hayatlarımıza kast ettiğiniz o meşhur 50 kişiyiz. * * * Amerikalı düşünce kuruluşlarından Hudson Enstitüsü'nün Türkiye üzerine kurduğu felaket fantezileri, Zeyno Baran'ın gündüz düşleri hepimizi dehşete düşürdü. Bu senaryolara göre Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast dışında İstiklal Caddesinde yapılacak bir terör saldırısıyla 50 kişi öldürülecektir. Biz haftanın pek çok günü İstiklal Caddesi'nde bulunan, orada arkadaşlarıyla buluşan, dolaşan, oturup bir şeyler yiyip içen, senaryolarınızda hayatlarımıza kast ettiğiniz o meşhur 50 kişiyiz. Karanlık oyunlarınıza bizi oyuncak etmeyin. Bizler alt-ctrl tuşuyla patlattığınız, F3 Caps Lock tuşuyla üzerine terörist yolladığınız sanal karakterler değiliz. Bu yaz sıcaklarınızda canınız sıkılmış eğlence arıyor olabilirsiniz. İnsan hayatları üzerinden strateji oyunları oynayacağınıza size Company of Heroes: Opposing Fronts, Empire Earth - 3, Command & Conquer 3: Tiberium Wars gibi son model strateji oyunlarını tavsiye ediyoruz. Kesmezse FRP oynayın. Biriniz katil olun biriniz terörist birbirinizi öldürüp durun. Bizi de sizinle ilgili fantezilerimizi yazmaya mecbur bırakmayın. Hali hazırda milli Dalton çetemize ait evlerden ordu yapımı bombaların çıktığı, seçime doğru şiddetin tırmandırıldığı ülkemizde sizin hayal bile edemeyeceğiniz yeterince karanlık senaryo mevcut zaten. Amerikalıların patavatsız fantezileri bir tarafa, bu toplantıda Genelkurmay'dan üst düzey yetkililerin bulunması kaygılarımızı artırdı. Bizim vergilerimizle görev yapan Genelkurmay yetkililerinin hayatlarımız hakkında yakışıksız senaryoların konuşulduğu bir toplantıda ne işleri olduğunu, bu toplantıya hangi amaçla katıldıklarının bir gece yarısı bildirisiyle açıklanmasını, mümkünse bu açıklamada "bunlar orduyu yıpratma girişimleri" söyleminden daha somut şeyler söylenmesini bekliyoruz. Ayrıca aynı toplantıda bulunan Celal Talabani'nin oğluyla bir görüşme yapılıp yapılmadığının ve "PKK liderlerini şimdi Türkiye'ye verirseniz bu hükümete yarar" gibi bir konuşmanın geçip geçmediğinin açıklığa kavuşturulmasını talep ediyoruz. Genç Siviller, Hudson Enstitüsü'nün yaptığı felaket senaryolarına cevabını bir basın açıklamasıyla duyuruyor. Tarih: 21 Haziran 2007 Perşembe Saat: 19:00 Yer: Galatasaray Lisesi Önü İletişim: 0532 545 65 00 http://www.karakutu.com/News3559/ |
||
|
||
| Gen.Kur. bugün açıklama yaptı ama. | ||
|
||
| Hudson tartışması sürüyor: TSK açıklamaları tutarlı mı? Nasıl olur da Hudson Enstitüsü, SAREM ve askeri ataşeliğe resmi toplantı davetiyesi ve davetliler listesi göndermez? Akıl almıyor. Ciddi bir toplantıda hele SAREM ve Türk askeri ataşeliği gibi saygın ve ciddi kurumların katılacağı bir toplantıda işler genelde tesadüflere bırakılmaz ÖMER TAŞPINAR WASHINGTON - Hudson Enstitüsü dosyası maalesef henüz kapanmadı. İş Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tutarsız açıklaması sonucunda daha da seviyesiz bir hâl aldı. Koskoca Genelkurmay neredeyse 'kişiye özel' bir muhtıra verdi. Oysa söz konusu gazetecinin bütün suçu işini sağlam ve dürüstçe yapmak. Yasemin Çongar'ı hedef alan açıklamada neler dedi Genelkurmay bir göz atalım. Önce toplantı konusundaki genel ifadelere bakalım; "Genelkurmay Stratejik Araştırmalar ve Etüd Merkezi (SAREM) Başkanı, diğer ülkelerdeki benzerlerinin yaptığı gibi bazı düşünce kuruluşlarının yapısı ve çalışma yöntemleriyle ilgili bilgi alışverişinde bulunmak amaçlı olarak, çok daha önceden planlı bir ziyaret çerçevesinde 11-16 Haziran 2007 tarihleri arasında ABD'de bulunmuştur.Bu ülkedeki beş ayrı düşünce kuruluşunu ziyaret kapsamında, anılan düşünce kuruluşu da ziyaret edilmiştir. Ancak bu ziyaret kesinlikle yapılan toplantı ile ilgili değildir." "SAREM heyetinin ABD'ye yapacağı ziyaret kapsamında diğer düşünce kuruluşlarıyla olduğu gibi bu kuruluşla da temas kurularak genel anlamda ziyaret programı üzerinde mutabakat sağlanmış, ancak hiçbir şekilde söz konusu toplantı için, senaryoyu da içeren bir davet alınmamıştır. Ayrıca anılan toplantıda bir Kürt grubun liderinin oğlunun da bulunması tamamen bir tesadüf olup, SAREM Heyetinin bu kişiyle hiçbir şekilde teması olmamıştır. Vaşington Silahlı Kuvvetler Ataşesi, yapılan toplantıya şifahi bir şekilde davet edilmiştir. Ataşeliğe toplantı öncesi senaryo ile hiçbir bilgi ve belge verilmemiştir. Ataşe bu toplantıya Genelkurmay Başkanlığının izni ile katılmıştır." SAREM'in ziyaretleri Evet doğru SAREM'in Washington ziyareti sadece bu toplantı için değildi. Fakat Hudson Enstitüsü toplantısı herhalde bu Washington ziyaretinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. Zira SAREM diğer ziyaret edilen düşünce kuruluşlarında saatler süren bir konferansa katılmadı. Ayrıca Hudson'da yapılan toplantı SAREM'in katılacak olmasıyla anlam kazanan bir toplantı. Hudson Enstitüsü bu toplantıya katılanlara davet mektubu yollarken SAREM katılımını özellikle belirtiliyor ve bu nedenle toplantı daha cazip hale geliyor.Oysa Genelkurmay'§ın açıklamasında sanki Hudson Enstitüsü'ne sadece basit bir ziyaret yapılmış gibi bir ifade var. İşin aslına bakarsak ortada son derece hassas konulu bir konferans var.Zeyno Baran'ın katılımcılara yolladığı davetiye mektubu bu konferansa SAREM başkanıyla heyetinin katılımını özellikle belirtiliyor. Sonuçta Zeyno Baran bu resmi katılımı haklı olarak ön plana çıkarıyor. Eğer Genelkurmay ve SAREM aksini düşünüyorsa ve bu tür hassas konulu bir toplantıya katılma niyetleri yokken katılmış iseler kendilerini Hudson ve Zeyno Baran tarafından kullanılmış hissetmeliler. Gene yukarıdaki açıklamada Genelkurmay Başkanlığı, 'bir Kürt grubun liderinin oğlunun' toplantıda hazır bulunuşunun 'tesadüf' olduğunu bildirdi. 'Bir Kürt grubunun oğlu' şeklinde kullanılan ifade aslında Kuzey Irak'taki Kürt Yönetimi Temsilcisi Kubat Talabani'yi belirtmek için kullanılan küçümseyici bir formül. Kubat Talabani aynı zamanda Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin oğlu. Yani resmi ve özel kimliği, 'bir Kürt grubunun liderinin oğlu' olmaktan öteye gidiyor. Kullandığı dile genelde çok özen gösteren Genelkurmay burada Irak Kürtlerini nasıl küçük gördüğünün ipuçlarını da vermiş oluyor böylece. Ciddi bir kuruluş Gelelim "tesadüf" konusuna. Washington'daki kaliteli düşünce kuruluşlarını dünyadaki ve gene bu şehirdeki bazı ikinci sınıf think-tank'lardan ayıran konu ciddiyettir. Önemli düşünce kuruluşları davetliler listesine ve davetiye metnine son derece özen gösterir. Davetler şifahen yapılmaz, yazılı olarak yollanır. Toplantı konusu açık olarak davetiyede belirtilir. Hele toplantıya resmi katılım olacaksa ve bir senaryo tartışması olacaksa bu konu detayarıyla önceden katılımcılara davetiye mektubunda bildirilir. Nasıl olur da Hudson Enstitüsü, SAREM ve askeri ataşeliğe resmi toplantı davetiyesi ve davetliler listesi göndermez? Akıl almıyor. Ciddi bir toplantıda hele SAREM ve Türk askeri ataşeliği gibi saygın ve ciddi kurumların katılacağı bir toplantıda işler genelde tesadüflere bırakılmaz. Ayrıca, savunma ataşeliğimizin, daha önce burada, Genelkurmay yetkililerinin katıldığı toplantıların davetli listesi ve formatından baştan haberdar olmakla kalmayıp, bunların belirlenmesine müdahil olduğu da düşünce kuruluşlarında bilinen bir gerçek. 'Tesadüf' kabul edilebilir mi? Fehmi Koru'nun da ifade ettiği gibi: "Herhangi bir konuda 'tesadüf' olabileceğine inanmaya başladığınızda, başka ayrıntıları da 'tesadüf' kabul edebilirsiniz. Toplantının Hudson'da yapılması, SAREM heyetinin toplantı günü Washington'da ve Hudson binasında bulunması, davet mektubunda 'SAREM'den üst düzey subayların hazır bulunacağı' notunun yer alması... Bunların hepsi 'tesadüf' olarak karşınıza çıkar..." Şimdi gelelim Genelkurmayın açıklamasının 'tesadüf' eseri olmayan tarafına. Şöyle diyor açıklama: "Önemli bir gazetenin ABD muhabirliğini yapan ve bu konuda yeterli tecrübesi olması gereken bir muhabirin bu olayı saptırır tarzda haberler yapması, TV kanallarında yanlış yorumlarda bulunması maksatlı bir girişim olarak görülmüştür... Toplantıyı gündeme taşıyan basın mensubu tarafından iddia edilen: 'Türkiye'ye teslim edilmesi düşünülen teröristlerle ilgili haber' tamamen hayal ürünü olup, yalanı yalanla örtme ve hedef saptırarak kurumları karalama amacını taşımaktadır. O nedenle bu konu, söz konusu gazetecinin açıklık getirmesi gereken bir husus olarak görülmektedir." Yasemin Çongar ne 'yalanlar' söylemiş, ne 'hayaller' kurmuş, hangi kurumları 'karalamış' bir bakalım. Yasemin Çongar sonuç olarak SAREM, Washington Askeri ateşeliği, ABD dışişleri ve savunma bakanlığı görevlileri, bazı analizciler, ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti Washington Temsilcisi Kubat Talabani'nin katıldığı 'garip senaryolu' bir toplantının detaylı haberini yapmış.Bu toplantının resmi davetiyesini bulmuş ve bu toplantıya katılanüç kişiyle detaylı konuşmuş.Haberini Zeyno Baran'la da temasa geçerek hazırlamış. Zeyno Baran bu haberi yalanlamamış. Tespitler Haberinde aşağıdaki tespitleri toplantıya katılan üç kişi de konfirme etmiş. Neymiş bu tespitler? 1) ABD'li katılımcılar, toplantıya gelirken, hem üzerinde konuşacakları senaryonun ayrıntılarını, hem de bu senaryoyu SAREM'den üst rütbeli subayların katılımıyla konuşacaklarını biliyorlarmış. 2) Davetiye mektubu senaryo ve resmi katılımcılar konusunda detaylı bilgi içeriyor. (Nedense bu davetiye, senaryo, ve katılım listesinden bir tek SAREM ve bizim askeri ataşeliğimiz bihaber. Pek profesyonelce değil bu durum.) 3) Toplantıda Hudson'da çalışan bir Türk analist, "PKK'ya şimdi yapılacak bir operasyon AK Parti'ye yarar, zamansız olur" ifadesi kullanıyor ve resmi Türk heyetinden aksi yönde bir tepki gelmiyor. Bu toplantıya katılan ve benim de konuştuğum iki kişi bütün bu tespitleri onaylıyor. Şimdi kendi duyduklarımıza, gördüklerimize ve işini profesyonelce yapan Yasemin Çongar'a mı inanalım, yoksa TSK'nın 'tesadüflerine' ve 'karalamasına'mı? Karar vermek çok zor değil. Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=225056 Leman Dergisinin konuya bakış açısını da eklemek istedim ![]()
|
||
|
||
| Oyun' içinde oyun-Yasemin Çongar .... Genelkurmay Başkanlığı, o günkü açıklamasında Hudson Institute'un 13 Haziran toplantısına ilişkin resmi bilgi verdi. Açıklamada, beni tarif ederek, kişiliğimi ve gazeteciliğimi karalamaya yeltenen ifadeler de vardı. Bu ifadeler beni üzdü; Genelkurmay gibi ciddi bir kuruma yakıştıramadım. Ama konu ben değilim; her ne kadar böyle bir hava yaratılmak istense de. Konu, Hudson'daki toplantının niteliği, gündemi, katılımcılarıdır; bunlara ilişkin benim ve 'suç duyurusunda' bulunmak gibi olmasın ama diğer bazı meslektaşlarımın ortaya çıkardıklarıdır. Genelkurmay açıklaması ardından, toplantının içeriğine ilişkin bilgi veren kaynaklarımın her biriyle, bana daha önce aktardıklarını yeniden teyit ettim. Ama Genelkurmay açıklamasına inanmam gerektiğini de biliyorum. İnanınca da, bazı yeni gözlem ve sorular kendini dayatıyor. * * * Açıklamadan anlıyorum ki, Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti Washington Temsilcisi Kubad Talabani, Hudson'a, SAREM yetkilileriyle karşılaşacağını bilmeden,'tesadüfen' gitmiş. Ya da Talabani, toplantıya bilerek, planlı bir katılım göstermişse, belli ki Hudson, toplantıya katılan Türk askeri yetkililerine 'Talabani de geliyor' deme gereği duymamış; 'sürpriz' yapmış. Zaten yine Genelkurmay açıklamasından öğrendik ki, Washington'daki askeri ataşemiz, diğer katılımcıların yazıyla davet edildiği toplantıya 'şifahi olarak' çağrılmış. Demek ki, Hudson'ın ataşeliğimize karşı tavrında bir teklifsizlik ya da gayriprofesyonellik var. Genelkurmay, ataşemizin toplantıya katıldığını doğruladı. SAREM yetkililerinin toplantıya katılımı ise,'yemekten önceki son kısımda' ve 'yemekte' diye aktarıldı. Öğrendik ki, bu öyle planlı, etkin bir katılım değil; 'izleme amaçlı.' İyi ama, toplantıyı herkese 'SAREM'den üst düzey subaylar da katılacak' diye lanse eden Hudson'ın, bunu yaparken SAREM yetkililerine danışmaması; onları, toplantının içeriği, katılımcıları konusunda bilgilendirmemesi doğal mı? Bir de deniliyor ki, 'senaryo tartışılmadı.' İyi de, senaryo, hangi saldırının, nerede, kime karşı yapılacağına ilişkin öngörüsünü kayda geçirmiş zaten. Toplantıdaki amaç, tabii ki, kimin nerede öldürüleceğini tartışmak değil, sonrasını 'oynamak'; bu vahim senaryo ile kaçınılmaz hale getirilmiş bir K. Irak harekatını tartışmak. Dolayısıyla, diğer bütün katılımcılar, bu senaryodan haberdar ve 'Türk subaylarının da aynı metni okuduğunu' varsaymakta iken, heyetimizin senaryodan tümüyle habersiz bırakılması haksızlık değil mi? * * * Son olarak, Genelkurmay'ın beni ağır dille suçlayıp 'açıklık getirmemi' istediği bir husus var. Bu husus, toplantıda, PKK liderlerinin bu aşamada Türkiye'ye teslim edilmesine, AKP'ye yarayacağı gerekçesiyle karşı çıkanlar olduğudur.Benim, kimin ne söylediğini birden fazla kaynaktan doğrulatmama karşın, kaynaklarım anonim kalmayı tercih ettiğinden, 'iddia' diye aktardığım bu husus, Genelkurmay'a göre, 'hayal ürünü.' Demek ki, birden fazla katılımcı aynı anda, aynı 'hayali' gördü ve bana, ayrı ayrı, benzer ifadelerle aktardı. Burada, ya parapsikolojik bir muamma var ya da her biri kendi alanında itibarlı olan kaynaklarımın, anonim kalacaklarına güvenerek, ortak bir komplo kurduklarına inanmalıyım. Peki, o durumda, Hudson toplantısına katılan Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Henri J. Barkey'nin dün, CNN Türk'te, bu konudaki haberlerimizde 'gerçeğe aykırı bir şey görmediğini' bizzat açıklamasına ne diyeceğiz? TÜSİAD ABD Temsilcisi Abdullah Akyüz'ün, Barkey dışındaki bir katılımcının, ilgili haberleri 'aynen doğruladığını' aktarmasını nasıl açıklayacağız? Referans'ın başyazarı Cengiz Çandar'ın, Barkey dışında toplantıya katılanlarla konuşup benzer bilgiler aldığını söylemesine ne tepki vereceğiz? Ben Çandar ve Akyüz'ün kaynaklarını bilmiyorum. Kendi kaynaklarımı da saklı tutuyorum ve samimiyetle umuyorum ki, bir gün açıkça konuşacaklar. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=39760&ArsivSayfaNo=1 |
||
|
||
| haberin varmı bilmem,genel kurmayın başkanının iki oda yanı amerikan ordusunun,ofisi.adres çankaya? | ||
|
||
| Oğul Talabani'den senaryo itirafları ANKARA ABD'de Hudson Enstitüsü'ndeki toplantıyla ilgili tartışmalara Celal Talabani'nin Washington'da yaşayan oğlu Kubat Talabani de katıldı. Talabani, KYB'nin sitesindeki yazıda, toplantıda ABD'lilerin bazı PKK elebaşlarını teslim etmeyi teklif ettiğini, bir Türk askeri yetkili ve kendisinin karşı çıktığını iddia etti. Talabani, Genelkurmay Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi (SAREM) Başkanı Tuğgeneral Süha Tanyeri ile Washington Askeri Ateşesi Tuğgeneral Bertan Nogaylaroğlu'nun da katıldığı toplantıda ABD Savunma ve Dışişleri Bakanlığı'ndan yetkililerin de bulunduğunu belirtti. 'ASKERLE KARŞI ÇIKTIK' Konferans sırasında ABD'li yetkililerinin "Kürdistan Bölge Hükümeti, PKK'nın bazı yöneticilerini tutuklayıp Türkiye'ye teslim ederse, Türkiye'deki sorun çözülür mü?" önerisinde bulunduğunu iddia eden Kubat Talabani "Washington Konsolosluğu askeri bölümünden katılan yetkili bu öneriyi reddetti. Ben de bu önerinin çözüm olamayacağını savundum" dedi. Genelkurmay'ın açıklamasında SAREM heyetinin toplantıya çok kısa süreli katıldığı belirtilerek, bu süre içinde hiçbir senaryo konuşulmadığı ifade edilmişti. Genelkurmay'ın açıklamasında, Talabani için "bir Kürt grubun liderinin oğlu" ifadesi kullanılmış ve "SAREM heyetinin bu kişiyle bir teması olmamıştır" denilmiş |
||