SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Makaleler

Konu: Cesaretten Aşka...

Sayfa: [ 1 ]

Tigris 24.12.2006 17:39:58
     Karanlığa bir adım atmak, aydınlatmak her yeri kalbi, ruhu; imkansızlıklara ulaşmak. Belki herkesten farklı olmak amaç, belki de yalnızca gerçek mutluluğa ulaşmak. Bazen bilgece bazen aptalca… Ama yine de cesaret aşabilmektir engelleri, imkansızlıkları yıkıp, ruhun asıl mutluluğa ulaşmasıdır. Anlayacağınız kanadı kırık bir güvercinin ağzında, ölümüne uçabilmektir.

     Cesaret korkusuzluk demek değildir. Eğer bir insan korkusuzsa, ona cesur diyemezsin. Bir makineye cesur diyemezsin, o korkusuzdur. Cesaret sadece korku okyanusu içinde varolabilir. Cesaret, korku okyanusu içinde bir adadır. Korku vardır ama bu korkuya rağmen insan o riski göze alır; işte cesaret budur. İnsan titrer, insan karanlığa girmekten korkar ama yine de girer. İnsan, kendine rağmen adım atar; cesur olmanın anlamı budur. Bu, korkusuzluk demek değildir. Korku dolu olmak ama onun altında ezilmemek demektir.Aşkta bir cesaret işidir, yenilgilere doymadan korkusuzca yeniden sevebilmektir.
     
     Emin olmak güç gerektirir,kuşkulara sahip olmak cesaret gerektirir.Bir yere ait olmak   güç gerektirir,öne çıkmak cesaret gerektirir.Bir arkadaşının acısını paylaşmak güç gerektirir,kendi acını hissetmek cesaret gerektirir.Kendi acını saklamak güç gerektirir,onu göstermek ve onunla başa çıkmak cesaret gerektirir.Savunmaya geçmek güç gerektirir,savunmayı bırakmak cesaret gerektirir.Kazanmak güç gerektirir,teslim olmak cesaret gerektirir.Tek başına durmak güç gerektirir,bir arkadaşa yaslanmak cesaret gerektirir.Sevmek güç gerektirir,sevilmek cesaret gerektirir.Yaşamda kalmak güç gerektirir,yaşamak cesaret gerektirir.Her yaptığınız işte güç ve cesaret bulabilirsiniz ve yaşamınız o zaman arkadaşlık ve sevgiyle dolabilir.. Aşk başkadır bütün duygular arasında her defasında yanılsan da  cesaretin hep olmalıdır tekrar yanılmaya...
     
     
      Yaşam, her zaman ki tek düzeliği ile sürüp giderken, tüm insanlar tek tip hale hâle gelmeye başlıyor. Böyle bir dünyada kendin olarak kalabilmek, tüm sıradanlıkları aşma cesareti gösterip yeteneklerimizi ve mutlu olabileceğimiz şeyleri keşfetme savaşını vermek, atacağımız ufacık bir adımla başlar. Bu ufacık adım, bize belki hayalini kurduğumuz, belki de hayalini bile kurmaya cesaret edemediğimiz dünyaların kapılarını aralar. Bu kapıları aralamak için öncelikle içimizdeki sonsuz dünyaları keşfetmek gerekir. Tıpkı suya atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi değişim içimizden başlamalı daha sonra bütün dünyamızı etkileyecek şekilde, ruhumuzda yayılmalıdır. Tıpkı aşk gibi sevda gibi.

     Niçin aşk? Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz gözle görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar, güzellikler? Tek başına aşkı tanımlamak her şey den soyutlamak mümkün mü? Hayır ! Aşk bugünlerde bazılarına göre plastikten bile yeniden yapıldı.Dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş aşkın etrafını sardı.Aşk hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsin. Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır, adı kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmana gerek yok, "Aşık oldum" dediğin an akan sular durur, küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili tektir.Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.     

     Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski  şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır. İnsan bir başka ışığa teslim olur... Aşkta yarın yoktur. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... İstanbul’da, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de..
           
     Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur, kanımıza karışan ilkel acıyla, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...Aşk çok eski bir şeydir. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...     

     Her şey de olması gerektiği kadar aşkta cesaret ister, kocaman bir yürek ister. Hayata karşı yapılan en doğru suç ortaklığıdır, aşk. Hayatın tek düzeliğine bütün sıradanlığına en soylu baş kaldırmadır. Deprem gibidir; hayatta en korkak insanların  bile ayaklarının altından toprağı kaydırır ve onlara yıkmayı öğretir, yeni baştan kurabilsinler diye dünyayı. Aşkın, cesaretin zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olman, sevgilinin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışman, bağlılıktan korkman, ailenden çekinmen, hatta sevdiğinin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umurunda değildir.

     Cesaret, bütün bunlara tek başımıza karşı gelebilme yürekliliğidir. Belki yeni hayata geçebilmenin yolu; belki de günün en aydınlık zamanında havayı aydınlatma çabasıdır.

Sino AtriaL 16.04.2008 21:10:03
tigris,,

ne güzel anlatmışsın yahu..

Cesaret, korku okyanusu içinde bir adadır. ''

ve denizin tüm vahşetinden ancak bu ada kurtarır değil mi?  karanlıklar çöktü mü üzerine çırpınırken kurtulmak için.. bir dal parçasına muhtaçken.. yüreğinde beliren o koskoca o engin mi engin ada..


Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski  şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
kalbe dokunur.. ve o şey.. o kalp.. başlar daha bi hızlı atmaya.. şimdiki yaşananlar aşk değil aslında aşkın silik birer taklidi.. aşk ne ola ki?

aşk var ya aşkkk... o aşk ki kalbi bi solukta durdura..


Hades 16.04.2008 21:16:58
cesaretten yola çıkıp aşka ulaşmak..bir william blake şiir güzel gider bunun üzerine;

Ah Gül, hastasın sen!
Uluyan fırtınada
Gece vakti uçan
Görünmez kurt
Keşfetti fesrengi neşeden
Oluşma yatağını;
Ve karanlık gizli aşkı
Yokediyor yaşamını.


Sayfa: [ 1 ]