SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist KİMLİKLER

Konu: Bakunin

Sayfa: [ 1 ] 2

deniz 15.06.2004 13:33:42
Mihail BAKUNİN (1814-1876)

Bir soylunun oğlu olan ve iyi bir öğrenim gören Bakunin, bir süre subaylık yaptıktan sonra mesleğini bırakarak Almanya ya gitti. Orada Hegelci solla tanıştı, Diyalektik düşünceyi benimsedi. Ancak onun açısından çatışkının aşılması ne Hegel gibi kutsal devlet, ne de Marx gibi Proleterya Diktatörlüğü olmadı. Çatışkı aşılmaz olarak kaldı. Belkide diyalektik düşünce açısından en tutarlısı da buydu.
1842'de yayınladığı bir bildiride şu ünlü aforizma yer almaktaydı:
"Yıkıcı tutku aynı zamanda yaratıcı bir dürtüdür." Bu bildiri nedeniyle pasaportu elinden alınacak ve Paris e gidecektir. (90)
Paris'de Marx ve Proudhon'la tanışdi. 1848 devrimine katıldı ve ayaklanmaların tüm Avrupa'ya yayılmasında önayak oldu. Dresden'de, ünlü Alman müzisyeni Richard Wagner'le beraber bir ayaklanma düzenledi. Yakalandı ve Rusya'ya, oradan da Sibirya'ya gönderildi. Bakunin, kendisini bir sistemler mucidi değil, bir eylem devrimcisi sayıyordu, "önceden saptanmış tarih yasalarım tanımayı reddediyordu. Toplumsal değişikliğin, nesnel tarihsel koşulların yavaş yavaş belir -mesine bağlı olduğu görüştüm kabul etmiyor; tam tersine, bireylerin kendi yazgılarım biçimlendirdiklerine, yaşamlarının soyut sosyolojik formüllerden oluşan bir kuramlar sistemine sığdırılamıyacağını söylüyordu. (91) Kropotkin'e göre de onun etkisi entellektüelliğinden ziyade ahlakçı kişiliğine bağlıydı. Yine de Frantz Fanon; sömürgeci zorbaları yok etmek üzere ayağa kalkan aşağılanmış, mustazaf kitlelerden bahsederken, sanki Bakunin'in kitaplarından alıntılar yapmaktadır.
Marx, devrimin öncü gücünü proleteryanın oluşturacağım söylerken Bakunin buna karşı çıkar. Ona göre hakikaten zincirlerinden başka yitirecek şeyleri olmayanlar "lümpen proleterya, köylüler, işsizler, yasadışılar" gibi, burjuva uygarlığının yozlaştırıcı etkilerinden en uzak, coşkun başkaldırı içgüdüleri işe en güçlü kesimlerdir. Bakunin'e göre gerçek devrimci güçler dipteki derinliklerde, uygarlaşmanın dışındaki halk yığınla-nndadır. Beri yandan Marx, devrimin, proleteryanın en yoğun olduğu batılı ülkelerde çıkacağı kehanetinde bulunurken Bakunin, ileri ülkelerdeki çürümeyi ve uygarlaşmanın yozlaştırıcı etkilerim gördü. "Devrimci dürtünün, en güçlü biçimde insanların mülke, düzenli işe, tek bir dikili ağaca sahip olmadıkları yerlerde bulun duğunda ısrar etti." (92) Nitekim Fanon da umudunu yurtlarmdan koparılmış, yoksullaşmış, belli bir mekana ve işe bağlı olmayan lümpen proleteryaya, ilkel toplumsal gruplara bağlamıştır. O nedenle de çürümüş ve baskıcı Batı uygarlığım bütünüyle yadsımaktadır.
Amerikalı anarşist grup "kara panterler" de Fanon'un ve dolayısıyla Bakunin'in fîkirlerinden oldukça etkilenmişlerdir. Herbert Marcuse da, Tek Boyutlu insan'ında "lanetlenmiş ve dışlanmış, sömürülen ve baskı altında tutulan, işsiz ve yurtsuz" insanlara duyduğu umudu vurgulamıştır, iran'da gerçekleşen çağın en büyük devrimi de tabanım daha çok mustazaf olarak nitelenen devrimci yığınlardan oluşturmuş değil mi? 68 kuşağı olarak nitelenen ve etkilerim hala sürdüren devrimci dalga da yine, proleterya içerisinden değil, üniversitelerden yayılmıştır. Yurdumuzda da devrimci eylem ve isyanların tabanı yine üniversiteler ya da doğulu köylüler veya köylü kökenli lümpen proleterya ve aydınlardır. Oysa ülkemiz proleteryası, önemli ölçüde sömürüldükleri halde devrimci eylemler karşısında ilgisiz kalmışlardır. Güney Amerikalı devrimci Regis Debray da modern başkaldırının el kitabı olan Devrimde Devrim mi? adlı kitabında aydınlarla mülksüz kitlelerin gerilla savaşlanndaki işbirliğinden söz ederken, işleri ve evleri bulunan proleteryanın dahi bir anlamda burjuva oldukları ve kaybedecek şeyleri olduğu için yeterli bir devrimci potansiyel sayılamıyacaklanm söylemektedir.
Bakunin, tedricilik ve reformizmi yadsıdığı gibi liberalizmi ve parlementer demokrasiyi de bir aldatmaca olarak görür. İsviçre ve ABD gibi en özgür devletlerde dahi bir avuç kişinin uygarlığı, çoğunluğun alçaltılması üzerine temellenmektedir der. Aynı ölçüde Bakunin Marksizm! de eleştirir: "Bay Marx ve arkadaşları, kitleleri, yeni bir ayrıcalıklı bilimsel ve politik sınıfı oluşturacak devlet mühendislerinin doğrudan komutasındaki iki orduya (sınai ve tarımsal) bölecekler." (93) Bütün kudreti devlette toplayacağından sosyalizmin, bütün hükmedenlerin en despotu, en kibirlisi, en aristokratı olan bilim adamlarının hakimiyetine yol açacağım söyler. En samimi bir demokratın dahi eline yetkiler geçtikten sonra müstebit olacağına inanmaktaydı. (94)
8 yıl cezaevinde, 4 yılda Sibirya'da sürgünde kalan Bakunin, 1861 yılında maceralı bir yolculuktan sonra ABD'ye, oradan da Londra ya kaçtı. Burada, yine bir Rus dervrimcisi olan ılımlı solcu Alexandr Herzen'le çatışmaya girdi. 1863 yılında Polonya'da başlayan ayaklanmayı desteklemek için bir gemi Polonyalıyla birlikte îsveç'e, ordan da îtalya'ya geçti, italya'da anarşist fikirlerim tahakkuk ettireceği ilk gizli örgütleri şekillendirdi. 1868'de Cenevre'ye giderek orada I. Enternasyonal içerisinde etkinlik oluşturmak için Sosyal Demokratik îttifak'ı kurdu. I. Enternasyonal içindeki mücadelesi 1872 yılında Marx'ın anarşistleri dışlayan galibiyeti ile sona erdi.
Bakunin, I. Enternasyonal'dan dışlandıktan sonra özellikle Rus, Polonyalı, Romen genç anarşistlerle ilişki kurarak devrimci örgütler kurmak için çalıştı. Bu esnada tanıştığı ünlü Rus anarşisti Neçayev'le birlikte, anarşistlerin el kitabı alacak "Bir Devrimcinin Anahtar Kitabı"nı hazırladı.
Anahtar Kitab'a göre: "Devrimci mahkum olmuş bir insandır. Kişisel çıkarları, işleri, duyguları, bağlılıkları, mülkü, hatta kendi ismi bile yoktur. Ondaki herşey yalnızca ve yalnızca tek bir düşünceye ve tutkuya adanmıştır... Devrimin zaferine yarayan herşey ahlakidir, engelleyen şeylerse ahlak dışı... Her türlü şefkat belirtisi, akrabalık, dostluk, sevgi, minnettarlık, hatta onur duyguları devrimci davaya duyulan soğuk tutkuyla tamamen söndürülmelidir. Devrimci için yalnızca tek bir doyum, avunma ve sevinç nedeni vardır:
Devrimin başarısı. Gece gündüz tek bir düşünceyi, amacı taşımalıdır: Aman dinlemeyen yoketmek eylemi. Son derece soğukkanlı ve hiçbir tereddüt göstermeyen bu amaç uğruna çalışırken,kendini mahvetmeye, amacın gerçekleşmesini engelleyen herşeyi kendi elleriyle ortadan kaldırmaya hazır olmalıdır. (95)
Anarşist eylem pratiklerim de içeren Anahtar Kitabı yanma alan Neçayev, varolmayan bir devrimci örgütün Rusya temsilcisi ölarak 1869'da Rusya ya geçecek ve orada "devrimci beşler" tarzında örgütlenmeler .oluşturacaktı. Dostoyevski'nin Cinler adlı romanına konu olan işte bu örgütler ve Neçayev in kendisini sorgulamaya kalkan örgüt mensubu îvanov'u kendi elleriyle öldürmesiydi. Cinayet ortaya çıkınca Neçayev tekrar kaçarak Cenevre'ye, Bakunin'in yanma dönecekti. Ancak Neçayev'in Jakobenizmi, Makyavelist tavırları ve devrimi gerçekleştirmek için her türlü ahlak dişiliğim benimsemesi, katı merkezci örgütlenme yan-sılı olması Bakunin'le ilişkilerim bozacaktı. (Ki bu ilişkiler Bakunin'in Enternasyonel'den kovulmasında önemli etkenlerden biri olmuştu). Gerçi Bakunin de devrimi gerçek leştirmek için bir diktatörlük kurmaktan söz eder, ama bu kollektif bir diktatörlüktür ve devrimin akabinde hemen dağıtılmalıdır. Neçayev bir ihbar sonucu tutuklanacak ve daha önce, kendi liderliğine bir temel oluşturmak için kaçtığım uydurduğu Peter Paul kalesine kapatılacaktır. Burada bir hücrede yaşamasına rağmen dışardaki devrimcilere şifreli mesajlar gönderecek ve onları örgütlemeyi sürdürecek, 1882 'de otuzbeş yaşında işkence ve verem sonucu cezaevinde ölecektir. Bakunin kendisini dahi kullanmaya kalkan bu "panter yavrusundan” herşeye rağmen sevgi ve saygıyle söz edecektir.
Anahtar Kitap, terörcü anarşistlerin el kitabı olacaktır. Kara Panterler, Kızıl Tugaylar, Symbiones Kurtuluş Ordusu, Japon Kızıl Ordusu bu kitabın etkisiyle kurulan örgütlerdir. Ancak Bakunin sonuçta bir özgürlükçü iken, Neçayev bir otoriter ve Jakoben'dir. Anahtar Kitap ise işte bu karşıt görüşlerin garip bir bileşimidir.
Bakunin, hayatinin son yıllarım düşkün, sefil ve yalnız olarak geçirecek ve 1876 yılında ölecektir. O, ününü kuramcılığından ziyade eylemci kişiliğine borçludur. Ayrıca Bakunin diğer anarşistlerden daha fazla sosyalizme yakındır. O, tüketim araçlarımn özel mülkiyette kalmasına karşı çıkmamakta, ancak üretim araçlarımn, toprağın, çalışma araçlarımn ve sermayenin ortak mülkiyette kalmasım istemektedir. Onun sosyalizminin farklı yanı ise otoriteden yoksunluğu, bireysel özgürlüğü önplana çıkarmasıdır. Ona göre taban tavanı belirleyecektir. Şöyle söyler: "Ben toplumun ya da ortaklaşa veya toplumsal mülkiyetin herhangi bir otoritenin aracılığıyla yukardan aşağıya doğru değil, özgür ortaklık yoluyla aşağıdan yukarıya doğru dü-zenlenmesini istiyorum. (96)
Bakunin de diğer anarşistler gibi devlete ve otoriteye saldırır. Yine devletle özdeş gördüğü dine de karşı çıkar. Dini eleştirmesinde Alman materyalisti Feuer-bach'ın Hristiyanlığın Özü adlı eserinin etkisi önemlidir. Hegelci diyalektiği olumlama ve yadsıma anlamında benimseyerek çatışkıyı çözümsüzleştiren Bakunin, toplumsal anlammda da çatışmanın aşılması anlamına gelen devleti reddeder. Yine Hegelci yabancılaşma kuramım da yabancılaşmanın kaynağının devlet oluşunu ileri sürerek yorumlar. Ona göre yukarıdan gelen her emir insanları yozlaştıracak ve özgürlüğü engelleyecektir. Devlet statik bir kurum olduğundan toplumun ilerleme ve gelişmesinin de önünde duracaktır, öte yandan verilen yetkiler de yönetici sınıfın ahlakım bozacak ve onları daha da müstebit hale getirecektir.

(90) Ana Britanica, sh. 220.
(91) Anarşist Portreler, Paul Avrich, sh. 16.
(92) a.g.e., sh. 17.
(93) a.g.e., sh. 24.
(94) Schapiro a.g.e., sh. 102.
(95) Anarşist Portreler, sh. 63.
(96) Arvon, sh. 67.
 

17.10.2004 22:59:56
Tüm yaşamın keşfolunmaz ve ebediyen yaratıcı kaynağı olduğu için yıkan ve imha eden ebedi ruha güvenelim.Yıkıcı tutku aynı zamanda yaratıcı bır tutkudur.


                                                        mihail bakunin

26.10.2004 21:30:00
Bugünkü merkezi devletler varoldugu surece evrensel barıs ımkansızdır.  
  yukarıdan otorıte ve fetıh hakkıyla orgutlenen bu zora dayalı bırlıklerın yıkıntıları uzerınde,asagıdan,komunlerın eyaletler,eyaletlerın uluslar ve ulusların Avrupa Bırlesık Devletlerı ıcınde ozgur federasyonlar yoluyla orgutlenenozgur bırlıklerın yukselebılmesı ıcın,merkezı devletlerın yıkılmasını arzulamamız gerekır.


                                                              Mihail BAKUNIN

26.10.2004 21:35:47
tamam saygı duyulacak bir adam da o kadar abartmayalım..
             Sergey Naçeyev ANARŞİZMİN KARA BAYRAĞINI RUSYANIN BURÇLARINA DİKERKEN.. Bakunin çağının entellektüelleri ile sidik yarıştırıyodu..
         Onun öğretiselliği onun yolunda savaşanlarda kaldı bence arkasından gidenlerde değil...
                 Eşit olabilmemiz için ne önümde ne arkamda ol.. yanımda ol yeter..
     
 

26.10.2004 21:41:08

    MART 1849

     Hapishane benım ıcın ıyı oldu (dıyordu gızlıce kız kardesı Tatıana'ya verdıgı notta)
 bana bos zaman ve dusunme alıskanlıgı verdı;deyım yerındeyse ruhumu saglamlastırdı.Ama eskı duygularımdan hıcbırını degıstırmedı tam tersıne benı her zamankınden daha ateslı daha eksıksız kıldı ve bundan boyle benım ıcın yasamdan gerıye kalan hersey tek bır sozcukle ozetlenebılır:ÖZGÜRÜK.


                                                               Mihail BAKUNIN

10.11.2004 23:07:38
Tarihin en çalkantılı dönemlerinden biri olan 19. yüzyılda yaşayan Mihail Bakunin, eylemi ve kuramıyla en çok tanınan, en derin iz bırakan anarşist şahsiyetlerin başında gelir. Özgürlük ile otorite arasındaki amansız mücadeleye koca bir ömür adayan Bakunin, yıllarca ayaklanmadan ayaklanmaya, barikattan barikata koşturup durdu. Öte yandan, asi kişiliği ve eylemci pratiği haklı olarak onu bir düşünürden çok bir eylem adamı kimliğiyle öne çıkardığından, devrimci mücadeleye kazandırdığı teorik derinlik zamanla geri planda kalmıştır. Oysa Bakunin, felsefi ve teorik kavrayışlılığı, isabetli öngörüleri ve son derece yerinde saptamalarıyla düşünce ve eylemi bütünleştirerek anarşist hareketin gelişiminde kilit bir rol üstlenmiştir. İşte bu yüzden, dostları da düşmanları da, onun anarşizmin önde gelen bir kuramcısı ve eylemcisi olduğu noktasında hemfikirdiler. Bakunin'in teorik gücü, devleti ve otoriteyi ustaca ve en ince ayrıntısına kadar deşife etmiş olmasından kaynaklanır. Yüz elli yıl önce, Marx tarafından temsil edilen bilimsel sosyalistlerle sürdürdüğü tartışmalarda, her türlü devlet düşüncesinin kölelikten başkabir şeye yol açmayacağını ısrarla vurgularken günümüzde olup bitenleri parlak bir zihin berraklığıyla öngörmüştür. Bu çalışmada da görüleceği gibi Bakunin, bugün cebelleşmekte olduğumuz temel toplumsal sorunları daha o günlerde gündeme getirmiş ve anarşizmi, insanlığı evrensel özgürlüğe götürecek yollardan biri olarak önermiştir. Üç devlet tarafından ayrı ayrı ölüm cezasına çarptırılmış, doğduyu yer olan Rusya'da 13 yıllık hapis ve sürgün yaşamından sonra Sibirya'dan kaçarak Avrupa barikatlarındaki mücadelesine devam etmiştir. Bu çalışma, Mihail Bakunin'in anarşizmini ana hatlarıyla ortaya koyan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Kitabın sayfalarını aralamaya başladığınızda, Bakunin'in bu fırtınalı yaşamından süzülüp gelen çarpıcı düşünceleri, gecikmiş bir burukluk eşliğinde benliğinizi saracaktır...
 

11.11.2004 21:42:57
tum anarsıstlerın ıcınde en ,tutarlı sekılde yasayan ve tamamen ısının erı goruntusunde olan mıhaıl BAKUNIN dır Godwın Stırner ve Proudhon da her zaman
dusuncenın mantıksal yada tutkulu ucları ıle gundelık yasamın gerceklıklerı arasında bır bolunme var gıbıdır cagdasların gozunde tehlıkelı olan bu adamalr calısmalarından ayrıldıklarında tıpık bır aıle babası oldugu anlasılan bılgıc bır eskı rahıbe genc kızların yılgın ogretmenıne ıyı matbacılıgından gurur duyan eskı zanaatkara donusur

    bu esas ıtıbarı ıle tutarsız oldukları anlamına gelmez Godwın de Proudhon da vıcdanları gerektırdıgınde otorıteye meydan okuma konusunda ornek olacak bır cesaret sergılemıslerdır ama ısyan ısyan arzuları ebedı etkınlıklerıyle hemen hemen doyurulmus gıbı gorunuyordu ve eyleme geleneksel ılımlı muhalefet duzeyınden nadıren uzaklasıyorlardı.

   oysa Bakunın son derece ayrıksı hemen hemen her edımı anarsının en guclu yonlerını ıfade eder gıbı gorunen bır asıydı.

   anaesıst davaya kendını adıyan uzun bır arıstokratlar lıstesının en basında yer alıyordu.

   gıderek genısleyen bır rus BONHOMIE'sıyle (dost canlılıgı) ve her tur burjuva uzlasımına ıcgudusel olarak meydan okuma ozellıgı ıle bırlestırdıgı kalıtsal zerafetını hıc kaybetmedı.

   

deniz 11.11.2004 22:08:34
ben senin gibi düşünmüyorum.

stirner, proudhon gibi insanı öncülleyen, savaşımı kutsamayan tarz bence anarşizme daha yakın.

12.11.2004 09:33:36
Alıntı
tamam saygı duyulacak bir adam da o kadar abartmayalım..
             Sergey Naçeyev ANARŞİZMİN KARA BAYRAĞINI RUSYANIN BURÇLARINA DİKERKEN.. Bakunin çağının entellektüelleri ile sidik yarıştırıyodu..
         Onun öğretiselliği onun yolunda savaşanlarda kaldı bence arkasından gidenlerde değil...
                 Eşit olabilmemiz için ne önümde ne arkamda ol.. yanımda ol yeter..
Kötü bir karşılaştırma, bence Neçayev anarşizmde neyin mümkün olamaycağının örneğidir. Anarşizm etik bir duruşu olan devrimci ve özgürlükçü bir akımdır. Onun diğer devrimci akımlardan farkı ve üstünlüğü de buradadır. Olaya şöyle bakalım bugün Neçayev tarih kitaplarında kalmış biridir. Ama Bakunin'in eylemi ve düşünceleri hala yaşamaya devam etmektedir. Devrimi amaca ulaşmak için her yolun mübah olduğu özgürlükçü bir etikten bağımsız düşünürseniz devrimcilikten de geriye bir şey kalmaz ve çürümüş düzenin çürümüş  ilişkilerine günümüzde bir çok örnekte gördüğümüz gibi kolaylıkla eklemlenirsiniz.
Etik herkese lazım, reddiyenizi etik temele yerleştiremezseniz yaptıklarınızı ne kendinize ne de başkalarına anlatabilirsiniz ki bu empatik bağı kaybedenler devrimci yada nihilist yada başka bir şey olsunlar dejenere olmuşlar demektir.

Bu ince gibi görünen çizgi anarşinin devrimci etiği ile makyavelist jakobenzim arasındaki nirengi noktasıdır.

   :maske:

05.01.2005 17:19:56
anarşikler buyurun aydınlatın
tanıtın bilmeyene duymayana
 

11.02.2005 11:39:26
Anarşist bir aktivist!

Gerisi anarşistlere kalsın... -_-

 

22.03.2005 23:41:53
Mihail Bakunin

Hakkındaki  Yanlışlar ve Doğrular
 

 Bakunin proletaryanın kitlesel eylemi ile örgütlü devrimci azınlığın eylemi arasında sürekli olarak gidip gelir. Kapitalizme karşı mücadelenin bu iki yönü de birbirinden ayrılamaz; ne var ki Bakunin'in ölümünün ardından liberter hareket, bahsi geçen eğilimlere ayrışmış ve ikisi de birbirini dışlamıştır. Aynı olgu Marxist harekette, Alman reformist sosyal demokrasisi ve Rus Jakoben ve radikal sosyal demokrasisi arasındaki ayrımda da gözlenebilir.

Anarşist hareketin bir kanadı, sadece işçi sınıfı yapıları içinde hareket etmek yoluyla kitle örgütünün geliştirilmesini savunur ve Bakuninist düşüncelere tamamen yabancılaşarak apolitiklik noktasına ulaşır; Diğer bir kanat ise içinde bürokratikleşmenin başlangıcını gördüğünden örgütlenme gibi temel bir ilkeyi reddeder; onlar devrimci bireysel inisiyatifin ve örnekleme eylemi yoluyla herkesin yeteneğine göre üreteceği ve ihtiyacına göre paylaşacağı (eğlenceli çalışma ve ortak depodan alma), ideal  komünist topluma duraksamadan geçilmesini kolaylaştıracak olan ilgi gruplarının kurulmasından yanadırlar.

İlk kanat yapılanmış bir örgütlene içinde, işçilerin kitlesel eylemini, üretim araçlarının kollektifleştirilmesini, ve bunların uyumlu bir bütün içinde örgütlenmesini, işçilerin toplumsal dönüşüme hazırlanmasını savundu.  

Diğer kanat otoriteyi ve örgüt disiplinini tamamen reddetti; taktiksel olarak bu sermaye ile uyumlulaşma olarak kavrandı. Bu kanat kendisini esasen olumsuzlama yoluyla, otoriteye, iktidara, hiyerarşiye ve legal eyleme karşı tanımlar. Onun politik programı doğrudan Kropotkin den, özellikle “Ekmeğin Fethi”nden esinlenilerek komünal otonomi kavramı üzerinde temellendirilmiştir. Bu eğilim, ekonomik ve sosyal gerçekliği küçük gören çözümlemeleri, toplumun ekonomik mekanizmalarını yanlış kavradığını gösteren CNT'nin Zaragoza'daki 1936 Kongresinde üstün gelmişti. Kongre son raporunda, toplumun örgütsel modeli olarak 19.yüzyıl sosyalist literatüründen köklenen “konfederal liberter komünizm kavramı”nı geliştirdi. Buna göre, gelecek toplumun temeli özgür komündü. Her komün istediğini  yapmakta özgür olacaktı. Endüstriyel toplumun “conviviencia collective” uzlaşmasına dahil olmayı reddedenler “doğalcılık ve çıplaklık gibi başka komünal yaşam yollarını seçebilecek, yada genel uzlaşmanın dışında özerk bir uygulamaya sahip olma hakkı olabilecek”ti.  

Güncel ifadesi ile denilebilir ki, Bakunin in takipçileri, biri geleneksel anarko-sendikalizmde ifadesini bulan “sağ-sapma” diğeri anarşizm şeklindeki “sol sapma” olarak ayırdedilebilirler. Bunlardan ilki kitle eylemine, ekonomik örgütlenme ve metodolojiye vurgu yapar. İkincisi ise o anın mevcut gerçekliğinden oldukça kopuk olan “program”a, hedeflere yapışıp kalır. Bu arada bu iki akımda (oldukça sık bir şekilde) Bakunin gönderme yapar ve ona sahip çıkmaya çalışırlar.  

Biz Bakunin düşüncesinden, onun dört temel yanlış tanıtılışını ayırıyoruz  

KENDİLİĞİNDENCİLİK: Bakunin zaman zaman kitlelerin kendiliğindenliğini yüceltiyormuş gibi görünür; diğer zamanlarda kitlesel politik idarenin gerekliliğinden bahseder. Genelde anarşistler onun düşüncesinin ilk yönüne yoğunlaşıp ikincisini tamamen terk ettiler. Gerçekte ise Bakunin kitlelerin kendilerini özgürleştirmek yolunda yoksun olduklarının, “tam da hükümetlerin gücünü olyşturan ve tarih boyunca da oluşturmuş olan iki şey”(protest of alliance) , örgütlülük ve bilim olduğunu söylemiştir; “ Kitlelerin güdülerinin bütün doğru esinlenimlere açılarak alabildiğine coştuğu büyük politik ve ekonomik kriz zamanlarında, kandırılan ve ezilen ama asla teslim olmayan bu köle insanlar grüuhu, boyunduruğa baş kaldırdığında fakat tamamen örgütsüz oldukları için kendilerini yolunu kaybetmiş gibi ve güçsüz hisstetiklerinde, iyi niyetli ve kendi aralarında iyi ögütlenmiş ve ne yaptıklarını bile on, yirmi ya da otuz adam, kendileri ile birlikte yüz, ikiyüz, üçyüz yada daha fazla kişiyi kolayca yürütebilirler.”(Oeurres 6,90)  

Daha sonra benzer bir şekilde Bakunin, Enternasyonel in azınlığının çoğunluğu kendisi ile birlikte taşıyabilmesi için, her üyenin Enternasyonel in ilkelerini çok iyi bilmesi ve kavramış olması gerektiğini söyler.  

“Sadece bu koşullarda” der, “barış ve sakinlik zamanlarında propagandist ve misyonerin, ve mücadele zamanlarında da devrimci bir liderin görevi etkin bir şekilde yerine getirilebilir.”  

Bakunin in fikirlerini geliştirmek için kullandığı araç Sosyalist Demokrasi İttifakı ydı. Bunun görevi kitle örgütlerine yol göstermesi için devrimci kadroları seçip ayırmak yada ortada olmadıklarında onları yaratmaktı. Bu idolojik olarak birleşik ve uyumlu bir gruptu.  

“Bu gizli topluluk, ona(enternasyonele) devrimci bir örgüt kazandırmak ve onu ve dışındaki bütün halk kitlelerini, politik, dinsel ve burjuva gericiliğini yok ederek devletin bütün dinsel, politik, hukuki kurumlarını yıkabilecek yeterince örgütlü bir güce dönüştürmek amacıyla Enternasyonel in kalbinde kurulmuştu.”  

Burada kendiliğindencilik görmek zordur. Bakunin sadece, eğer devrimci azınlık kitlelerin içinde hareket edecekse kendisini kitlelerin yerine ikame edemeyeceğini söylemiştir.  

Son tahlilde, kendi çıkarları için hareket etmesi gerekenler herzaman kitlelerin kendileridir. Devrimci militanlar işçileri örgütlenemeye teşvik etmeli ve koşullar gerektirdiğinde de önderliği almakta tereddüt etmemelidirler. Bu fikir sonradan anarşizmin dönüştüğü şey ile tamamen çelişir.  

Böylece, 1905 in isyancı Rus işçileri, kendisine St.Petersburg sovyetinin başkanlığı için bastırdığında Rus anarşist Volin bunu, “kendisi işçi olmadığı” için ve otorite olmamak adına reddedebilmiştir. Sonuçta başkanlık, ilk başkan Nossar tutuklandıktan sonra Troçki nin eline geçer.  

Bakunin e göre kitlenin eylemi ve azınlığın devrimci eylemi ayrıştırılamaz. Devrimci azınlığın eylemleri sadece kitlesel işçi sınıfı örgütlülüğü ile bağlantılandığında anlam kazanır. Eğer örgütlü işçi sınıfından yalıtılmışlarsa, devrimciler yenilgiye mahkumdurlar.  

“Sosyalizm sadece aydınlanmış devrimci itkide, kollektif iradede ve işçi sınıfının kendi kitle örgütlerinde gerçek bir varlığa kavuşabilir. Ve ne zaman bu itki, bu irade, bu örgüt yetersiz kalır, o zaman dünyadaki en iyi kitaplar sadece boşlukta çınlayan teoriler, naif hayallerdirler.”  

APOLİTİKLİK: Anarşizm, kelime oyunları ile ve kelimelere Bakuninistlerin yüklediklerinden farklı anlamlar yüklenmesi sonucu, apolitik, oy verme karşıtı bir hareket olarak tanıtılagelmiştir.  

[bakunin in] Zamanında politik eylem parlamenter eylem anlamına geliyordu. Yani anti-parlamentaris olmak anti-politik olmak demekti. Proletarya için parlamenter eylemden başka eylem öngöremeyen bu günün marxistleri gibi, seçimsel mistifikasyonun reddi de her türlü politik eyleme muhalefet olarak anlaşıldı.  

Bakuninistler abstentionizm(oy verme karşıtlığı) suçlamasına, tanımın muğlak olduğu ve asla politik kayıtsızlık anlamına gelmediği tam tersine, burjuva poltikasının “emeğin politikası” lehine rededilmesi anlamına geldiği şeklinde cevap verdiler.  

Abstentionizm burjuvazinin burjuvazini oyununun politik kurallarının radikal bir eleştirisidir.  

“Enternasyonel genel olarak politikayı reddemez. O elbetteki, burjuva sınıfına karşı mücadeleye zorunlu olduğu ölçüde politika ile ilgilenmek zorunda kalacaktır. O sadece burjuva politikasını reddeder.”  

Bakunin, proletaryanın kurtuluşunun bir aracı olarak oy hakkını reddetti. O seçimlerde aday çıkarılmasına karşıdır. Fakat o abstentionizmi mutlak bir ilke seviyesine yükseltmedi. Yerel seçimlere karşı bir dereceye kadar ilgi gösterdi.  

Gambuzzi nin parlamentoya girmesini bile önerdi  

Bakunin de hiçbir yerde, onun ölümünden sonra anarşistler için genel bir duruma dönüşen, histelik ve garez dolu kınamalar bulunmaz.Onun teorisinde seçimler ahlaki nedenlerle değil fakat burjuvazinin oyununu uzatma riski taşıdığı için eleştirilir. Bu noktada Bakunin in, Lenin e kadar bütün marxistlerden daha haklı çıkmıştır.  

Anti-parlamentarizm Marxistlere o kadar yabancıdır ki, Rus devriminden sonra Avrupa işçi hareketi içinde Bolşevikler(en azından başlangıçta ) Bakuninistler olarak geçmişlerdir.  

OTORİTENİN REDDİ: Bakuninistler kendilerini “anti-otoriterler” olarak adlandırdılar. Bu kelimenin kullanımından doğan kafa karışıklığı Bakunin in ölümünün ardından sert tartışmalarla su yüzüne çıkmıştır. Zamanın dilinde otoriter, bürokratik anlamına geliyordu. Marxist harekete muhalefetlerinde anti-otoriterler basitçe ifade edilirse sadece anti-bütokratiklerdi.  

O zamanlarda bu bir ahlak yada kişilik sorunu veya otoriteye karşı tavır almak meselesi değildi. Bu politik bir yaklaşımdı. Anti-otoriter “demokratik” anlamına gelir. Bu kelime zamanında varolmuşsada farklı bir anlam içeriyordu.  

Fransız devriminin üzerinden bir yüzyıldan az bir zaman geçtikten sonra bu kelime, burjuvazinin politik pratiklerini tanımlıyordu. “Demokrat” olan burjuvaziydi.  

İşçi sınıfı hareketi için kullanıldığında, demokrat kelimesine, ‘sosyal-demokrat’ ta olduğu gibi ‘sosyal’ yada ‘sosyalist’ kelimeleri eşlik ediyordu. ‘Demokrat’ olan bir işçi  ya ‘sosyal demokrat’ yada anti-otoriterdi.  

Daha sonra demokrasi ve proletarya ‘işçi demokrasisi’ ibaresinde birleştirildi.  

Enternasyonel deki anti-otoriter kanat bürokratik merkeziyetcilik ile suçladığı otoriter kanadın karşısında işçi demokrasisini savunuyordu.  

Fakat Bakunin bütün otoritelere karşı olmaktan çok uzaktı. Onun yaklaşımı, doğrudan proletaryadan geldiği ve proletarya tarafından yönetildiği sürece iktidara izin vermekti. O jakoben tarzdaki devrimci hükümete karşı, işçi sınıfı örgütleri yoluyla isyancı proleter iktidarından yanaydı.

Açık konuşmak gerekirse bu politik bir iktidar türü değil toplumsal bir iktidardır.

Bakunin öldükten sonra anarşistler, iktidar fikrinin kendisini reddettiler. Sadece iktidara karşı eleştirel olan yazılarına gönderme yaparak bir tür metafizik anti otoriterliğe vardılar. Gerçek olguların analizine dayanan yöntemi terk ettiler. Bu terk edişi en uç noktasında  Bakuninist teorinin materyalizm ve tarihsel analize dayanan temellerine kadar götürdüler. Ve böylece bir tür radikalleşmiş liberalizm lehine işçi sınıfının mücadele zemininden çekildiler.

SINIF HAREKETİ: Bakunin in politik stratejisi, onun sınıflar arası ilişkiler ile ilgil teorisinden ayrık değildi. Bu tamamiyle anaşılmalıdır.

Proletarya zayıf olduğunda, burjuvazinin fraksiyonlarına karşı ayrımsız bir mücadeleye karşı çıkmıştır.

İşçi sınıfı mücadelesinin bu yaklaşımdan değerlendirilişinde, bütün politik rejimler denk değildir. Mücadelelerin Bismark ın yada Çar ın diktatöryel rejimlerine karşı veya parlamenter rejime karşı yürütülmeleri arasındaki farka karşı kayıtsız ve umursamaz kalınamaz.

“Cumhuriyetlerin en kötüsü bile en aydınlanmış monarşiden bin kat iyidir.”

1870 de Bakunin Fransız proletaryasının vatansever gericiliğini kullanmayı ve onu devrimci savaşa dönüştürmeyi önermişti. ‘Bir Fransız a Mektuplar’ında burjuvazinin farklı fraksiyonları ve işçi sınıfı arasındaki ilişkilere dair dikkate değer analizler yapar ve Paris ve taşra komünlerinin gelişimlerini daha birkaç ay öncesinden öngörür.

Bakunin in derinlemesine bir okunuşu, onun bütün çalışmasının egemen sınıfı oluşturan fraksiyonlar arası ilişkilerin ve bunların da proletarya ya karşı konumlanışlarının aralıksız sorgulanmasından oluştuğunu gösterir. Bakunin in işçi hareketi stratejisi, bu ilişkilerin analizi ile örtük olarak bağlıdır.

Bu hiçbir  durumda bu ilişkilerin gerçekleştiği tarihsel andan ayrılamaz. Diğer bir deyişle, devrim her an mümkün değildir, ve uygun fırsatların kaçırmamak ve trajik hatalar yapmaktan kaçınabilmek için burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki güç ilişkilerinin derinlemesine kavranması gerekir.

Bakunin in ardılları ise ya burjuvazi ve proletarya arsında bir tür sabit ve değişmeyen bir ilişki olduğunu ya da sınıflar arasındaki ilişkilerin hiçbir şekilde devrimci eylemi belirleyebilecek olan bir duruma evrilemeyeceğini düşündüler. İlk durumda, gerekli olduğunu düşündükleri belirli ilkeler benimsediler ve koşullar ne olursa olsun bunları rastgele bir zamanda pratiğe dökmeyi görev olarak benimsediler.

Örneğin, daha önceden değinilen Zaragoza Konferansı raporu her hangi bir dönemde de yazılabilirdi. O btünüyle zamandışı bir noktada durur.

İspanyol iç savaşının arefesindeyken, örneğin askeri sorunlar ve ordunun kalbinde ajitasyon konuları sadece bir cümle ile geçiştirilmiştir: “Binlerce işçi kışlalarda bulunmaktadır ve modern devrimci savaş yöntemlerini tanımaktadırlar.”

İkinci durumda, [bakunin in takipcileri]  proletaryanın kendiliğinden hareket etmesi zorunluluğundan yola çıkarak sınıflar arası güç ilişkilerinin önemsiz olduğu sonucuna vardılar. Bu herhangi bir sosyal determinizme değil, tam tersine  örnekleyici eylemin kaderciliğine göndertme yapar. Buna göre bütün sorun doğru patlayıcıyı bulabilmektir.

Anarşist hareketin tarihi böylesine yararsız ve kanlı olan, duygusal eylemlerle doludur. Devrim yönünde cesaret yaratabilmek umudu ile, bir kaç düzine insan ile belediye binalarına saldırılmıştır: konuşmalar yapmış, (çoğunluklu alakasız bir ortamda) liberter komünizm ilan etmişlerdir. Bir yanda polisin gelmesini beklerken diğer yanda yerel arşivleri yakmışlardır.

Attentizm yada volontarizm; İki durumda da Bakunin e yapılan gönderme küçük düşürücüdür. Liberter hareket sıklıkla, sınıflar arası ilişkilerin bilimsel analizinin yerine sihirli sözcükler yerleştirdi. Toplumsal ilişkilerin ve politik eylemin bakuninist analizinini bilimsel ve sosyolojik doğası liberter hareket tarafından bütünü ile rededildi.

Liberter hareketin entellektüel yenilgisi, politik analizde bilimsel yöntemi kullanmak için yapılan en küçük girişimlerin bile ‘marxist’ suçlaması ile karşılaşmasında görülebilir.

Örneğin Malatesta şöyle demiştir: “ Bugün, politik ekonomi ve tarihsel öngörüleri konusunda Bakunin’i fazla Marxist bulmaktayım. Onun felsefesinin, evren hakkındaki mekanik kavrayışı ve insan ve evrenin kaderleri üzerinde özgür iradenin etkililiği arasındaki çelişki içinde, hiçbir çözümlemeye yer bırakmadan tartıştığını düşünüyorum.”

Malatesta nın bahsettiği “evrenin mekanik kavranışı”, toplumsal dünyayı hareket eden bir bütün olarak anlayan, bu yolla da evrimin genel yasalarının belirlenebileceği, diyalektik yöntemdir. “ Özgür iradenin etkililiği” volontarist devrimci eylemdir. Bu nedenle sorun, toplumsal kitle eylemi ve devrimci azınlıkların eylemi arasındaki ilişkiye indirgenebilir.

Malatesta, insan türü ile çevresi arasındaki, insan türünün çevresini dönüştürme becerisi ile toplumsal determinizmi arasındaki karşılıklı bağlılığı anlamaktan acizdir.

Birey içinde yaşadığı çevreden koparılamaz. Birey büyük ölçüde iiçnde yaşadığı çevre tarafından belirleniyor da olsa, sorun kanunlarını ya da evriminı anlamak olarak konulduğunda, ona karşı hareket edebilir ve onu değiştirebilir.

SONUÇ: İşçi sınıfının eylemi, “evrenin mekanikleri” (toplumun mekanikleri)nin kavranışı ile  “özgür iradenin etkililiği” (biliçli devrimci eylem)’nin sentezi olmalıdır. Bakunin’in devrimci eylem teorisinin kökleri tamda burada yatar.

Biri liberter, anti-otoriter ve kitlelerin kendiliğinden eylemini yücelten, diğeri de ‘marxist’, otoriter ve öncü örgütlenmesinin taraftarı olan iki Bakunin yoktur.

Kitleler ve gelişmiş devrimci azınlıklar arasındaki diyalektiğin açık ve net bir şekilde kavranmasından yola çıkarak, farklı zamanlardaki değişik koşullara eylem ilkeleri uygulayan, tek bir Bakunin vardır.
 

07.04.2005 02:11:33
alıntı-->http://uk.geocities.com/anarsistbakis/others/bakunin_krono.html

Kronolojik olarak
18 Mayıs 1814   Mihail Aleksandroviç Bakunin (bugünkü takvimle 30 Mayıs) Tvar bölgesinin Premukhino köyünde doğdu.
1828    Topçu Okulu sınavlarına hazırlanması amacı ile St. Petersburg'a gönderildi.
1829   St. Petersburg'daki Topçu Okuluna girdi.
1832   Küçük rütbeli bir subay olarak Polonya'da Misk ve Grodno'ya gönderildi.
1835   Görevinden istifa etti.
1836   Moskova'ya gelerek felsefe okumaya başladı.
   Fichte'nin "Vocation of the Scholar" adlı ders notlarını tercüme etti.
1838 Mart Hegel'in "Gymnasium Lectures" (Ders Notları)'na önsöz yazdı.
1840 Çalışmak ve Moskova Üniversitesi'nde profesör olmak amacı ile önce St. Petersburg'a, sonra da Berlin'e gitti.
1842 Dresden'e gitti ve Deutsche Jahrbücher'in yayınlanmasında Arnold Ruge'e eşlik etti.
   Ekim'de Almanya'da Gericilik adlı çalışmasını yayımladı.
1843   Berlin ve Zürih'e gitti, Wilhelm Weitling ile tanıştı.
Şubat 1844   Brüksel üzerinden Paris'e geçti; Rus hükümeti tarafından geri çağrılır.
Aralık
   Tüm soyluluk ünvanları alınarak, gıyaben Sibirya'da ağır kürek mahkumluğuna çarptırılır.
1844-1847   Proudhon ile sık sık, bazen de Marx ile karşılaşır.
27 Kasım 1847   1830 Polonya ayaklanmalarını anmak için Paris'te düzenlenen bir gösteride Rus hükümetini eleştiren konuşması nedeni ile Fransa'dan sınırdışı edilir. Bakunin'i etkisini zayıflatmak için Rus elçisi Bakunin'in devrimci gibi gözükmek üzere Rus hükümetince çalıştırıldığını söyler, Marx ile tekrar karşılaşacağı Brüksel'e gider.
Şubat 1848   Şubat Devrimini takiben Paris'e geri döner.
Mart
   Cologne'de Marx ve Engels ile buluşur; Alman sürgünlerini Baden'e götürerek ayaklanma başlatmayı planlayan Herwegh'in başarısız teşebbüsünü yeren Marx ile ayrılıklar bu dönemde başlar.
Haziran
   Prag'daki Slav Kongresi'ne katılır, ayaklanma başlar, Marx, Bakunin'in Polonyalıların tutuklanmasından sorumlu olan Rus ajanı olduğu söylentisini yayar.
Kasım
   Prusya ve Saksonya'dan sınırdışı edilir; yılın geri kalan kısmını Anhalt prensliğinde geçirir.
Aralık
   Slavlara Çağrı'yı yayınlar.
Ocak 1849   Bohemya'da ayaklanma başlatmak için gizlice Leipzig'e gelir.
Nisan
   Dresden'e geçer.
3 Mayıs   Dresden'de halk ayaklanması patlak verir, ve Bakunin "kahraman" lider olarak yükselir.
9 Mayıs   Ayaklanma bastırılır; Bakunin, Richard Wagner ve Heuber, Chemnitz'e kaçarlar. Burada Bakunin ve Heuber tutuklanır, Wagner kızkardeşinin evine saklanır ve sonra da kaçar.
14 Ocak 1850   Königstein kalesinde hapisken ölüm cezasına çarptırılır.
Haziran
   Ölüm cezası hayat boyu hapis cezasına çevrilir, ve takiben Bakunin Avusturya'ya iade edilir.
Mart 1851   Prag'da hapsedildikten sonra, Olmütz'de ölüm cezasına çarptırılır. Her ne kadar ölüm cezası kararı hafifletilse de, Bakunin el ve ayaklarından zincire vurulmuştur ve devamlı suretle acı çekmektedir. Kısa bir süre sonra, Ruslara teslim edilir; Peter-Paul kalesine hapsedilir.
1851   Çar I. Nikola'ya itirafnamede bulunur.
1854   Schüsselberg hapishanesine gönderilir, iskorbüt hastalığına tutulan Bakunin'in dişleri dökülür.
1857   Çar Alexander onu affeder, hapisten salıverilen Bakunin Sibirya'ya hayat boyu sürgüne gönderilir.
1858   5 Ekim'de genç bir Polonyalı kız olan Antonia Kwiatkowski ile evlenir, ve Irkutsk'a gider.
Haziran 1861   Bakunin Sibirya'dan kaçmayı başarır, Temmuz'da Nikolavsky'e varır; Strelok ile Kastri'ye geçer ve oradan da kendisini Japonya'da Hakodate'e götürecek olan Amerikan ticaret gemisi Vickery'e biner. Oradan Yokohama'ya geçer ve Ekim'de de San Francisco'ya hareket eder. Kasım'da New York'a gelir, 27 Aralık 1861'de ise Londra'ya varır.
1862   Rus, Polonyalı ve Diğer Slav Arkadaşlara ve İnsanlık Davası: Romanov mu, Pugachev mi yoksa Pestel mi? adlı eserlerini yayınlar.
1863   İsveç'e giderek eşi ile buluşur, sonra da Londra'ya ve oradan da İtalya'ya gider.
1864 Ortası   İsveç'e geri döner, tekrar Marx ile karşılaşacağı Londra'ya gider. Paris'e geçer, böylece Proudhon ile olan arkadaşlığını tazeler. Daha sonra da 1867'e kadar kalacağı İtalya'ya gider. İlk başta Floransa'ya yerleşir.
1864   Libertà e Giustizia dergisini yayınlamaya başlar.
1865   Napoli'ye yerleşir.
1866   Uluslararası Kardeşlik Örgütü'nü, ya da diğer adı ile Devrimci Sosyalistlerin İttifakı'nı kurar.
1867   Cenevre'ye giderek, Barış ve Özgürlük Ligi kongresine katılır ve açılış konuşmasını yapar; Federalizm, Sosyalizm ve Anti-Teolojizm'i yazar.
Temmuz 1868   Enternasyonal İşçi Birliği Cenevre şubesine katılır. Böylece Cenevre'ye yerleşir.
25 Eylül   Enternasyonal Sosyal Demokrasi İttifakını kurar.
Ocak 1869   Gizli "İttifak" dağılır.
Mart
   Neçayev ile işbirliği dönemi başlar.
Sonbahar
   Enternasyonal'in Basel kongresine katılır.
28 Mart 1870   Marx, Bakunin'in yılda 25,000 frank alan Slav yanlısı bir partinin ajanı olduğunun ilan edilerek ona karşı düşmanlık oluşmasını sağlaması için, ilgili "Gizli Bilgi"yi Alman arkadaşlarına gönderir.
Haziran
   Neçayev ile yolları ayrılır.
Ağustos
   Jura grubunu desteklemesinden dolayı Bakunin Entenasyonel'in Cenova şubesinden ihraç edilir.
   Fransızlara Mektuplar'ı yayınlar.
9 Eylül   Locarno'dan ayrılır, ve 15 Eylül'de Lion'a varır.
28 Eylül   Halk ayaklanması bastırılır, tutuklanma emri çıkarılan Bakunin kaçmak zorunda kalır. Marsilya'da saklanır.
24 Ekim   Marsilya'dan deniz yolu ile Locarno'ya gelir.
1870-71   Ölümünden sonra Tanrı ve Devlet adı ile basılan kısımları da içeren Kamçılı-Alman İmparatorluğu'nu yayınlar.
1871   Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi'ni yazar, veMazzini'nin Siyasi Kuramı ve Enternasyonal'i yayınlar.
1872 Yaz ve Sonbaharı   Bakunin Zürih'te kalır.
7 Eylül   Bakunin Lahey kongresinden Enternasyonal'den ihraç edilir.
1873   Devlet ve Anarşi'yi yayınlar.
12 Ekim   Bakunin aktif mücadeleden çekilir ve Jura Federasyonundan istifa eder.
1874'in İlk Yarısı   İtalya'da, Locarno yakınlarında Cafiero ile birlikte yaşamını sürdürür.
Temmuz
   Bakunin Bologna'daki arkadaşlarına katılır, bir isyan çıkarmayı planlarlar; ama hayal kırıklığına uğruyarak İsviçre'ye geri dönmek zorunda kalır ve Lugano'ya yerleşir.
1875   Sağlıksız bir durumda Bern'e seyahat eder; ve orada hastaneye kaldırılır.
1 Temmuz 1876   Bakunin öğle saatleri civarında ölür.

    * İlginç bir NOT: Komünist Manifesto'yu ilk olarak Rusçaya çeviren kişi 1869'da Bakunin olmuştur.

07.04.2005 02:18:21
SINIF SAVAŞIMI
(1870)

Proudhon ve M. Louis Blanc hariç, 1848 devrimini ve Aralık 1851 askeri darbesinini yazan tarihçiler, ve Victor Hugo ve Quinets gibi burjuva radikalizminin büyük yazarları, Aralık suçları ve canileri hakkında oldukça detaylı bir şekilde yorumda bulundular, ama Haziran suçları ve canilerinden bahsetmeye asla tenezzül dahi etmediler. Üstelik Aralık'ta olanların aslında Haziran'ın ölümcül bir sonucu ve daha geniş çapta bir tekrarı olduğu gerçeği gayet açık bir şekilde ortadayken.

Haziran hakkındaki bu sessizlik neden? Yoksa bunun sebebi Haziran canilerinin, yukarıda bahsedilen yazarların ahlâki olarak az ya da çok suç ortaklığı içinde bulundukları burjuva cumhuriyetçileri olması mıdır? İlkelerinde suç ortakları olmak, ve bu nedenle de dolaylı olarak hareketlerinde suç ortağı olmak. Bu olası bir nedendir, fakat kesin olan başka bir tanesi vardır. Haziran suçları sadece emekçileri vurmuştur, devrimci sosyalistleri; yani tüm bu saygıdeğer yazarların temsil ettikleri sınıfa yabancıdır, ve [o sınıfın] ilkelerinin doğal düşmanlarına karşı yapılmıştır. Aralık suçu bu saygıdeğer yazarların toplumsal kardeşlerine ve onların siyasi dinsel ortaklarına [ing. co-religionist] karşı saldırmış, ve binlerce burjuva cumhuriyetçisini sürgüne mahkum etmiştir. Bunun yanısıra bizzat kendileri de bunun kurbanı olmuşlardır. Onların Aralık suçlarına aşırı duyarlılığı, ve Haziran'dakilere karşı kayıtsızlıkları bu nedenledir.

Genel bir kural: Bir burjuva --ne kadar kızıl cumhuriyetçi olursa olsun--- bir başka burjuvanın --isterse bu deli bir emperyalist olsun-- başına gelen felaketten, halktan birisi olan bir emekçinin başına gelen felakete göre çok daha derinden etkilenir, çok daha fazla uyarılır ve ateşlenir. Şüphesiz bu faklılıkta büyük bir adaletsizlik vardır, ama bu adaletsizlik önceden planlanmış bir şey değildir. Bu içgüdüseldir. Bu ise insanoğlu üzerinde, fikirlerinden ve siyasi inançlarından çok daha fazla etkiye sahip olan hayat şartları ve alışkanlıklardan kaynaklanır. Koşullar ve alışkanlıklar, onların varolmalarının, gelişimlerinin, düşünülmesinin ve işlemelerinin [işlerlik kazanmalarının] özel biçimi; onların tüm toplumsal ilişkileri çok yönlü ve çeşit çeşittir, ama yine de aynı amaca doğru yönelirler; burjuva dünyasının genel toplumsal tutkusunu ve yaşamını meydana getiren çıkarlardaki bu çeşitlilik, bu dünyaya [burjuva dünyasına] ait olanlar arasında, burjuvazinin bir kısmı ile emekçiler arasında olabileceğinden çok daha fazla sonsuz derecede gerçek, daha derin ve şüphesiz daha samimi bir birliktelik oluşturur. Siyasi görüşlerdeki hiçbir farklılık burjuva topluluğunun çıkarlarınının üstesinden gelmeye yetmez. Siyasi görüşlerin görünüşteki [zahiri] hiç bir mutabakatı burjuvaziyi emekçilerden ayıran çıkarlardaki karşıtlığın üstesinden gelmeye yetmez. İnanç ve fikirlerden meydana gelen topluluk, sınıf çıkarları ve önyargılarından meydana gelen topluluğun bir bağımlısıdır [altkümesi] ve bu her zaman böyledir.

Yaşam düşünceye hakim olur ve iradeyi belirler. Bu, toplumsal ve siyasi bir olgu hakkında herhangi bir şeyi anlamayı arzuladığımızda asla gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir. Eğer insanlar arasında samimi ve bütüncül bir düşünce ve irade topluluğu oluşturmak istiyorsak, o zaman onu benzer yaşam koşullarında veya çıkar toplumlarında buluruz. Ve işte böyle olduğu içindir ki, bizzat varolmalarının temelindeki koşullar nedeni ile, ve burjuvazinin dünyası ile emekçinin dünyası arasındaki derin uçurum nedeni ile --birisi sömürenin dünyası, diğeri bunun kurbanı olan sömürülenin dünyası--, ulaştığım sonuç şudur; burjuva çevresinde doğan ve yetişen birisi eğer emekçilerin gerçek ve koşulsuz arkadaşı ve kardeşi olmak istiyorsa, geçmiş varoluşunun [yaşamının] tüm koşullarından vazgeçmelidir; ve tüm burjuva alışkanlıklarını ardında bırakmalıdır. Kendisini burjuvazinin dünyası ile olan duygusal ilişkilerinden, onun gururundan ve tutkusundan koparıp almalıdır. Ona sırtını dönmeli ve onun düşmanı olmalıdır; uzlaşmaz savaşı ilan etmelidir ve tüm kalbiyle kendisini emekçinin dünyası ve amacına adamalıdır.

Eğer adalet için olan tutkusu onu bu gözüpekliliği ve kararlığı gösterecek kadar şevklendirmek için yetersizse, bırakın kendi kendisini aldatmasın ve bırakın emekçileri aldatmasın. O hiçbir zaman onların arkadaşı olamaz ve her krizde onların düşmanı olmak zorundadır. Onun adalet üstüne soyut düşünceleri ve hayalleri sömürülen dünyada hiç bir şeyin hareket etmediği zamanlarda, kolayca onu saatlerce süren dingin bir yansımanın içine alacaktır. Ama ateşkes yerini uzlaşmaz savaşa bırakıp, mücadele anı gelip çattığında, çıkarları onu sömürenlerin saflarında hizmet etmeye zorlayacaktır. Bu bir zamanlar arkadaşımız olan birisinin başına geldi. Burjuvazinin dünyası ile bağlantılarını koparmamış olan pekçok iyi cumhuriyetçi ve sosyalistin başına yine gelecektir.

Toplumsal düşmanlıklar [ing. hatreds] dini düşmanlıklar gibidirler. Yoğun ve derindirler. Siyasi düşmanlıklar gibi yapay değildirler. İşte bu gerçek burjuva demokratlarının Bonapartistlere karşı olan düşkünlüklerini açıklar. Aynı zamanda da sosyalist devrimcilere karşı olan aşırı katılıklarını açıklar. Ekonomik çıkarlarının baskısından dolayı, öncekilerden [Bonapartistlerden] sonrakilere göre [sosyalist devrimcilere] çok daha az nefret duyarlar. Sonuçta ise bastırılmış kitlelere karşı bir genel tepki oluşturmak için Bonapartislerle birleşirler.

In Justice 09.12.2005 13:54:02
OTORİTE NEDİR?


MİKHAİL BAKUNİN

(1871)



Otorite nedir? Fiziki ve toplumsal dünyadaki fenomenin gerekli bağlantı ve silsilesinde kendilerini ifade eden doğal yasaların kaçınılmaz gücü müdür? Aslında, bu yasalara karşı ayaklanmak yalnızca yasak değildir --hatta imkansızdır. Onları yanlış anlayabiliriz veya hiç bilmeyebiliriz, ancak onlara uymamazlık edemeyiz; çünkü onlar bizim varoluşumuzun temelini ve asli koşullarını meydana getirirler; bizleri çepeçevre kuşatırlar, içimize işlerler, tüm hareketlerimizi, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi düzenlerler; onlara itaat etmediğimizi düşündüğümüzde bile, ancak onların sınırsız güçlerini göstermiş oluruz.

Evet, bizler kesinlikle bu yasaların köleleriyiz. Ancak bu kölelikte küçük düşürülmek yoktur, daha doğrusu bu kölelik değildir. Çünkü kölelik dışsal bir efendi, komuta ettiğinin dışında olan bir yasa koyucuyu gerektirirken, bu yasalar bizim dışımızda değildirler; bunlar bizim doğamızda bulunurlar; bizim varlığımızı, fiziksel, entelektüel, ve ahlaki açılardan tüm varlığımızı meydana getirirler; bizler yalnızca bu yasalar sayesinde yaşar, nefes alır, düşünür, arzularız. Bunlar olmadan biz bir hiçiz, yokuzdur. Öyleyse onlara isyan etme gücünü ve arzusunu nereden alıyoruz?

İnsanın doğal yasalarla olan ilişkisinde tek bir hürriyet insan için olasıdır --insanlığın kolektif ve bireysel kurtuluşu amacına uygun bir şekilde bunların farkına varılması ve giderek genişleyen bir ölçekte uygulanması. Bu yasalar bir kere kabullenildiklerinde, insan kitlesi tarafından asla tartışma konusu edilemeyecek bir otorite icra ederler. Örneğin, bir kimsenin iki kere iki dört eder yasasına isyan etmesi için ya tamamen bir aptal veya bir teolog veya en azından metafizikçi, hukukçu veya burjuva iktisatçısı olması gerekir. Bir kimsenin ateşin yakmayacağını veya suyun boğmayacağını tasavvur etmesi için itikata sahip olması gerekir --aslında başka bir doğal yasaya bağlanmakla elde edilen bir takım hilelere yönelmesi haricinde. Ancak bu isyanlar, veya imkansız bir isyana yönelik bu aptalca girişimler veya hayaller kesinlikle birer istisnadırlar: çünkü, genelde insan kitlesinin günlük yaşantısında sağduyunun yönetimini --yani, genel olarak kabul edilen genel yasaların toplamını-- neredeyse tamamen kayıtsız şartsız kabul ettiği söylenebilir.

Buradaki büyük talihsizlik bilim tarafından zaten oluşturulmuş çok sayıdaki doğal yasanın kitleler tarafından bilinmemesidir --bildiğimiz gibi sadece ve sadece insanların iyiliği için varolan himayeci hükümetlerin uyanıklığı sayesinde. Burada bir başka güçlük daha bulunmaktadır --yani, insan toplumunun gelişiminin bağlantılı olduğu doğal yasaların büyük bir kısmının, fiziki dünyayı yöneten yasalar kadar gerekli, değişmez, hayati olduğunun bilimin kendisi tarafından tam hakkıyla oluşturulmamış ve fark edilmemiş olması.

Bunlar bir kere bilim tarafından fark edildiği, ve ardından da yaygın halk eğitim ve öğretim sistemi kullanılarak bilimden herkesin bilincine geçirildiği zaman, hürriyet sorunu tamamiyle çözülecektir. O zaman en inatçı otoriteler bile, kitlelere dışsal ve dolayısıyla da despotik bir yasalar sistemi dayatmaları gerçeğinden hareketle, daima kitlelerinin hürriyetine karşı eş derecede tahripkar ve düşman olan üç şeye, yani siyasi örgüte, yönelime [yönetime] ve yasamaya (ister hükümdarın iradesinden isterse genel oy kullanımıyla seçilmiş parlamentodaki oylamadan çıkmış olsun, ve hatta doğal yasalar sistemine uymak zorunda olsalar bile --ki bu asla olmamıştır ve asla da olmayacaktır) ihtiyaç olmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar.

İnsanın hürriyeti yalnızca şundan meydana gelir: o doğal yasalara uyar, çünkü o bunların onların böyle olduklarını fark etmişti; çünkü bunlar kendisine dışsal (ilahi veya insani, kolektif veya bireysel, her ne olursa olsun) bir irade tarafından dışardan dayatılmamışlardır.

Bilimin en şöhretli temsilcilerinden oluşan bilgili bir akademiyi düşünün; bu akademinin toplumun yasamasından ve örgütlenmesinden sorumlu kılındığını, yalnızca gerçeğe yönelik saf bir aşkla esinlendiğini, sadece ve sadece bilimin en son keşifleriyle tamamen uyum içinde olan yasalar hazırladığını düşünün. Ben böyle bir yasamanın ve örgütlenmenin bir canavarlık olacağını düşünüyorum, ve bunun da iki sebebi vardır: birincisi, sosyal bilim her zaman ve zorunlu olarak eksiktir, ve keşfedilmeyi bekleyenlerle keşfedilenler karşılaştırılırsa hala beşiğinde sallandığını söyleyebiliriz. Yani eğer insanların pratik --kolektif olduğu kadar bireysel-- yaşamlarını, bilimin en son verileriyle sıkı sıkıya ve tamamen uyumlu olmaya zorlarsak, bireyleri olduğu gibi toplumu da Procrustes'in [yatağa uyması için misafirlerinin boylarını çekip uzatan veya kesip kısaltan mitolojik tanrı] yatağında şehit olmaya mahkum ederiz; ki bu da çok geçmeden onları yerlerinden etmekle ve nefessiz bırakmakla sonuçlanacak, yaşam bilimden sonsuz büyük bir şey olarak kalacaktır.

İkinci sebep de şudur: --akademiden çıkan-- bu yasamanın rasyonel karakterini anladığı için değil de (bu durumda akademinin varlığı faydasız olacaktır), kavramaksızın saygı beslediği bilim adına dayatıldığı için bilim akademisinden çıkan bu yasamaya itaat etmek zorunda olan toplum; böyle bir toplum insanlardan değil vahşilerden oluşan bir toplum olacaktır. Bu, Cizvit hükümetine çok uzun bir süre boyun eğen Paraguay'daki misyonların ikinci bir baskısı olacaktır. Kesinlikle ve kısa sürede ahmaklığın en aşağı seviyesine gerileyecektir.

Ancak böyle bir hükümeti imkansız kılan bir üçüncü sebep daha vardır --yani, bağımsızlıkla, söz gelimi mutlak bir bağımsızlıkla donatılmış bu bilim akademisi, en şerefli insanlardan oluşsa bile, hiç sektirmeksizin ve kısa zaman içerisinde kendi ahlaki ve entelektüel yozlaşmasına yol açacaktır. Bugün bile, kendilerine oldukça az ayrıcalıklar tanınmasına rağmen, tüm akademilerin tarihi aynen böyledir. En büyük bilimsel deha bile, resmi olarak lisans verilmiş bir alim, bir akademisyen olduğu andan itibaren kaçınılmaz bir şekilde tembelliğin kucağına düşer. Kendiliğindenliğini, devrimci cüretini; ve hiç durmaksızın eski yalpalayan dünyaların tahrip edilmesi ve yenisinin temellerinin atılması çağrısında bulunan en büyük dehaların [sahip olduğu] zahmetli ve acımasız enerji niteliğini kaybeder. Hiç şüphesiz ki nezaket, faydacı ve pratiksel bilgelik kazanır, kaybettiği şey ise düşünme gücüdür. Sözün özü, yozlaşır.

İnsan aklını ve kalbini öldürmek, her türden ayrıcalığa ve ayrıcalıklı konuma has bir özelliktir. İster pratik açıdan isterse ekonomik açıdan olsun, ayrıcalıklı bir insan akıldan ve kalpten yoksun bir insandır. Bu, hiçbir istisnası olmayan toplumsal bir yasadır, ve bütün uluslar, sınıflar, birlikler ve bireyler için geçerlidir. Hürriyetin ve insanlığın en birincil koşulu eşitlik yasasıdır. Bu bilimsel incelemenin ana amacı, bu gerçeği toplumsal yaşamın tüm gerçekleşimlerinde göstermektir.

Toplumun yönetilmesi için bugüne kadar güvenilen bilimsel organ nihayetinde kendisini bilime değil, oldukça farklı başka bir uğraşa adar; ve bu uğraş --aynen kurulu tüm güçler için olduğu gibi, toplumu giderek daha aptalca bir şekilde kendi korumasına bağlı kılarak, sonucunda da kendi yönetim ve yönelendirmesine daha da gereksinim duyar hale getirerek, kendini sonsuz ebedileştirmek olacaktır.

Ancak bilim akademileri için doğru olan şey tüm seçilmiş meclisler ve yasama meclisleri için de doğrudur --hatta genel oy kullanımı ile seçilenler bile. Bu son durumda, [meclislerdeki] kompozisyon yenilenebilir, bu doğrudur; ancak, bu, birkaç yıl içerisinde, kendisini tamamen ülkenin kamusal işlerinin yönlendirilmesine adayan, yasal olarak olmasa da fiilen ayrıcalık sahibi olan bir siyasetçiler kitlesinin, en sonunda da bir tür siyasi aristokrasinin veya oligarşinin ortaya çıkmasını engellemez. Amerika Birleşik Devletleri'ne ve İsviçre'ye bakınız.

Sonuç olarak, dışsal yasamaya hayır, otoriteye hayır --bunlar birbirlerinden ayırt edilemezler; her ikisi de toplumu hizmetkarlığa ve yasa yapıcılarını itibarsızlığa yönlendirirler.

Buradan benim otoriteyi reddettiğim mi çıkmaktadır? Böyle bir düşünce benden çok uzaktır. Çizmeler konusunda, çizmecinin otoritesine başvururum; evler, kanallar, veya demiryolları söz konusu olduğunda, mimara veya mühendise danışırım. Bunun gibi özel bir bilgi için, benzer bilgili kişilere giderim. Ancak ne çizmecinin ne mimarın ne de bilgili kişinin otoritesini bana dayatmasına izin vermem. Tartışılmaz eleştiri ve kınama hakkımı daima elimde tutarak, onları özgürce, ve zekaları, nitelikleri, bilgileri sayesinde hak ettikleri tüm saygımla dinlerim. Herhangi özel bir alandaki tek bir otoriteye danışmakla kendimi kısıtlamam; birçoğuna danışırım; onların görüşlerini karşılaştırırım, ve bana en doğru gözükeni seçerim. Ancak, özel sorunlar söz konusu olduğunda bile, yanılmaz bir otoritenin varlığını kabul etmem; sonuçta, bu veya şu bireyin dürüstlüğü ve samimiyetine ne kadar saygı duyarsam duyayım, hiçbir kimseye karşı mutlak bir itimata sahip değilimdir. Böylesi bir itimat benim aklım, benim hürriyetim, ve hatta benim üstlendiğim görevlerin başarısı açısından ölümcül olur; beni derhal aptal bir köleye, başkalarının arzu ve çıkarlarının bir aracına dönüştürür.

Uzmanların otoritesi önünde eğiliyorsam, --belli bir ölçüde ve bence gerekli gözüktüğü müddetçe-- onların söylediklerini ve hatta talimatlarını takip etmeye hazır olduğumu açıkça söylüyorsam, bunun sebebi onların otoritesinin bana hiç kimse tarafından, ne bir insan ne de Tanrı tarafından dayatılmamış olmasıdır. Aksi takdirde, onları dehşetle reddeder; onların danışmanlığını, talimatlarını, ve hizmetlerini şeytana havale eder; bana sundukları yalanlar yığını içine sarmalanmış gerçek kalıntıları için, özgürlüğümden ve kendime olan saygımdan kaybettiklerim için onlardan hesap sorardım.

Bir uzmanın önünde eğilirim, çünkü bunu bana kendi aklım dayatmaktadır. İnsan bilgisinin herhangi büyük bir kısmını, herhangi pozitif bir gelişmeyi tüm ayrıntılarıyla kavramadaki kifayetsizliğimin farkındayım. En büyük zeka, bütünün kavranması demek  değildir. Bundan, sanayide olduğu kadar bilimde de emeğin işbölümünün ve birliğinin gerekli olduğu ortaya çıkar. Alırım ve veririm --insan yaşamı böyledir. Sırasıyla her birimiz yönlendirir ve yönlendirilir. Bu nedenle ortada sabit ve kalıcı bir otorite yoktur; karşılıklı, geçici, ve her şeyden önce de gönüllü olan bir otorite ve boyun eğmenin [subordination, alta sıralanma] sürekli karşılıklı değiştirilmesi söz konusudur.

Bu aynı sebep, benim sabit, kalıcı ve evrensel bir otoriteyi kabul etmemi yasaklar, çünkü ayrıntıların zenginliğini --ki bu olmaksızın bilimin yaşama uygulanması imkansız olurdu, bütün bilimleri, toplumsal yaşamın bütün yönlerini kavramaya hiçbir evrensel insan, hiçbir insan kifayetli değildir. Ve eğer böylesi bir evrensellik tek bir insanda gerçekleşmiş olsaydı, ve o da bunu kendi otoritesini diğerlerine dayatmak için kullanmış olsaydı, bu insanı toplumun dışına atmak gerekecekti, çünkü onun otoritesi kaçınılmaz bir şekilde tüm diğerlerini köleliğe ve embesilliğe indirgeyecekti. Toplumun, bugüne kadar yaptığı gibi dahi insanlara kötü davranması gerekeceğini düşünmüyorum: ancak onları çok fazla teslimiyet göstermesi gerektiğini de, onlara herhangi bir şekilde bir ayrıcalık veya münhasır [özel] haklar tahsis etmesi gerektiğini de düşünmüyorum; bunun üç sebebi vardır: birincisi, bu sıklıkla bir şarlatanı dahi bir kimseyle karıştıracaktır; ikincisi, bu, böyle bir ayrıcalıklar sisteminde, gerçek bir dahiyi bile bir şarlatana dönüştürebilir, onu ahlaksızlaştırabilir, ve hatta onu alçaltabilir; ve son olarak, bu, kendisi üstünde bir efendi meydana getirecektir.



Sayfa: [ 1 ] 2