|
||
| Haluk'un İnanci Bir yaratici guc var, ulu ve akpak, kutsal ve yuce, ona vicdanla inandim. Yeryuzu vatanim, insansoyu milletimdir benim, ancak boyle dusunenin insan olacagina inandim. Seytan da biziz cin de, ne saytan ne melek var; dunya donecek cennete insanla, inandim. Yaradilista evrim hep var, hep olmus, hep olacak, ben buna Tevrat'la, Incil'le, Kuran'la inandim. Tekmil insanlar kardesi birbirinin... Bir hayal bu! Olsun, ben o hayale de bin canla inandim. Insan eti yenmez; oh, dedim icimden, ne iyi, bir an icin dedelerimi unuttum da, inandim. Kan siddeti besler, siddet kani; bu dusmanlik kan atesidir, sonmeyecek kanla, inandim. Elbet su mezar hayati zifiri karanligin ardindan aydinlik bir kiyamet gunu gelecek, buna imanla inandim. Aklin, o buyuk sihirbazin huneri onunde yok olacak, gercek disi ne varsa, inandim. Karanliklar sonecek, yanacak hakkin isigi, patlayan bir volkan gibi bir anda, inandim. Kollar ve boyunlar cozulup, baglanacak bir bir yumruklar sangirdayan zincirlerle, inandim. Bir gun yapacak fen su kara topragi altin, bilim gucuyle olacak ne olacaksa... Inandim. . |
||
|
||
tarih_i kadim İste, der, insanoğlunun geçmiş hayati bu. Ve baslar bize maval okumaya. Ninniler uydurup uyutur bizi dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun, zifiri karanlık hayatından. Gösterir bize evvel zamanı, tek doğru, en güzel örnek, der. Bakarsın gelecek günlerin farkı yok gecen geceden. Senin tarih dediğin iste budur, alnında altı bin yıllık buruşuklar ve bir o kadar da kuşku. Bası geçmişe bir düşe değer, sürünür ayağı bomboş bir geleceğe, bir deri bir kemik, ayakta zorla durur. Ben hiç tiksinmem ondan, karsıma alırım onu arada bir, anlat bakalım, derim, şu eskilerden. Bir parça feylesofa benzer o, bir parça sırtlana benzer, berbat suratıyla da bir hortlağa. Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin, baslar paslı, boğuk bir sesle bir bana anlatmaya, sirksiyle, ne olmuş ne bitmişse: Hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı! Ne vakit geçse anlı sanlı bir ordu, çöküverir ağır gölgesi bir bulutun, kanlar yağar dört bir yana. En basta bir kanlı bayrak. Kanlı bir taç gelir arkasından. Sonra araçlar sokun eder kan içinde: Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak, mancınık, top, tüfek, sapan. Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri. En son alay esirler geçer. Yenen bir kişiye yenilen on kişi, çiğneyen hakli, yignenen hapı yuttu. Yıkımlara, acılara alkış tut, yüksekten bakanlar önünde eğil, insafla birdir aşşağlık ve namussuzluk, dogruluk lafta, yürekte değil, iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda. Bir gerçek var, tek bir gerçek: Eli kolu bağlayan zincir. Bir tek şey var sözü gecen: yumruk. Hak güçlünun, kotunun yani. Uzun lafın kısası: Ezmeyen ezilir! Nerde bir şeref var, iğreti. Nemde bir mutluluk var, yama. Bir şeyin ne başına inan ne sonuna. Din şehit ister, gökyüzü kurban. Her yanda durmadan kan akacak, durmadan her yanda kan! İşte böyle inler, sayıklar o, anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü ne yolda, nasıl sürdüğünü. Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında. Duyarım sesinin titreyen kuyusunda yankısını korkunç bir iniltinin, ben de baslarım birdenbire titremeye, toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana. Savaşın gurultusu, patırtısı, indir artık indir bu acıklı sahnenin perdesini! Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık! Sen de, gelenekçi iskelet, yazdığın kara yazılara bir son ver, aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık. Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var? Bizden iyi geceler onlara, bizden onlara iyi uykular! Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş, koşuyorsun karanlıklara doğru? Kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu. Sen buna kahramanlık mi dedin? Onun koç'ku' kan ve hayvanlık be? Şehirler çiğne, ordular dağıt, kes, kopar, kir, sürükle, ez, vur, yak ve yık. Yalvarmalara yakarmalara bos ver, gözyaşlarına iniltilere aldırma. Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri, ne ekin koç, ne ot koç, ne yosun. Sonsun evler, surunsun insanlar orda bumda, kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer, mezar taşına donsun her ocak, damlar çoksun yetimlerin başına. Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk! Hey bana bak, başbuğ musun ne? Yerin dibine bat, cakanla gösterisinle! Her başarı bir yıkım bir mezarlık, iste bir yavrucak yatıyor surda, ey cihangir, onu gör de utan! Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril, nice acılar verdin butun insanlara, inim inim inlettin butun insanları. Parçalan, kararmış taç, tuz buz ol, hep senin yüzünden yoksulluğu insanların. Göz yaşından incilerin nemde hani? Nasıl da yosun tutmuşlar, biç görsen! Eski cağlar nasıl kanmış size? Ey kan içen kargalar, butun karanlıklar sizinle dolu! Artık yeter fikri susturduğunuz, yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın. Hadi gidin tarih korusun sizi, -haydutlara en iyi sığınaktır gece-, gidin, yok olun siz de o mezarlıkta. İste müjdelerin en güzeli, iste en gerçek özgürlük düşümüzdeki gelecek cağlarda: Ne savaş, ne savaşan, ne salgın, ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen, ne yakınma, ne de zulmün kahrı, ne tapılan, ne tapan, ben benim, sen de sen! Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek zaman, kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini, savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne? Belki duyulmadık bir öykü, belki korkunç bir masal. Çok sürmez köhne kitap, fikri gömen sayfaların buğun olmazsa yarin yırtılacak. Ama kim yapacak dersin bu isi? Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki, hangi güç kalkar, ben yaparım der? Yerlerin ve göklerin sahibi mi? Tamam, iste oldu simdi! Yeri göğü elinde tutan o kibirli, o somurtkan ve dokunulmaz. Butun bu kavgalar onun yüzünden değil mi? Gökyüzü, sen söyle, yüzyıllarca sel gibi akan şu, - simdi esrik bir ağzın türküsü, kuru sesi zindandaki bir adamın, iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi, bir geniş 'oh!', bir derin 'eyvah!', bir yakarış, bir övgü, Simdi tüy gibi bir rüzgar, Simdi ağzın bir kasırga. Dokunaklı bir yakınma şimdi, sabredemeyen bir basa kakma, bir titreme, bir can sesi, bir savaş davulunun gümbürtüsü, için için ağlaması çaresizliğin, kahrın iyilik bilir kişnemesi, bir söylev, apaçık, gürül gürül, Simdi utangaç ve hasta bir yalvarış, bir rahatlık bir iç sıkıntısı, Simdi korkunç bir haykırma - butun bu karman çorman gürültü patırtıyla inleyen bos kubbe, sen söyle! Sen ki her sesi yankılayansın, söyle, bu bir suru bos çabalama içinde, daha yukaçlardaki şu tanrı katına hangi sesin yankısı varabilmiş ki? Hangi dua kabul olmuş bugüne dek? Binlerim seni, göklerin tanrısı, din ulularından dinlerim seni: 'Ne benzer var, ne noksanı, canlı ve olumsuz ve her şeye gücü yeten ve yüce. Odur veren yiyeceği içeceği, düşleri gerçek yapan o, bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan, acık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan, el uzatan yoksullara ve çaresizlere, her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören...' Seni böyle ovup duruyorlar iste. Oysa senin en ustun özelliğin ne, 'Ortaksız' olusun değil mi? Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak. Topu Olumsuz ve her şeye gücü yeten ve kahreden. Ve topu ortaksız ve tek. Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var, ve topunun yukaçlarda bir gökyüzü. Butun oradan gelir yüreğe doğan. Topunun güneşi, ayı, yıldızları var, ve topunun görünmez bir tanrısı. Topunun adanan bir cenneti var, ve topunun bir varlığı, bir yokluğu, ve topunun saygıdeğer bir peygamberi. Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yasar. Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar. Tanrılar ne derse onu yapacak halk, sabırla ve kahırla olacak iki büklüm. Ama tanrılar ne derse onu yapacak. nanasım gelmiyor bunların hiçbirine. 'Ne bileyim?' diyor kime sorsam. Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa? Belki aldanmak yasamanın bir gereği. Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir, belki ben hiç bir şeyin farkında değilim, karıştırmaktayım 'yok' la 'var' I. Kusurum ne? Kuşkuda olmak mi? Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru. İnsan aklidir eninde sonunda gerçeği bulacak olan. Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden. Kim bilir, obur dünya belki de var. Madem bu beden o olumsuzun isi, ne diye kıvranır durur bin turlu dert içinde? Hadi diyelim aslimiz toprak bizim, sen gel onu kederden bir çamur yap. - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu - insaf be, bu kadarı da olur mu? Sen gel hem yoktan var et, sonra da ettiğini boz, kötüle. Hiç bir yaramandan ummam bunu: Yaradan yok eder, ama perişan etmez! En zorlu düşmanın iste, tanrı, boğmak ister seni ulu katında, çok iyi tanırsın sen o yılanı, onun kızgın zehrinden bir vakitler bize bir tadımlık vermiştin hani. Kuşku! En zalim en güçlü düşman. Bunu ya bildin ya koydun kafamıza, ya da bilemedin isin nereye varacağını. 'şeytanlık, düzen, sapıklık' denen şey var ya, buğun yerinden yurdundan edecek seni o. Tapınağında ışıklarını söndürüyor, elleriyle parçalıyor heykelini. Sense, iler tutar yerin kalmamış, göçüp gidiyorsun olanca gücünle. Burçlarında yıkılmalar falan hani? Nemde hani gümbürtüsü yıldırımlarının? O kızgın soluğun hani nemde? Ne cehennemlerinde bir kaynama var? Ne büyük acını gören bir göz. Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama. Oysa bir ufak parçası kopsa insanin, bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma. Sen Yeryüzü ve Gökyüzü’nle göç gir de, bir inilti bile duyulmasın ortalıkta. Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor. Zaten yalana ağlasa ağlasa, bir ikiyüzlüler ağlar, bir de ahmaklar. . Tevfik Fikret |
||
|
||
Tarih-i Kadime Ek Molla Sırat'a Paraya hiç dayanmayan bir şairmişim Zangoçluk edermişim Protestanlara gider Size edebi saygılarımı sunarım efendim Yani yıldızlı bir kursunun üstadına Bilgin sairine yani İslam dininin Molla Sırat hazretlerine yani Lütfen bize ne güzel Zangoçluğu yakıştırıvermişler Ama aldanmış olmayasın sakin üstadım Müslüman oğluyum ne de olsa Sen o güzel dini anlatma bana O dinden senin kadar ben de anlarım Ben de okudum o Tanrı kitabini Yüreğe doğan o sözleri ben de dinledim Ben de dolaştım sizin gibi cami cami Tanrı önünde ben de oldum iki kat Açılırdı hayalimde cennet yolu Dolardı yüreğime cehennem korkusu Ulu Tuba'ya ben de tırmandım Ben de çıktım melekler katına Ezani duydum mu bayılırdım Nasıl koşardım o 'Tanrı' sesine! Ben de tesbih çektim, dua ettim Ben de namaz kildim oruç tuttum, Hepsini yaptım halt ettim! Çünkü ne dendiyse inanmıştım Kanmıştım senin kandıklarına Bağlanmıştım körü körüne Canimi adamıştım dinime canimi. Tanrıyı da sevmiştim peygamberi de. Ama onlar bu gün çok uzaklarda Anladım ben asil gerçek nerde Anladım Hanya’yı konyayı Bizi hakka götüren yol başka Senin su saydıkların var ya hani Su şaşılacak şeyler hani doğaüstü Onlar hep masal hep kafadan atma Buğun hiç durmadan arıyor insan Gitgide görüyor isin içyüzünü de Senin hokkabazlar unutmuşlar geleceği Isa ile Musa, aldatılan ve aldatan O büyülü değnek, bir koca kuyruklu yalan İşte insanoğlu bir yerde böyle sapık Beserin böyle delaletleri var putunu kendi yapar kendi tapar Git ara kiliseyi, dolaş Kabeci Can sesini duy, tekbiri dinle Umduğun, beklediğin şeyler nerde hani Ortada bir tek şey göreme Şeytani da düzme, Allah’ı gibi Buda’sı düzme, Ehrimen'i düzme, Yezdan’ı düzmece Bir korkak kuşku yaratmış bunların topunu Gölgeler baktım, gölgeler, gölgeler... Sonra baktım bir karanlık uçurum Haydi don geri, don geri, don, oğlum! Ve beynimden vurulmuş gibi devrildim. Simdi benim ne cennet, ne cehennem umurumda Bakarım evrene, şaşar şaşar kalırım. Ne tapılan tanırım, ne taptıran tanırım Yaradılışın kuluyum ben artık Ben yaradılışın kulu Pıtrak gibi işte gökyüzünde mescitler İşte onlara orda vicdanim secde eder İşte benim bundan böyle tapınmam bu İşte bundan böyle benim vaktim böyle geçer Artık öyle rahat, öyle rahat ki içim Ayırt edemem kendimi bir kayadan Tapınmakta biraz minnacık bir kuşla Bir ishal kuşu da, la il ilahe illallah der Ben de la ilahe illallah derim Ve doğruluk ve alçak gönüllülük ve sıkı dostluk Ve el uzatma ve koruma ve insaf ve acıma Ve sonra bir şaire zangoç dememek İşte buyuran bunlar benim vicdanıma Benim ayinim düşünüp yapmaktır Benim dinim insan gibi yaşamaktır İnanmışım: Taparım ben varlığa Her kanat bana bir melek sesi getirir Ne isim var peygamberle benim Beni Hakka bir örümcek oturur Kitabim iste yeryüzü kitabi Bendedir iyilik, kötülük tohumu Varırım hep böyle ta mezara dek Yeniden dirilmek bizim nemize gerek Taşır insanların hem aşkını, hem acısını Bağrımdaki su deli, su ince yürek İnsan gibi yaşamaktır buğun gerçek din İnsan gibi yaşamak . Tevfik Fikret . |
||
|
||
| Balıkçılar - Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder, Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim, Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader! - Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur; Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta... - Olur; Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala; Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz... Cocuk düşündü şikayetli bir nazarla: - Ya biz, Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz? Hala Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi. - Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın; Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme... Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın; Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme, Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha! Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa. - Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa? - O gitmek istedi; "Sen evde kal!" diyor... - Ya sakın O gelmeden ben ölürsem? Kadın bu son sözle Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine Bakıp sükut ediyorlardı, başlarında uçan Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine. Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cuşan Bir ihtilac ile etrafa ra'şeler vererek Uğulduyordu... - Yarın yavrucak nasıl gidecek? şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak ılerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak - şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümid! Kenarda, bir taşın üstünde bir hayal-i sefid Eliyle engini guya işaret eyleyerek Diyordu: "Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!" Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; "Yürümek, Nasibin işte bu! Hala gözün kenarda... Yürü!" Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne? Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... ölüyor: Kenarda üç gecelik bar-ı intizariyle, Bütün felaketinin darbe-i hasariyle, Tehi, kazazede bir tekne karşısında peder Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor; Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikayetler... Han-ı Yağma Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır; Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır! Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir! Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay; Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var. Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar. Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini. Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! |
||