|
||
| Diyalektik Materyalizm’e Başka Bir Bakış Diyalektik Materyalist Mantık için öncelikle insanı doğanın karşısına dikmemiz "şart"tır. İkinci şartımız insansal varlığı kesinkes "insan" olarak ele almamaktır. Yani "insansal varlık" zorunlu ve özsel olarak efendi (burjuva) ya da köle (proleter)'dir. Yani özetlersek; doğa insana dışsal ve verili koşullarda insana özseldir. Kesinlikle bir tekillik yahut karşıtlıklar yerine farklılıklar anlayışı yoktur. Olumlama değilde olumsuzlamadır bakış açımız. İçkin bir doğa anlayışı ve verili koşulların özsel olmayan açımlandırılması söz konusu değildir. Kölenin, efendi karşısındaki konumuyla bağlantılı olarak köle, doğa karşısındaki eylemiyle yani çalışmasıyla (emeğiyle) kendinin bilincine, köleliğinin bilincine varır. Yani bu durum elde ettiğinin (ürünün) kendi elinden alınmasının farkına varılmasıdır. Kendinin bilincine insansal varlığı dışında doğaya mücadelesi-hükmetmesi (öz anlayış budur) yoluyla varabilir. Ve bu şekilde özgürleşmesinin kapalı olan yegane yolunu 'açmış' olur. Ancak efendi köleye bu çalışma durumunu zorladığından ötürü 'sahte' bir özgürleşme algısına kapılır. Ve böylelikle köle çalışarak üretim-tüketim mekanizmasının çarkıyla hem kendini hem de dünyasını (dünyayı) dönüştürür. Şimdi -verili koşulların mantığından hareketle- emeğin bir bilinç ve özgürleşme aracı olduğunu görmüş bulunuyoruz. Bu yüzden emek "insansal etkinliğimiz" olmuş oluyor. (Verili mantık) Emek insansal etkinliğimiz olarak kabul edildiğine göre -yani zorunlu ve özsel varlıksallığın bilinci- bunun karşıtı olan sermayenin başka bir deyişle özel mülkiyetin, efendinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yani zorunlu ve özsel olan bilinç mantığının -efendi ve köle olarak- doğrudan kabul edilişinin tezahürü. Zorunlu olan çalışmanın ve zorunluluğa iten sermayenin ortadan kaldırılışı değil; emeğin yüceltilmesiyle sermayenin ortadan kaldırılışına yönelme olarak vuku bulan bu mantık, bu ikiliğin, karşıtlığın ortadan kaldırılması yerine birinin diğerine üstün kılınması yoluyla, verili olan ama kendini ortaya çıkaran çelişkinin olumlanması (bütünen kavranması) yerine olumsuzlayarak diyalektik materyalist mantığın aşamacı ilerlemesi için bu antagonizm* devam ettirilir. İlk olarak kendinin bilincine varmayı görmüş olduk, bu özgürleşme aşamasındaki -ilk- "tez"dir; yani 1. olumsuzlama. (yadsıma) Bu kavrayışla beraber "anti-tez" yani 2. olumsuzlama -olumsuzlamanın olumsuzlaması- (yadsımanın yadsınması) devreye girecektir; köleliğin bilinci, kölelerin ilişkiselliğiyle toplumsallığını imler. Yani "sınıf bilinci" kölelerin çokluğunun birliğinin kavranmasıdır. (Şu aşamada emek-sermaye çelişkisi üzerinden düşünüldüğünden -zorunlu, özsel kavrayış- köle köledir denerek kendi aralarındaki fenomenlere girmiyoruz tıpkı efendiler arasına girmediğimiz gibi; diyalektiik materyalist anlayışa göre esas olan bu alt yapıdır en nihayetinde.) Bu kavrayış özgürleşme için birlikte hareket etmeye evrilir yani örgütlenmeye. Ve bunun sonucunda da "sınıf bilinci" belirlenim olan senteze geçiş yapmış olur: devrime. (Sentez: olumsuzlamalarıda içeren son aşama -içererek aşma-) Burada üzerinde duracağımız doğaya içkin olan insansal varoluşun sınıf bilinciyle yer değiştirilerek, (özselliğin tezahürü) insansal etkinliğin de varoluş bilincinden ayrı bir biçimde ele alınarak; yani bilinç ve sınıf bilinci ayrımının paralelinde hem etkinliği ayrı ve doğaya hükmetme eylemi olarak algılayıp hem de bunun bilincinin bu sayede (çalışma, emek sayesinde) kazanılır olduğunun anlayışı sonucu elde edilen bu bilinç-eylem ikiliği ortaya örgütlenme ve devrim "yapma" ikiliğini meydana getiriyor. Oysa ortada bir ikilik söz konusu değildir. Ki karşıtlar birlik oluşturmazlar. Eylem-bilinç varoluşun içkinliğidir. Tekildir. Diyalektiğin eylem-düşünce-eylem aşamacılığı ikiliğin temsilidir. Yani örgütlenme (parti, sendika vb.) eylemin temsiliyetini içerir. Eylem temsil edilemez, eylem olandır, oluşun içkinliğinin anlaşılmasıdır. Eylem, düşünceye içkindir yahut tersi. Bu nedenle ilk olumsuzlama başarısızdır. Ki sonraki aşamalarda bu yanlışın devamıdır. "Devrim yapılmaz, olunur!" bunu imler. Sınıfın temsiliyetiyle paralel "günlük görev" ve "tarihi görev" de yoktur. Ya şimdidir ya hiçtir; yani olanın imlenmesidir: devrim. (Otonomi bu açıdan incelenmelidir böyle olmadığı ölçüde kabul edilemezdir.) Devrim, tekil bir oluştur. Tarihsel-diyalektik materyalizm'de bu aşamacı, erekselci , ilerlemeci (kendinde bilimsel) , belirlenimci metot onun özüdür. "Reel Sosyalizm" 'in de (kısaca özetlersek) Bürokratik Kapitalizm'e evrilişi-evirdilişi de bu yanlış mantığın sonucudur. Marksizmin diyalektik taktiği ki 'Marksist-Leninizmin' sınıf bilincinin öncüler aracılığıyla temsiliyetini içererek aynı zamanda da devrimi yönlendiren empoze stratejisi yoluyla proletarya diktatörlüğünün tamamen kalıcılaşmasını doğurur. Çünkü sınıf bilincinin ve temsiliyetinin eylem olarakta gerçekleştirilmesinin sonucu 'ilerleme' tamamlanmıştır. Yani yukarıdan bir örgütlenme ve bilinç empozesiyle devrimin gerçekleştirilmesi yoluyla içerilen aşamalar sağlandırılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu aşamalar -“bilinç , örgütlenme, devrim”- sonucu oluşan ve kapanan bir mekanizmayı ortaya çıkarır. Oysa bilinç, eylem, devrim oluşun içkinliğinin kavrama gelmeleridir. Oluşun tekilliğinin ilişkiselliğidir. Tarihte, örgütler açısından genelde sorunsal tarihi görevleri olarak "dönüştürücü" araçların yani merkezi-hiyerarşik-otoriter örgütlenmeler ve diktatörlük gibi zaten yanlış olan durumların tartışmasında yalpalanıp durmuştur. Halada durmaktadırlar. Sorun başka yerde , buradadır. * Antagonizm: Uzlaşmaz çelişki: İkiliği içerir. Bir arada olan, yani dışsal olmayan, varlığın bütünü içinde varolan. Ancak bir arada oluşu çözümsüz bir karşıtlık üzerinde kurulmalarını gerektirir. Varoluşları birbirlerine bağlıdır. Birbirleriyle birbirlerine karşı varolurlar. Antagonist olanın çözümü ikiliğin tümden ortadan kaldırılmasıdır. Marksizm’in Eleştirisi Üzerinden... Tahakküm sorunsalının açımlandırılmak istenmesi ile karşılaşılacak temel yanılgı iktisadi-insan-merkezli bakış açısıyla insanın doğadan ayrıştırılmış olarak ele alınmasıdır. Doğa, dışsal bir nesne konumuna indirgenmiştir. Ve yine bu dışsal ilişki kapsamında özne olarak insan nesnesi doğayla ilişkisi bağlamında kendini belirleyen bir bakıma bilen ya da özgürlüğünü sağlayan olarak ifade edilir. Oysa, insan doğadandır. İnsan doğanın kendi etkileşimi içerisindeki bir canlı organizmasıdır. Bütün her şeyin ifadesi bu uzay-zamanın (doğa) bütünlüğüdür; bütünlüğüne içseldir. İnsansal varoluş , kendinin bilinci bu bütünlük içerisinde şeylerle ve diğer türlerle ve de kendi türüyle etkileşiminin bilincine varılmasıyla mümkündür. Varlığınının kendi ve parçası olduğu doğanın devamının niteliğini ve varlığının sürekliliğini belirleyecek olan da budur. Yani bu kendilik doğa'dır. Bunun bilinci uzay-zaman olarak dile gelebilir hali olduğu sürece kabul edilebilirdir. Diğer esas önemli husus ise türlerin hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaçlarını gidermesidir. Bu doğanın kendi içselliğinin; türlerin devamının özel olarak dile getirilmesidir. Bütünde doğada türlerin kendi devamlılığına içkin olan ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bunun dahilinde türsel ya da gezegensel varoluşun hareketinin niteliği tanımlanabilir. Varoluşsal "giderim" (ihtiyaçların gerçeklendirilmesi) doğadan ayrımlaştırılmış olarak özel anlamda dile getirirsek "türsel etkinlik"tir. Bütünsel manadaysa varoluşsal olarak sürekliliğe (harekete) içkinliktir. Giderimi gerçeklendirmek için yöneldiği şey bütüne içsel olan bir başka şeydir. Anlık olarak giderim ediminin gerçekleşmesiyle ertelenen bu süreğen edimsellik durumu varoluşun içselliğidir. Giderimin dışında olan ya da kalan şey kendi türünden ya da diğer türlerden olanlara bırakılmayıp kendine saklanmasıyla yani sahiplenilmesiyle diğerlerinin giderimine el konulmuş olur; giderimini gerçeklendirmek için yönelecek olanın sürekliliği yadsınmış olmakla tahakküme uğratılmış olur; (özlü -sıkı- bir söz olarak: Mülkiyet tahakkümdür!) ona giderim edimini gerçeklendirmesi için süreceği gerekçeleri kabullenmek zorunda bırakmaya iter. Bu sahiplikle bütüne -doğaya- yani kendine , diğer türlere yabancılaşmış olur. Kendinin-doğanın hareketinin bu kopmaz bütünlüğü varoluşun gerçekliğidir. Bu sahiplenme iktisadi-insan-merkezci mantık hareketiyle tabiatın sömürüsüne dönüşür. Çünkü dışsal olarak algılanan doğa mantığı ve bunun sonucunda gerçekleşen yabancılaşmanın tezahürü olarak doğa bir "tüketim" nesnesi konumuna sokulur "üretim" faaliyeti hareketinin bağı olarak. "Varoluşsal giderim" yerine bir mülkiyet ilişkisi haline yayılarak bu eksen üzerinde giderimlerin meta karakterine büründürülmesi ve harcanan araçsallıklar sonucu biçilen değer üzerinden mübadelenin gerçekleşmesi idame ettirilir. Burada meta üretiminde kullanılan (araçsallıklardan biri) insan çalışımı ve bu çalışım sonucu elde edilen ürün bir giderim nesnesi değil bir mübadele nesnesidir. Giderim doğaya içsel bir edimdir. Giderimin karakteri mülkiyet ilişkilerinden doğmuş yapı içerisinde kavranamaz, anlamlandırılamaz. Giderim sadece bir insan çalışımı olgusu değil türlü insansal etkinliklerin hazsal geri dönüşümünüde kapsadığı gibi yapı zorunluluklarıyla vuku bulan bir edim de değildir. İnsansal etkinlik varoluşun kendilik hareketidir. Giderim bununla ilintilidir. Dolayısıyla tür , doğa ayrıştırılması üzerinden doğan yabancılaşma, çalışım olgusu sonucu elde edilen ürüne yabancılaşma olarak -asıl yabancılaşma yerine- terkedilemez. Ki giderim nesnesi üretimi , üretim-tüketim ilişkisi çerçevesinde (gelişmeye dayalı tüketim ilişkisi dahilinde "sahte ihtiyaçlar" vurguyu hak ediyor) tabiatı sömürme bileşkesi üzerinden doğa, insan ayrımı gün yüzüne çıkarılmış olur ve emek-sermaye çelişkisinin de "homo economicus" manada ekonomik olarak tarihsele sindirilmiş olduğu meydana çıkarılır. Bunuda büyük ölçüde sosyal darwinist bir bakışla eşleştirebiliriz. Mülkiyet sürdüğü sürece -giderimin özsel yapısından ayrı olarak parçası olduğu bütüne müdahalede bulunmayla- tahakküm varlığını korur; bu türsel etkinlik, mülkiyet antagonizmiyle birlikte yabancılaşma devam eder ve giderim dışı olana el koymakla türsel devamlılığı yadsımış ve içkin olarak türler-doğa bütünselliğinden kopmakla kendinide yadsımış -ve yabancılaşma nedeniyle- doğayı sömürme (sömürü bir tahakküm biçimidir -tahakküme içkindir-) niteliğine bürünerek; doğayı tüketim nesnesi haline getirmiştir. Yine kendi kendini -diğer türleri ki doğayı- sömürmenin diğer bir ifade şekli. Burada insanın diğer türlerin (bitkiler ve hayvanlar) yaşam (beslenme, barınma, ortama özel bulunulurluk vs.) alanlarını türlü biçimlerde mülkiyeti haline gitirmesiyle birlikte özel olarak türü evcilleştirmesi (mülkü haline getirmesi ediminin diğer bir yüzü) ve evcilleştirilmeye müsait hale zoraki sokulmasıyla tahakküm uygulamasının nesnelliğini örneklendirme olarak vurgulamak gerekir ki tabiatın ekolojik döngüsünün doğayı tüketim nesnesi haline getirmesi sonucu verilen tahribat büyük sorunlara gebedir. (Gezegenin şuanki durumunun kötü gidişatını belirtmek yerinde olacaktır. Ayrıca insan türü kendi gezegeni dışında da zarar vermeye başlamış durumdadır; normal kötü gidişatın evrimselliği dışında da. -Burada kastedilen küresel ısınma olarak adlandırılan şey/ler (vs.) ve bunun dışında şuanda gündemde olan nükleer enerji ve biyolojik silahlanma çılgınlığını vurgulamakla beraber -enerji kaynaklarıyla ilişkili özel zararlar- Nasa vs. gibi kurumların deney-tahrip vb. işlevlerine göndermedir.- ) Mülk edinme giderim nesnesine yöneleceklerin dışarıda bırakılmasıyla sonuçlandığından yaşamsal varlığını devam ettirecek olanın mülk sahibinin buyurganlığına (tahakkümüne) boyun eğer. Mülk edinen bu şekilde hem kendi mülk sahipliğini pekiştirecek -giderimini gerçeklendiremeyenin mülk sahipliğini tanımasıyla- hem de mülk sahipliğini korumasının girişiminde bu giderim nesnesi için buyurganlığa itaat edeni kullanabilecek hale getirir. Ve mülk sahibi bu durumunun süreğenliğini sağlamak üzere -itaat edenin yaşamsal varoluşunu tanımamak üzere ki bu tanımayış yabancılaşmanın yansımasıdır- çeşitli mitler yaratır.* Üretim araçlarına sahip olana (bu kavramı giderimin üretim-tüketim ilişkisine dönüşmesi yanıylada düşünerek) oranla yaşamak için "çalışmak" zorunda olan (yaşamak için çalışmak zorunda olmayıpda çalışımın tahakküm ürünü olması nedeniyle özsel bir değişim söz konusu değildir.) kesimin -kapitalist kesimsellik- arasındaki baskı hissedimi farkı , tahakkümün yoğunluğunun mülkiyet ekseni etrafında döndüğünün ayrı bir tezahürüdür. Ki burada türsel etkinlik babında insansal etkinliğin iş, eğlenme, dinlenme, boş zaman, özel bir etkinlik vs. biçiminde bölündüğü gerçeği ortadadır. Bir arada yaşamla (grup halinde) birlikte hareket dolayısıyla birlikte giderim için hereketin birlik olarak türsel etkinlik kapsamında ilerleyişi -beraber-birlik hareketinin sonucu olarak- "iş-bölümü" mantığının ve dolayısıyla bu birlikte-türsel etkinlik "emeğin toplumsallaştırılmasıyla sömürünün ve yabancılaşmanın ortadan kaldırılması" olarak -yanlış- çözümlenen anlayışında dışındadır. Ki söz konusu mülkiyeti (tahakkümü , yabancılaşmayı) -"toplumsallaştırmak" değil onu- ortadan kaldırmaktır. Diğer yandan yaşamak için çalışmak zorunda olmamasını büyük ölçüde garantilemiş kesim uyguladığı baskıya oranla yaşamak için çalışmak zorunda olanlardan dönen baskı- şiddet karşısında kendisinide baskıyla yüzyüze bırakır. Bu iki kutupsallık arasındaki karşılıklı artan oranlı şiddet onlara - ve yaşamsal alanlara - da zarar verir. Bu nedenle buyurganlığını pekiştirmek için açık bir baskı-şiddet uygulamak yerine toplumu -yaşamı- normlara sokarak, devamlılığını içkin olarak açık-örtük biçimde sürdürmektedir. Bu normlama -aptallaştırma-, toplumun her katmanında düzene kenetlenmiş olarak sosyal konumlarında ve ilişkilerinde birbirlerinin yerine süreğenliği sağlar. Sorun sınıfsal olarak konulunca da ortaya çıkan sınıfsal iç baskıda, insansal -doğasal- bilinç yerine -iktisadi olarak- sınıf bilinci'yle hareket edilerek yabancılaşmayı devam ettirir ve kendisi bir normlama ürünü olmaklığıyla da aptallaştırılmayı -yabancılaşmayı- korur. (Normlama ürünü olmaklıkla kastedilen çalışımın bir rasyonel özerklik ve özgürleşme yolu olarak kavranmışlığıdır.) Direniş mülkiyet ekseni içinden dışına çıkmakla gerçekleşebilir. Bu içkin dışsallığa mülki hareketten özerk ancak etkileşim içerisinde, yaşam akışında vuku bumuş tahakküm zincirlerini kırmak ve kendilerinden doğacak özerk normlara mücadele vermekle de anti-otoriter gider. *Bu normların/mitlerin (Güç-baskı araçları) dışsallığı günümüz "düzeneğinde" devlet-ordu-aile-okul-din vs. gibi kurumlarla birlikte dile, kültüre, felsefeye, sanata, bilime, medyaya, teknolojiye vs. girmişliğiyle tahakkümün tezahürleridir. Kısacası “yaşamda” tahakküm ilişkilerinin kendi içinde özerk-özsel hareketleridir. Birbirleriyle beslenir ve kendi alanlarında tahakküm kurarlar. Dolayısıyla verilecek savaşım alanlara yayılmışlıkla koşutdur. (Ataerkilliği, seksizmi parantez içinde özellikle vurgulamalı) Çözüm tahakküm ilişkilerinin kavranmasıyla onun dışındadır, tahakküm içi dönüşümler değil, türsel, gezegensel devrimdir. Doğaya içkinliğin doğa olmak olarak bilinci bizi şu anda devrim yapan bütünlük bilincidir: herkesi kapsar. Sinan Praksis praksis@gmail.com |
||
|
||
Alıntı Tarihsel-diyalektik materyalizm'de bu aşamacı, erekselci , ilerlemeci (kendinde bilimsel) , belirlenimci metot onun özüdür. "Reel Sosyalizm" 'in de (kısaca özetlersek) Bürokratik Kapitalizm'e evrilişi-evirdilişi de bu yanlış mantığın sonucudur. Marksizmin diyalektik taktiği ki 'Marksist-Leninizmin' sınıf bilincinin öncüler aracılığıyla temsiliyetini içererek aynı zamanda da devrimi yönlendiren empoze stratejisi yoluyla proletarya diktatörlüğünün tamamen kalıcılaşmasını doğurur. Çünkü sınıf bilincinin ve temsiliyetinin eylem olarakta gerçekleştirilmesinin sonucu 'ilerleme' tamamlanmıştır. Yani yukarıdan bir örgütlenme ve bilinç empozesiyle devrimin gerçekleştirilmesi yoluyla içerilen aşamalar sağlandırılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu aşamalar -“bilinç , örgütlenme, devrim”- sonucu oluşan ve kapanan bir mekanizmayı ortaya çıkarır. Oysa bilinç, eylem, devrim oluşun içkinliğinin kavrama gelmeleridir. Oluşun tekilliğinin ilişkiselliğidir. izin verirseniz bir eleştiri yapacağım. açıkçası ben burada "reel sosyalizmin; bürokratik kapitalizme evrilmesine" dair iddiayı yeterli bulmadım. bu evrilişe olanak sağlayan metodun yanlışlığı yeterince vurgulanmamış bence. ayrıca iktisatsız bir marksizm eleştirisi mutlaka ve her zaman yetersiz kalıyor. bence anarşistler sadece marksizm kendilerine sataştığında cevap vererek mücadelerini yürütmeliler. haksız bir dövüş çıkıyor çünkü ortaya. |
||