|
||
“Güneşli Pazartesiler” ya da “Küresel Köy”ün son halleri Güneşli, güzel bir günde, kıyısına uzandıkları masmavi denizi Avusturalya hayali süslerken Santa sorar: -- Bugün günlerden ne? -- Pazartesi, der Lino... Pazartesi, bir iş günüdür. Güneş ve denizin eşsiz güzelliğine inen ağır bir karabasan gizlidir, Lino’nun cevabında: İşsizlik... Filmin adı, film içeriğinin anahtarıdır adeta. Yönetmen Aranoa, filmin adını, 6-7 yıl önce, Fransa’da işten çıkarılmış işçilerin grevlerine verdiği,”Les Lundis Au Soleil”adından aldıklarını belirtir.(1) * * * Küreselleşme ve Avrupada işsizlik krizi Doğu Berlin’i “kapitalist tecavüzlerden koruma” amacıyla inşa edilip zamanla doğulular için bir hapishane duvarına dönüşen Berlin Duvarı’nın 1990’da yıkılmasıyla yeni bir süreç başlamış oldu. Ünlü duvarı ayakta tutan büyük mıknatısın çekim gücü uçup gitmiş, 1991’de de Sovyetler dağılmıştı. Kutubun biri-SSCB, epeydir özürlüydü gerçi ama artık resmen “İki Kutuplu Dünya” devri kapanmış, yerine pek çok “yeni”yi vaat eden Yeni Dünya Düzeni-YDD- geçmişti. Teknolojik gelişim, bir “bilişim ve iletişim çağı”na doğru yolaldığımızı; totaliterizmin, yoksulluğun, cehaletin ve işsizliğin belinin kırılacağını müjdeliyordu. Ancak bu iyimser hava, silahlanmaya harcanan devasa boyutun gereği, bütün dünyanın şiddet içerili bir Hollywood stüdyosuna dönüşmesiyle dağıldı. Eski’nin “yeni” ambalajı işe yaramamış, “gelişmiş, adil dünya” düşü yeşermeden kuruyuvermişti. * * * Güneşli Pazartesiler’in en ilginç karakterlerinden biri, Gagarin Uzay Okulu’ndan mezun olur olmaz Sovyetler’in çöküşüyle karşılaşan ve uzay hayallerini o enkazda bırakan işsiz Rus göçmen Sergey’dir. Artık tek hayali, aç ve açıkta kalmamaktır. Bunu da bir Avrupa ülkesinde sağlayabileceğini düşünerek İspanya’ya gelir. Kendisi gibi işsizleri bulur bula bula. Anlattığı fıkra, ironik eleştirelliğinin yanısıra şimdiki dünyadan son bir fotoğraf gibidir: İki eski yoldaş sohbet etmektedir: -- Biliyor musun, şu komünizm hakkında anlatılan her şey de yalan çıktı, der biri. -- He yav, der diğeri, ama kapitalizm hakkında anlatılan her şey de doğru çıktı... 1990’lardan sonra bütün Avrupada, bazı AB ülkeleri de başta olmak üzere, işsizlik hızlı bir tırmanışa geçti. “Sosyal devlet” savıyla sağlanan bazı olanaklar adım adım budandı. İşçi örgütleri işlevsizleştirilmeye çalışıldı. Çalışma koşulları giderek ağırlaşmaya, buna karşılık ücretler de azalmaya başladı. Taecherizmle başlayan ve Fransa, Belçika, İspanya başta, çoğu Avrupa ülkesine yayılan, büyük madenleri, verimsiz işletmeleri kapatma ve kamu işletmelerini özelleştirme furyası, işsizliği arttıran unsurlar olurken; küresel kapitalizmin karlılık ve verimlilik ilkesi, ucuz maliyetli sınır ötesi yatırımların çoğalması ve istihdam olanaklarının daralmasına yolaçtı. Filmimize konu olan tersanelerin kapanması sonucu oluşan işsizliğin İspanya’daki ağır sonuçları bir yana, tersanelerin Kore’ye taşınmakta oluşuna dair vurgu da küresel sermayenin eğilimlerini gözler önüne sermektedir. Küresel işsizliğin türevi olan göç olgusu da Avrupadaki işsizliği büyüten bir başka faktördür. Avrupaya göç eski hızda olmasa bile sürmekte, çoğu güvencesiz, geçici işlerde çalışan bu büyük kütle, daha ucuz işgücünün de alternatifi olmakta; ırkçı partilerin, “yerli işçilerin işlerini elinden alanlar” söylemiyle, boy hedefi haline getirilmektedirler. Kendi ülkelerinden binbir dramla başka ülkelere savrulan bu insanların trajedisinde, kuşkusuz, tarihsel olarak önemli bir payı olan eski sömürgeci pratiğin, söylem bazında, ırkçı zeminlerde yeniden yeşerdiğini, eski marjinal konumunu aşıp %15-20’lere ulaşarak, ciddi bir tehdit haline geldiğini görebiliyoruz. İspanya’da da durum çok farklı değil. AB ülkeleri içinde işsizlik oranı en yüksek ülkelerden biri İspanya’dır. 2001 rakamlarıyla, %13, İLO 2004 rakamlarıyla %10.5 olan oranlar, 42 milyonluk ülke nüfusu içinde, yaklaşık 18 milyonluk bir işgücü olduğu düşünüldüğünde, 2-2.5 milyonluk bir işsiz sayısına tekabül etmektedir.(1) Film Dergisinde, Güneşli Pazartesiler’i de kapsayan “ İşsizlik Dosyası”nda, %20’lik bir orandan sözedilmektedir.(2) Oldukça büyük bir orandır bu, ancak kaynağı belirsizdir. İnternet kaynaklı bazı makalelerde bu orandan sözedilmekteyse de belirsizliği giderici bir bilgiye ulaşma olanağım olmamıştır. Yine İLO verilerine göre 1972’de %3’lerde olan işsizlik oranı, 1995’te %14’lere kadar tırmanmıştır. Bu oranda, uzun süreli işsizliğin %60-75’lere vardığını, %45’lere uzanan ciddi bir genç işsizler grubunun durumu daha da ağırlaştırdığını, Nata’nın çocuk bakıcılığı gibi, geçici, dönemsel işlerin de bir hayli yaygınlaştığını belirtelim. 1995 yılında AB ülkelerinde işsizlerin %50’den fazlası dönemsel projelerde görev almışlardır. Dönemsel işgücü olarak tanımlanan çalışan sayısı, 1990’larda yıllık %20 büyümeyle, Dünya çapında 6 kat artmıştır.(3) “dönemsel/esnek işgücü”, küresel ekonominin en hızlı büyüyen sektörleri arasında gösterilmektedir. Güneşli Pazartesiler’in yapımcısı Elias Querejet, festival gösteriminden sonra, filmin temasının çağın gerisinde kalıp kalmadığını soran bir gazeteciye şu yanıtı verir: “Bu sorunun bu ülkede var olmadığını düşünen mi var? Evet bu sorun var ve 1.5 milyon insanı etkiliyor, ki bu sayıya aileleri de dahil değil.”(4) Sıradan insanı, yoksulu çizen; açlık ve ırklararası savaşlardan öte, emperyal amaçlarla yapılan savaşlara da çanak tutan bir “çağ”... W. Benjamin’in “uygarlığa ait tek bir belge yoktur ki aynı zamanda barbarlığa ait bir belge olmasın” sözüne tastamam uyan, bu “modern çağ”ın gerisinde kalanların bilançosu aslında bir hayli ağır. Günde 1 dolardan az bir gelirle geçinmeye çalışan 1 milyarı aşkın insan, soru soran gazetecinin “çağ”ına uymuyor. 200 milyonu aşan ve büyük bir kısmı yoksulluk içinde yaşayan mülteci-göçmen nüfus, bu “çağ”ın gerisinde debeleniyor. Liste daha da uzayabilir. |
||
|
||
| Jose (Luis Tosar) ve Ana (Nieve de Medina), kredi başvurusu için bankaya giderler. Çok ağır bir işte çalışan Ana’nın kazandığı para geçimlerine yetmemektedir. Reklamlarda kolayca verilen kredinin yoksullar için bir hayal olduğunu anlar Jose. İşi olmadığı için karısına kefil bile olamamaktadır. Banka memurunun sonucu olmayacak oyalayıcı, ve sermaye kuralları gereği aşağılayıcı tavrına tepki gösterir. Sistemin kendilerini insan yerine koymadığını bir kez daha anlamanın tepkisidir bu. “Küresel kapitalizm çağında bir insanın değeri, onun satın alma gücüne eşit... Satın alma yeteneği olmayanlarla kredi kullanamaz durumunda olanlar, velhasıl müşteri mertebesine yükselmeyenlerin hiçbir değeri yok. Sistem onları ilgiye değer bulmuyor ve tabii yok sayıyor. Slogan şu: Müşteri değilsen yoksun... Bu yüzden ‘küresel müşteri, laboratuar faresi dışında Dünyanın en çok incelenen memeli hayvanıdır.’(*) Öyleyse,satın alabilir ve kredi kullanabilir durumunda olmalıdır. Kredinin de zenginlere açıldığı bilindiğine göre...”(5) * * * “ Madrit kriz içinde bir kent, İspanya kriz içinde bir ülkedir. İspanyol demokrasisi, varolduğu yirmi yıldan bu yana böylesine bitkin olmamıştı hiç. Bu da tabii benim filmlerimi etkiliyor.”(6) Pedro Almodovar, 1995’te, İstanbul Film Festivali’nde kendisiyle yapılan bir görüşmede, yukardaki sözleri dile getirir. Geçen on yıl içinde, Madrit ve İspanya’nın daha iyiye gittiğine dair bir belirti yoktur. İspanya’nın sosyo-ekonomik, politik fotoğrafı, küresel kapitalizmin bulanık fotoğraflardan oluşmuş arşivinde durmaya devam etmektedir. Kanlı sürek avı pozlarıyla süslediği sömürgeci mazi çok gerilerde kalmıştır gerçi, ama bulanıklık pek değişmemiştir. Guernica’da o büyük yıkımı resmeden Picasso, tablonun devamını da haber verir gibidir: 40 yıllık Franco diktatörlüğü... İç savaş ve neredeyse bir ömürlük dikta dönemi... Bu iki ağır travmanın İspanyol toplumunda derin izler bıraktığına dair yaklaşımların temelsiz olmadığını da söylemek gerekir. Franco sonrası, 1979 seçimleriyle, sancılı bir biçimde başlayan,1986’da önce AT, ardından NATO üyeliğiyle değişik bir çehre kazanan yeni sürecin AB üyeliğiyle noktalanması, Bask ve Katalan sorunlarıyla da boğuşan İspanya’yı politik olarak görece rahatlattı. Ama bu rahatlama, 90 milyar dolarlık dış borcun, 120 milyar dolarlık ihracata karşılık 150 milyar dolarlık ithalat fazlalığının dengesizliği(7), yüksek işsizlik vb. nedenlerle, ekonomik rahatlamaya dönüşmedi. * * * Filmin meramı Film, bildik bir sahneyle başlar. İşleri ellerinden alınmış tersane işçileri, çalışma haklarını geri istemektedirler. İş onların herşeyi, yaşamlarının anlamıdır. Tepkilerini kurdukları barikatlara yansıtırlar. Böylesi mizansenlerin zor kullanıcısı polislerle çatışırlar. Sonuç değişmeyecektir, artık işsizdirler. Filmin olay örgüsü, Portekiz’in kuzeyindeki Galiçya bölgesinin en önemli liman kenti Vigo’da geçer. Vigo, son 25-30 yılda çok göç almış, gemi yapımı başta, bir endüstri, dolayısıyla bir işçi kentidir. Aranoa’nın filmin tasarım aşamasında dikkatini çeken Vigo’nun bu köklerinden ayrılmış insanlar topluluğu, işsizlik gibi bir darbeyi görece zararsız atlatacak eski feodal desteklerden de yoksundur. Her şeye çare olan o büyük aile, dedeler, nineler , hatta anneler, babalar ve komşular bile yoktur artık... Bu yüzden işsizlik darbesini yakın arkadaş grupları birbirine tutunarak atlatmaya çalışırlar. Naval Bar, filmdeki arkadaş grubunun terapi alanı olmanın ötesinde, bir dayanışma mekanı da olur. Filmin işsiz kalmış erkek karakterlerinin küfürler de dahil hemen her şeylerini paylaştıkları bir mekan... Alışılmış film öykülerine benzemez bu filmin öyküsü. Dramatize edilmiş bir öyküsü de yok gibidir zaten. İşsizlerle dolu bir kahvenin kapısını araladığınızda filmin karakterlerine benzer tiplerle biraraya gelebileceğinizi hissettirir size. Benzer sıkıntıları yaşamadıysanız eğer kolayca özdeşlik de kuramazsınız. Öykünebilecek bir tip de yoktur. Sefaletin kendisi başlı başına yabancılaştırıcı bir unsurdur. Yakıcı gerçeğin o kekremsi tadında, sıradan insanların kendilerine özgü güzelliklerini keşfedebilirsiniz isterseniz. Filmin öyküsü, Vigo’da değil de Roma’da, Berlin’de, Varşova’da, Kahire’de ya da İstanbul’da geçebilirdi bu yüzden. Aranoa, kendisiyle yapılan bir röportajda meramını şöyle dile getiriyor: “Filmin teması işsizlik ve ben bu durumda olan bir grup insanın öyküsünü anlatıyorum. Ancak yapmak istediğim, hikayeyi karakterlerin bakış açısından anlatmaktı. Sendikalar, ya da işsizlikle ilgili politikalardan bahsetmek istemedim. Karakterlerin duygularının hikayeye yansımasını istedim. İşsiz kaldığınızda ne olduğunu, bunun sizi nasıl etkilediğini, evde neler yaşandığını, eşinizle olan iletişiminizi ve bunun gibi şeyleri. Bunu yapabileceğimi hissettim, yani hikayeyi daha insancıl bir perspektiften anlatmayı. Aynı zamanda bu duruma düşmüş insanların çektiklerini, yaşadıkları dramı ve mizahı keşfetmek istedim. Bu durumdaki insanların nasıl hala gülmeyi başardıklarını.”(8) Filminin Ken Loach ya da Mike Leigh’in filmleriyle karşılaştırıldığı, benzerlikleri konusunda ne düşündüğünün sorulması üzerine, her ikisinin de büyük yönetmenler olduğunu, bunu bir iltifat sayacağını belirttikten sonra devam eder Aranoa: “... Sinemayı seviyorum ama diğer filmlerle bağlantı kurmadığım gibi, onlara karşı herhangi bir bağlılık da duymuyorum.Bence gerçekle bağlantı kurmak lazım, başka filmlerle değil. İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi, karakterlerin bakış açısından anlatılan filmleri beğeniyorum. Sosyal temalara, gerçek ilişkilere eğiliyorlar. Ayrıca senaryolarında mizahı da bulabiliyorsunuz. Karakterlere ince bir hınzırlıkla yaklaşıyorlar. 50’lerde yapılmış İtalyan filmlerinde, özellikle de Ettore Scola’nınkilerde bunu çok seviyorum. Bu filmlerle aramda daha çok bağ kuruyorum. Tabii ki İtalyan ustalara saygım sonsuz.”(9) “Gerçekle bağlantı” kurulduğunda, birbirlerine benzemek için özel bir çaba sarfetmeseler de en azından ana doğrultuda benzeşmek durumunda kalan bu yönetmenlerden başka, yine işsizliği merkezine alan bir başka film, Dardenne kardeşlerin Rosetta’sı da yakıcı gerçekliğe yaslanır. Rosetta üzerinden Avrupadaki işsizliğe ve “Küreselleşmenin Tahripkar Egemenliği”ne değindikleri makalede, filmle İtalyan Yeni Gerçekçiliği arasında, “Rosetta’nın 90 dakikası”nı, bu akımın kuramcısı Zavattini’nin “İdeal film, yaşamında hiçbir şey olmayan bir adamın 90 dakikasıdır” biçimindeki yaklaşımıyla ilişkilendiren Ruken Öztürk – Nilgün Tutal ikilisi şu değerlendirmeyi yaparlar: “.... Dardenne kardeşlerin amacı, zaten üst bir söylem kurarak sistemi genel anlamda eleştirmek değil,sistemin çelişkilerini ve bu çelişkileri birebir yaşayan insanların bu çelişkilerle nasıl mücadele ettiğini göstermektir. Rosetta’nın ya da herhangi başka bir işsizin adına konuşmazlar, işsizle empati kurarak çelişkileri onun bakış açısından yansıtırlar....”(10) Arano da aslında bunu yapıyor. “üst bir söylem”i aklından bile geçirmiyor. Gerçeği, yalın bir sinema diliyle yeniden yaratıyor. “Yaşamında hiçbir şey olmayanlar”ın binlerce öykücüğünden, onların bakış açılarıyla, birleşik bir öykü kuruyor. “Bu da öykü mü” dedirtecek bir sıradanlıktan oldukça etkili bir film çıkarabiliyor. |
||