SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sinema

Konu: Anayurt Oteli

Sayfa: [ 1 ]

28.10.2006 11:28:17
ROMAN VE FİLM OLARAK “ANAYURT OTELİ”:
   
   “Anayurt Oteli” filmi, romandaki ana örgüye sadık kalınarak yapılmış bir uyarlamadır. Filmde ve romanda olayların gelişme sırası, mekan ve kişiler aynıdır. Ancak filmde; romandaki geçmişe dönüşlerde aktarılan olaylar, mekan ve kişilere yer verilmez.

Hem Anayurt Oteli romanında hem de “Anayurt Oteli” filminde en önemli temalardan biri zamandır. Dolayısıyla romanda ve filmde ana bölümlemeler zamana bağlı olarak yapılmıştır ve bu bölünmeler iki eserde de aynıdır. Bir başka deyişle film, romanın bölümlemelerine sadık kalmıştır: Sırasıyla “Pazartesi”, “Salı”, “Perşembe”, “Cuma”, “Gece”, “Salı”, “Çarşamba”, “Pazartesi”, ve “Pazar Sabahı”. Ancak romanda ayrıca “Kasaba”, “Otel”, “Zebercet”, “Ortalıkçı kadın”, “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”, “Emekli subay olduğunu söyleyen adam”, “Kedi” ve “Odadaki iki havlu” başlıklı bölümler vardır. Bu bölümlerde yazar betimlemeler yapmaktadır. Filmde bu bölümlemeler yoktur ve bu betimlemelerde anlatılanlar görsel olarak aktarılır. Bir başka deyişle roman 17, film 9 bölümden oluşmaktadır.
   
Film ve roman farklı şekilde başlar: Anayurt Oteli romanı, Zebercet’in gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının odaya girmesiyle başlar. Zebercet odada kadına dair yaşadıklarını ve ortalıkçı kadınla sevişmesini hatırlar. Ardından “Kasaba”, “Otel”, “Zebercet”, “Ortalıkçı kadın”, “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”, “Emekli subay olduğunu söyleyen adam”, “Kedi” ve “Odadaki iki havlu” başlıklı betimleyici bölümler gelir. Film ise gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının “Bir odanız var mı” sorusuyla başlar. Sonra jenerik akar ve ardından Zebercet’in ağzından kendini tanıtmasını izleriz. Bu bölüm romanda “Zebercet” başlıklı bölümde yazarın anlatımıyla aktarılır. Ardından film de roman da “Pazartesi” adlı bölümle devam eder.
   
   Film ve romanın anlatı zamanları da farklıdır; romanın 22 gün, filmin 25 gündür. Roman; 20 Ekim 1963 Pazar günü başlar, 10 Kasım 1963 Pazar günü saat 9.05’te sona erer. Anlatı zamanı 22 gündür. Zebercet 28 Kasım 1930’da doğmuştur ve anlatı zamanında 33 yaşındadır. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın, anlatının başladığı günden üç gün önce otele gelmiş, ertesi gün de otelden ayrılmıştır. Filmde ise olayların geçtiği zaman romandan farklıdır. Çünkü film gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otele girişiyle başlar ve bu, romanın anlatı zamanının başlamasından üç gün önceye tekabül eder. Böylece filmin anlatı zamanı 25 güne yükselir. Yine öykü zamanlarında da farklılık vardır: Romanın öykü zamanı 1839’dan (otelin yapıldığı tarih), 1963’e (Zebercet’in intihar ettiği tarih) kadar geçen 124 yıldır. Filmin öykü zamanı ise geriye dönüş olmadığından anlatı zamanıyla aynıdır (25 gün).
   
   Romanda olaylar 1963’te geçer, filmde ise 1986’da. Zebercet romanda 28 Kasım 1930’da doğmuş ve 33 yaşındadır; filmde ise 28 Kasım 1950 doğumlu ve 36 yaşındadır
   
   Romanda geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe aktarılır.  Geçmişe dair  anlatımlar ve Zebercet’in kafasından geçenler ya da o anda başka insanların yaptıkları parantezlerle aktarılır. Ancak filmde bu gerilemeler (flashback) yoktur. Film; geçmişle ilgili bilgilerin önemli bir kısmını vermezken, bu bilgilerin çok az bir kısmı sadece anlatının içindeki kişilerin ağzından aktarır. Örneğin filmin başında Zebercet’in kendini tanıttığı konuşmasında geçmiş anlatılır, mezarlığın içindeki bir bankta yaşlı adam Keçeci ailesi ve otelle ilgili bilgiler verir. Burada yaşlı adam, Keçeci ailesiyle ilgili konuşurken Zebercet’in küçük dayısı Faruk Bey’in büyük dayısı Rüstem Bey’in karısı Semra Hanım’a aşık olduğu ve bu aşktan dolayı da intihar ettiğini anlatır. Kitapta geri dönüşlerle Zebercet’in kendisini dayısı Faruk Bey’le özdeşleştirdiğini çok açık biçimde anlarız. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını da yengesi Semra Hanım’ın yerine koyar. Faruk Bey’in imkansız aşkı gibi o da aşık olduğu kadına kavuşamaz, kavuşması imkansızdır. Sonunda da Faruk Bey gibi o da otelde kendini asarak intihar eder. Ancak filmde bu bağlantıları kurmak zordur. Hatta gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın ile Zebercet’in odasındaki fotoğrafta gösterilen kadın aynıdır (Şahika Tekand), ama fotoğraftaki kadının kim olduğu belli değildir (Fotoğraftaki kadının Zebercet’in annesi olduğu düşünülerek psikanalitik çözümlemeler bile yapılmıştır). Ömer Kavur, bu fotoğrafın Faruk Bey’in aşık olduğu yengesi Semra Hanım’a ait olduğunu belirtir, ancak filmde geçmiş yeterince aktarılamadığından açık bir algılama sağlanamaz.
      
   Enis Batur, “Anayurt Oteli İçin Angiographie” başlıklı yazısında filmdeki geçmişe dair yapılan bu eksiltiler için şu eleştiriyi yapar:
   “Hem adım adım roman izlenmiş, hem de kitaba anlamsal zenginliğini veren tabakalar iğdiş edilmiş. Atılgan’ın romanında otelin her bir odasının geçmişi, buna koşut olarak da psikodinamik boyutu vurgulanıyor örneğin; oysa filmi izlerken, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının da, ortalıkçı kadının da yattıkları odalar bu boyuttan yoksun. Hele Zebercet’in neden kendini o odada astığı hiç belli değil. Daha önemlisi Zebercet’in öve Keçeciler ailesinin geçmişi filme emdirilememiş, onun için de adam bir psikopata indirgenmiş. ....Zebercet’in geçmişi Keçeciler’in tarihiyle buluşunca anlam kazanıyor her şey: O bungun yalnızlık, oteli kapatır gibi hayatı kapatış, düğüm olmuş cinsellik ve inatçı bir baş ağrısı gibi Zebercet’i izleyen geçmiş.” (aktaran Tutumlu, 2002: 28).
   
   Roman genel olarak dışöyküsel (extradiegetic) bir yöntemle yazılmış olsa da (aynı zamanda çağrışımsal yöntem de kullanılmış sık sık), bazen içöyküsel (intradiegetic) bir anlatım da görülmektedir; ki bunlar Zebercet’in iç monologlarıdır. Film ise bize kameranın gözüyle aktarılır, ancak bazen olayları Zebercet’in gözünden ya da hayal ettiği şekillerde de görürüz.
   
   Filmde cinsel ilişki sahneleri açık açık gösterilmezken, romanda ayrıntılarıyla anlatılıyor. Filmde romandaki diyaloglara çoğunlukla sadık kalınmış, yeni diyalog eklenmesi gerektiğinde ise romandaki gibi kısa ve az diyalog eklenmiş. Filmde romanın konusuna ve anlatı hızına uygun bir ritim kullanılmış, Zebercet’in hayatının sakinliği ve tek düzeliği başarılı şekilde yansıtılabilmiştir. Filmde zincirleme, bindirme kararma, açılma gibi geçişler hiç kullanılmamış, yalnızca kesmeler kullanılmıştır.
   
Filmin müzikleri atmosfer oluşturulmasında etkilidir; Atilla Özdemiroğlu imzasını taşıyan gerilimli müzik, özellikle Zebercet’in ruh halini başarıyla yansıtmaktadır. Kitapta Zebercet’in yalnızlığını vurgulamak için “Ne ölüdür ne sağdır” cümlesi geçer. Filmde Zebercet yabancılaşmasının, yalnızlığının doruğa vardığı gece, yani meyhanede içip karate filmi oynatan bir sinemaya gittiği, mide bulantısından kendini dışarı attığı gece yer gösterici genç onu omuzlayıp taksiyle otele gönderir. Arabanın radyosunun sesi belli belirsiz gelmektedir, sonra bir türküyle bütün sesleri bastırır, ki türkünün sözleri Zebercet’i çok iyi anlatmaktadır:
“Altı aydır mektup gelmez;
Ne ölmüştür ne sağdır.”

   Ömer Kavur filmde, kitapta anlatılan kasabayı tam olarak yansıtabilmeyi başarmıştır. Esnafın birbirleriyle ilişkileri, beyaz eşyacının televizyonları kaldırıma dizip hepsinde aynı Türk filminin gösterilmesi, hoparlörden yayılan satış ilanları, Cuma hutbesinin kasaba pazarına da yayınlanması ve halkın ortak dualar okuması, Cumhuriyet bayramında caddede yapılan geçit töreni gibi unsurlarla küçük kasabadaki yaşamı ince ayrıntılarıyla verebilmiştir.   
   
   Ömer Kavur sinemasının kahramanları genellikle yalnız, mutsuz, yabancılaşmış ve yaşadığı kasabada sıkışıp kalmış ya da kendini hiçbir yere ait hissetmeyen insanlar olduğundan, yönetmen Yusuf Atılgan’ın romanındaki kişileri de başarıyla sergileyebilmiştir. Macit Koper, Atılgan’ın romanında yarattığı Zebercet’i sanki yaşamış gibidir, ya da romandaki kişilik sanki Macit Koper düşünülerek yazılmış gibidir. Dorsay filmi “Türk sinemasında yaşayan tek birey Zebercet” sözleriyle tanımlar.
   
   Filmin sonunda Zebercet dış görünüşüne her zamanki gibi dikkat eder, tıraş olur, ceketini giyer ve önünü ilikler, takım elbiseli, ayakkabılı bir haldeyken intihar eder (Hazırlıkları sırasında da sık sık “Adım Zebercet” der romandan farklı olarak. Sandalyeyi tekmelemeden önce de bu sözü “Adım...” diyerek yarım kalır). Romanda ise üç gündür tıraş olmamış bir haldedir, giysilerini, ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarır, iç çamaşırlarıyla kalır ve öyle intihar eder.
   
Filmde intihar sahnesinde çok kararlıdır, intihardan vazgeçmek istemediğini anlarız. Ancak romanda çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp ipi tutmaya çalışır, sanki vazgeçmek ister gibidir. Atılgan romanı “Yukarıdan, sallanırken tahtaya sürtündüğü yerden ip çatırdadı...” sözleriyle bitirir. Film ise otelin odaları, saatin tıklaması, bardakta yarım kalan çayı, çocukluğundan kalma beşiği, eski fotoğraflar (Semra Hanım’ın fotoğrafına-Şahika Tekand- vurgu yapılarak), musluktan suyun damlaması görüntülenir, otelin kapısı ve dışarıdan gelen beyaz ışıkla da sona erer.


Sayfa: [ 1 ]