SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Dış Politika

Konu: Fransız Ermeni Yasa Tasarısı

Sayfa: [ 1 ]

torq 21.10.2006 12:10:21
Dr. MUHAMMED NUREDDİN

Fransa'nın Ermeni soykırımını inkârı suç sayan yasa tasarısı, Müslüman Türkiye'nin AB üyeliğine yeni bir engel koymayı amaçlıyor. Yasa, karikatür krizi ve Papa'nın alevlendirdiği dinler çatışmasını derinleştirecek

Ankara, 1963'ten bu yana Avrupalılara AB'ye girmek için kur yapıyor ancak hiç kimse Türk ısrarının sebebini bilmiyor. Laikler, AB üyeliğini Atatürkçü projeyle uyumlu buluyor. Bu proje Türkiye'yi 'reform' denilen tedbirlerle Batı'ya yöneltti. Bu eğilim, halifeliği kaldırarak Türkiye'yi İslam'dan uzaklaştırdı. Aslında hilafet, Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle pratik anlamda kalkmıştı zaten. Türkiye'nin yeni gerçeğiyse, bazı çağdaş Avrupa değerlerinin kalıbı bozulmuş bir modelinden başka bir şey değildi.

'Sizin dininiz size, bizimki bize'
Türkiye Avrupa'nın peşinden koşuyor; hatta koşuşturuyor ve nefes nefese kalıyor. Ne zaman ufukta bir final çizgisi belirse, sonradan bunun aslında bir serap olduğu anlaşılıyor. Her yeni durakla birlikte Türkiye'nin önüne yepyeni şartlar getiriliyor. AB'nin elinde ihtiyaç anında açtığı kapalı bir kutu var adeta. Tam üyelik, imtiyazlı ortaklık, eksik üyelik, özel statü... Bu nitelemeleri ortaya atanlar bile içeriklerini bilmiyor.
Bu durumun en son örneği, Fransa parlamentosunun tıpkı Yahudi soykırımı konusundaki yasa gibi, 1915'te bir Ermeni soykırımı yaşandığını inkâr edenleri cezalandıran bir yasa çıkarma girişimi. Herkesin soykırımları var ancak Batı katliam ve soykırımdan uzaktır!
Türkiye, AB'nin en önemli üyelerinden biriyle çatışma içinde. Fransız parlamentosu 2001'de Türklerin Ermenileri soykırımdan geçirdiğini bir yasayla kabul etti ve bugün de bu soykırımın yaşandığını inkâr edenleri cezalandıran başka bir yasa çıkarmak istiyor.
Fransızların bu ısrarının anlaşılır bir sebebi yok. Türkiye AB'yle üyelik müzakerelerine başlamış bir ülke ve Erdoğan hükümeti döneminde benzeri görülmemiş reformlar yaptı. Fransa ve daha doğrusu Avrupalılarsa, kendilerinin teşvik ettikleri bu reformları desteklemek yerine Türk kamuoyundaki en hassas yaralardan birini deşiyor. Sanki Türklere 'sizin dininiz size, bizim dinimiz bize' mesajını verir gibi... Türkler üyelik için ısrar edip, iyi niyetli düşünerek AB'ye üyelik için çabalamayı sürdürse de işin aslı bu.
Ermeni soykırımını inkâr edenleri cezalandıran yasanın kabulü, Sosyalist Parti'nin Ermeni asıllı Fransız vatandaşların oylarını kazanma hesaplarını aşıyor. Bu konu Müslüman ve Hıristiyan iki ülkenin ilişkilerine doğrudan zarar veriyor. Hz. Muhammed'i karalayan karikatürlerin yol açtığı krizi dindirmek için hiçbir şey yapmayan, aksine karikatürleri yeniden yayımlayan medyası yüzünden yangına körükle giden Fransa, Ermeni soykırımı konusuyla dünyadaki bölünmelerin dini temelde derinleştiğini gösteriyor.

Galile ve Kopernik'e ne yaptılar?
Danimarka'nın bir filmle İslam'ı ve Hz. Muhammed'i yeniden karaladığı, Katolik kilisesinin başındaki ismin İslam ve saygın peygamberine yönelik gerginlik yaratan açıklamalar yaptığı bu gergin ortamda, Fransa soykırımı inkâr edenleri cezalandırma yasasını geçiriyor. Bu karar Avrupalı yöneticilerin insani duygularının eksikliğine dair bir kanıt daha sunuyor.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Batı'nın çifte standartlarından dem vurmakta epey haklıydı: "Batılı ülkelerin Cezayir, Tunus, Senegal, Kamerun, Moritanya, Ruanda, Cibuti, Nijerya ve Çad'ta ne yaptıklarına baksınlar. Kopernik ve Galile'ye ne yaptılar? Onlar olmasaydı Avrupa bu derece gelişebilir miydi?"

Bilim her zaman ilerliyor
"Bu tarihi bir konu, siyasi değil. Tarihi parlamenterler, siyasiler ve devlet yazmaz" diyor yazar Elif Şafak. Hiç kimsenin tarihi bir sorunu ilelebet 'netleştirme' hakkı yoktur. Yeni tarihsel belgelerin ortaya çıkmasıyla görüşler de değişebilir. Örneğin, bilim insanları asırlar sonra Pluton gezegenini güneş sisteminden çıkardı.
Tarihçileri ve araştırmacıları bırakalım da düşüncelerini sunsunlar. Tarihin parlamenterlerin kararıyla yazılması ve tarihçi olmayan bu parlamenterlerin verdiği kararı inkâr edenlerin cezalandırılması, bu vekillerin sahip olmadığı bir hak. Onlar sadece bir denetim organını temsil ediyor, daha fazlasını değil.
Fransa'nın yeni yasası, tarihi, insan aklını ve bilgiyi ayaklar altına almaktan, Hıristiyanlığın başkenti Vatikan'la laikliğin başkenti Paris'in dikkat çeken bütünleşmesi içinde Batı'yla İslam arasında fitne ateşini tutuşturmaktan başka bir işe yaramayacak. (Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Haliç, Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü, 14 Ekim 2006)

kiya 22.10.2006 00:10:30
Dr. MUHAMMED NUREDDİN

Fransa'nın Ermeni soykırımını inkârı suç sayan yasa tasarısı, Müslüman Türkiye'nin AB üyeliğine yeni bir engel koymayı amaçlıyor. Yasa, karikatür krizi ve Papa'nın alevlendirdiği dinler çatışmasını derinleştirecek


ben bu konuda yazarla hemfikir değilim. öncelikle fransa'nın hareketini tek başına "türkiye'nin ab üyeliğine taş koymak" amaçlı olarak nitelemek, başlı başına bir aymazlık olur. kaldı ki fransa, belli dönemlerde ab görüşmelerinin sürdürülmesi için ciddi destekler de sunmuştur.

ikinci olarak, bu yasayı "dinler çatışmasını" arttıracak bir adım olarak nitelemek de, türkiye'yi islam dininin merkezi sanan eski bakışı sürdürmek anlamına geliyor ki, bu da pek anlamlı değil artık.

nitekim, araplarla türkler arasındaki tarihi çekişme ve türk toplumundaki arap düşmanlığı gözönüne alındığında böyle bir söylemin bir dayanağı oluşmuyor ne yazık ki.

bu nedenle bu yasa tasarısını ateşleyen süreçleri daha doğru değerlendirip, doğru açılımlar yaratmak, bana göre türk toplumuna sunulmuş bir şanstır. fransa'nın tutumu tasvip edilemez olsa bile, türk reaksiyonu da en az o kadar olumsuz gelişmektedir.

torq 22.10.2006 13:44:38
Evet kiya, araplar aslında bunu hep yapıyor. Ben de bu bakış açısının sığ ve basitliğini göstermek için buraya kopyaladım.
Arap camiası, Türklerin batıya dönük yüzü nedeniyle önemli bir çelişkiyi yaşıyor. Bir yandan araplardan uzaklaşıp modernizmi kabul ederek batıyla yakınlaşması nedeniyle Türklere kızıyorlar öte yandan müslümanların da hıristiyanlar ve museviler gibi gelişmiş ülke kategorisinde anılmasından gurur duymaya çalışıyorlar.
Engizisyon döneminde Galie ve Kopernik'e yapılanları batılıların yüzüne vurup buralardan müslümanlık adına puan toplamaya çalışmak, Türklere de "bunlara fazla yüz vermeyin sonunda sizi AB'ye almayacaklar, en iyisi bize gelin" diyerek Osmanılara karşı batıyla işbirliği yapmanın ezikliğini üzerlerinden atmaya çalışıyorlar.
Ermeni tasarısının medeniyetler çatışmasıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığı açık, bu tümüyle bir intikam duygusunun politize olmuş hali. Ama malzemeyi nasıl kullanırsanız ona göre bir yemek elde edersiniz.

torq 25.10.2006 00:09:51
Vartan Oskanyan
Ermenistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun 20. yüzyıl başlarında gerçekleştirdiği Ermeni soykırımının inkârını suç sayan yasa tasarısının Fransa parlamentosunca kabul edilmesine sevinmeli. Fransa'nın mesajı açık: Türkiye kendi tarihiyle yüzleşmeyi reddettikçe, başkaları bunu yapmaya mecbur hissedecek. Türkiye zor yola saparak soykırımı tanır ve uzlaşırsa, diğerleri de önünden çekilir ve süreci kendi ilerleyişine bırakır.
Gelgelelim bu çok güçlü mesajın Türkiye üzerinde en ufak bir etkisinin olmadığını esefle görüyoruz. Türkiye kendini mitlerle çevrelemeye, geçmişinden ve böylece geleceğinden kaçmaya devam ediyor.
Bizzat kendisi ifade özgürlüğüne izin vermeyen, kendi tarihinin ve böylece bizim tarihimizin de bazı alanlarının araştırılmasını bile suç sayan bir ülkenin aynı tarihin reddini ve inkârını suç sayan bir yasaya bu derece öfkelenmesi ikiyüzlü. Ne de olsa bu zor söylem Fransa veya İsviçre'de değil, Türkiye'de gelişmeli. Özgür ve açık diyaloğun gerektiği ve yokluğunun hissedildiği yer Türkiye. Asıl "Tarihi tarihçilere bırakın" diye bağıranlar tarihçileri susturdular.

Yeni anılar yaratmaya imkân yok
Türkiye bir yandan da, Türklerle Ermeniler arasında olması gereken tartışmaya üçüncü ülkelerin müdahalesine şiddetle karşı çıkıyor. Böyle bir diyaloğu kimse Ermenistan'dan fazla isteyemez. Gelgelelim halklarımız ve devletlerimiz arasında böyle bir alışverişi imkânsız kılan yine Türkiye. İfade özgürlüğü kısıtlamalarına ek olarak, sınırlarımız da kapalı kalmaya devam ediyor. İki ülke arasında diplomatik ilişki yok. Dolayısıyla eskilerinin yanında yeni tecrübeler, yeni anılar, yeni alışverişler inşa etmek için imkân bulunmuyor. Türkiye kendini köşeye sıkıştırmaya devam ettikçe bölgenin geleceğine de ket vuruyor, kendi halkının ve bizim halkımızı olumsuz etkiliyor. Hoşgörü, açıklık ve yakınlaşmanın getireceği büyük risk ve bedelleri gören aşırılık yanlıları gitgide cesaretleniyor. Dünyada ilişkilerinde sorun yaşamış yegâne komşular biz değiliz. Bilakis tam da kapı komşusu olduğumuz için geçmişi aşmaya istekli davranmalıyız.
Fransa'nın ilkeli davranarak 20. yüzyılın ilk soykırımını tanıması, tümü soykırımdan sağ çıkanların neslinden gelen yüz binlerce Fransız Ermenisine onur verdi. Oysa Türk yönetimi, yaşadıkları zulümlerin doğruluğu ispatlanmamış mitler olduğunda direterek, onları bundan yoksun bırakıyordu.
'Soykırım' terimi 1915'te mevcut olsaydı, hiç şüphe yok ki dünyada bu konuda yazılmış yüzlerce gazete makalesinde kullanılırdı. Günümüzde daha düşük kıyım ölçekli ve daha az derin olaylarda bile bu terim bol bol kullanılmakta. Bir yönetim siyasi bir sorunu çözmek için kendi halkını yok etmeyi planlarsa bu soykırımdır. 1913-1916 arasında ABD'nin Türkiye büyükelçiliğini yapmış Henry Morgenthau, 'bir milletin katline' şahit olduğunu söylüyor. 'Irk cinayeti' diyenler de varmış. Öyle diyorlardı, çünkü o zamanlar soykırım sözcüğü ortada yoktu.
Osmanlı yöneticilerini devirenler bile, Türkiye'nin ilk dönem liderleri ve Atatürk dahil, bu suça yol açanları askeri mahkemelerde yargıladı. Kurucularının milliyetçiliğini miras almış olsa da anılarını miras almamış olan günümüz Türkiye Cumhuriyeti, dünyayı soykırım yaşanmadığına ikna
etmek için akıl almaz paralar harcıyor.

AB, tarihini kabul etmesini bekliyor
Sadece para da değil. Tarihi reddetme ve yeniden yazma inatlarına devam etmekle itibar ve vakit de kaybediyorlar. Oysa günümüz Türkleri, soykırımcıları savunmadığı ve kendilerini onlarla özdeşleştirmedikçe, soykırım suçu taşımıyor. Günümüzde gerek Türkiye gerek Ermenistan'ın uluslararası toplumda mevcut sınırlarıyla var oldukları ve Ermenistan'ın komşu Türkiye'ye güvenlik tehdidi oluşturmadığı siyasi bir gerçek. Günümüz Ermenistan'ının Türkiye'yle diplomatik ilişkiler kurulması için
çağrıda bulunduğu da gerçek.
Ermenistan diplomatik ilişki kurmak için bir önkoşul öne sürmüyor. Türkiye'nin AB'ye üye olmasına da karşı değiliz. Türkiye'nin tüm Avrupa standartlarına uyduğunu görmeyi elbette isteriz. Türkiye AB'ye katılsın ki sınırlarımız da açılsın, elbirliğiyle güvenli ve müreffeh bir bölge oluşturabilelim.
Avrupa Türkiye'nin AB üyeliği konusunda ciddiyse, önce kendi geçmişiyle uzlaşmasını bekleyecektir. Türk toplumundan birkaç kişi özeleştiriye ve çalışmalar yapmaya yönelik bu zorlu sürece başladı. Süreci memnuniyetle karşılıyoruz. Tümü Avrupalı olan Ermeniler ve Türklerin yeni tarih oluşturmak üzere ileri adım atabilmeleri için uluslararası toplumun kuralları esnetmemesi, soykırımı görmezden gelmemesi, standartlarını alçaltmaması; sürekli elini uzatması, kendini, kendi tarihini nasıl aştığını örnek göstermesi şart.  (Ermenistan dışişleri bakanı, 19 Ekim 2006)
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=202464

torq 26.10.2006 21:11:20
Agnes Poirier
Fransa Ulusal Meclisi, Senato tarafından kabul edilirse 1915-1917 yılları arasında bir Ermeni soykırımı yaşandığını inkâr etmeyi suç sayacak bir yasayı geçen hafta onayladı. Senato daha akılcı davranıp yasayı sonunda reddetse bile, soru yerli yerinde duruyor: Bırakın milletvekillerinin çoğu tarafından onaylanmasını, nasıl oldu da böyle bir yasanın teklif edilebildiği noktaya geldik?

'Kişisel hizmet'
Bu üzücü olay bir şeyi gösteriyorsa, o da Fransa Başbakanı Dominique de Villepin'e kendi partisi içinde bile saygı duyulmadığı. Villepin o kadar dikkate alınmıyor ki, sağcı vekilleri aptalca ve tehlikeli bir oyun oynamayı tercih ediyor: Fransızların ve dünyanın Villepin'i daha da aptal bulmasını sağlayacak bir yasa tasarısını onaylayıp, İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'yi gelecek yılki başkanlık seçimlerinin tek becerikli adayı olarak ortaya çıkarmak istiyorlar. İkincisi, tüm bu olay Fransız solunun ulusun gerçek sorunları karşısında ne kadar yararsız, o sorunlardan ne kadar uzak durduğunu gösterdi.
Uluslararası toplum Fransız vekillere, tasarının aptallığını kınayarak ve felaket boyutlara varabilecek potansiyel sonuçlarına karşı uyarıda bulunarak anında tepki verdi. Bu arada birçok uluslararası medya kuruluşunun da, yasa tasarısının aslında kanunlaştığını ima ederek okuyucularını yanlış yönlendirmeyi seçtiğini söylemek de haksızlık olmaz.
Bazı yorumcular seslerini öylesine yükseltti ki, bütün bu kinin insanın kafasının karıştırmaması mümkün görünmüyordu.
Yasa tasarısını hazırlayan sosyalist partili milletvekilleri bir kez daha, temsil ettikleri insanlardan ne kadar kopuk olduklarını gözler önüne serdi. Son derece zayıf kalmış tarih ve gerçeklik anlayışlarını da bir kez daha gösterdiler. Peşinde oldukları, 450 bin Ermeni asıllı Fransız vatandaşının oyu muydu? Tüm bu olayın en sorunlu yanı Fransız vekillerin Ankara'ya vermeye çalıştığı ahlak dersi değil; hayır bu durumun sadece çocuksu olduğu söylenebilir.
Gerçek trajedi, tasarının bazılarımıza nasıl düşünmemiz gerektiği hakkında söylediğinde yatıyor. Eğitim, reformlar, emekli maaşları, göç, güvenlik ve küreselleşme gibi tüm ulusu ilgilendiren konuları ele almak yerine, Fransa solu kültürel göreceliğe kapılarak bazı gruplara 'kişisel hizmet' veriyor. Görünüşe göre bugünlerde, gerçeklik ve tarihi gerçekler, kimin konuştuğuna ve nereden konuştuğuna göre değişiyor.

Suçu ön planda tutmak neye yarar?
Bir ülkedeki farklı cemaatler kanunların 'kendi gerçeklikleri'ni kapsayacak biçimde değiştirilmesini istemeye başladığı zaman, bu durumun ıstırabını tüm ulus çeker. Bugün birçokları, sömürgeciliğin, geçmişte yaşanan adaletsizliklerin, unutkanlığın ve geçmişteki saygısızlıkların kurbanı gibi görülmek istiyor. Aslında onlar 'vekâleten' kurban; atalarının acılarına teslim olmuşlar. Bu, Ermeni soykırımının yaşanmadığını söylemek değil; hepimiz biliyoruz ki yaşandı. Fakat hiçbir şekilde, tarihi nasıl hatırlamamız gerektiğine dair yasalar çıkaramayız ve Fransa da Türkiye'yi ilgilendiren bir konuda bunu kesinlikle yapmamalı.
Tarih yeniden yazılıyor; gazeteci Eric Conan'ın da dediği gibi, "Tarihin gölgelerine çok fazla odaklanarak. Artık gölgeler tüm resmi karartıyor, kendilerini zorla dayatıyor. Kahramanlık hikâyeleri dışlanırken işlenen suçlar ön planda tutuluyor. Nazi işgalini unutup Vichy direnişine odaklanalım. Sömürgeciliği cumhuriyetin özü olarak görelim. Ve bunun gibi."

Narsisistik bir şov
Fransa'daki bu anlamsız modanın amacı açıkça, dikkatimizi gerçek konulardan ve gerçek tartışmalardan başka yönlere çekmek. Bu durum, eski nesilleri suçlamaktan ve onları işlemedikleri suçlar için kamu önünde cezalandırmaktan narsisistik bir zevk alan bazı siyasi seçkinlerin sergilediği tiksindirici bir şova dönüştü. Size, geçen kasımdaki göçmen isyanının sömürgeciliğin mirası olduğunu söyleyeceklerdir; isyan aslında, isyancıların yoksul banliyölerde yaşamasına yol açan 25 yıllık kötü eğitim ve şehir planlamacılığı politikalarının doğrudan sonucu olsa da.
Türkiye'yle sorunun da Ermeni soykırımını tanımaması olduğunu söyleyeceklerdir; tam da Türkiye'de bu konuyla ilgili bir ulusal tartışma başlamışken. Fransız solu ilgimizi nereden çekmek istiyor? Kendi saçmalıklarından mı? Ne kadar da vakur olmayan, acınacak bir sahne. (18 Ekim 2006) The Guardian

asya 30.10.2006 13:41:47
Soykırım hayaletinden kurtulmak için

Frsansa’daki malum yasa münasebetiyle birçok kişi ‘akıl tutulmasından’ söz etti, ama 90 yıldır yüzleşilemeyen bir tarihsel dönemi sırtında taşıyan Türkiye’nin durumu aynı derecede tutulmuş bir aklı göstermiyor mu? ‘Soykırım’ sözcüğü büyülü bir evin içinde gezinip duran bir hayalet gibi aklımızı rehin almış durumda... Öncelikle ‘soykırım’ın doğrudan gözlemlenebilir bir tarihsel veri olmadığını belirtmekte yarar var. Yani etrafa bakıp “işte soykırım oluyor” denemez çünkü hiçbir tekil eylem kendi başına bu sıfatı hakedemez. Dolayısıyla ‘soykırım’ birçok tekil karar ve eylemin sonucuna yönelik olarak sonradan konan bir teşhis. Günümüzde kullanılan tanım ise hukuki temele sahip ve bu nedenle de tarihte gerçekte yaşanan olayın doğrudan bir niteliği değil. Diğer bir deyişle tarihsel bir olayın soykırım olup olmadığı, geçmişte yaşananlar kadar bizzat söz konusu tanıma da bağlı. Kısacası hukuksal tanımı değiştirirseniz tarihsel bir olayı soykırım olmaktan çıkarabileceğiniz gibi, aksine şu an soykırım sayılmayan bir olayı da soykırım haline getirebilirsiniz...

Birleşmiş Milletlerin 1948’de kabul ettiği tanım, bu eylemin tezahürleri açısından son derece geniş. Öyle ki çocukların annelerinden uzaklaştırılmalarına yol açan veya bir grup insanın kendi kültürünü idame ettirmesine izin vermeyen tasarruflar bile ‘soykırım’ sayılmakta. Öte yandan bir eylemin ‘soykırım’ sayılabilmesi için o eylemin ‘niteliğiyle’ ilgili dört koşulun yerine gelmesi gerekmekte: Birincisi söz konusu eylem mağdurun kimliği nedeniyle olmalı; ikincisi mağdurları bir ‘grup’ olarak hedef almalı; üçüncüsü sistematik olmalı; ve dördüncüsü eylemin ardında mağdurlara zarar vermeye yönelik bir ‘saik’ bulunmalı.

Bu kıstaslar dahilinde 1915 Ermeni Katliamına bakıldığında ‘soykırım’ kelimesini kullanmamak son derece güç gözüküyor. Çünkü mağduriyet salt Ermeni kimliğinden ötürü yaşanmış, insanı ve kültürü ile ‘Ermenilik’ hedef alınmış, önceki hazırlık safhasıyla birlikte olaylar yaklaşık bir buçuk yıl sistemli bir biçimde sürdürülmüştür. ‘Saik’ noktasında ise Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin ve dönemin Türk gözlemcilerinin hatıratı ve bizzat Talat Paşa’nın süreci adım adım takip eden emirleri yeterlidir. İşin başında Ermenileri ille de öldürmek gibi bir saikin olduğunu kimse iddia edemez. Ancak toplu ölümlere rağmen tehciri devam ettirmek bu sürecin bilerek yönetildiğini ortaya koymaktadır. Dahası tehcir öncesinde 15 yaş üstü Ermeni erkeklerin önemli kısmının amele taburlarına alınıp birçoğunun öldürülmesi, amacın salt bir ‘boşaltma’ olmadığına dair yeterli kanıt sayılabilmekte... Nihayet Ermeni kültürü üzerindeki baskıların orada kalmadığı, Cumhuriyet döneminde aynı hızla devam ettiği ve günümüzde bile son bulmadığı düşünülürse, niçin neredeyse bütün dünyanın bu olayı ‘soykırım’ olarak gördüğü açığa çıkar.

Öte yandan bu tarihin Nazilerin yaptığı soykırımla benzeşmediği de açıktır. Tehcirin gerçekte nasıl yaşandığını çok sonradan öğrenen hükümet üyeleri olduğu gibi, Meclis de 1918’de açıldığında hala Ermeni milletvekillerine sahiptir ve olaylar bugünkünden çok daha açık bir biçimde bütün çıplaklığıyla tartışılır, kayda geçer ve Takvim-i Vekayi’de yayımlanır. Ardından olayın kendi yasalarına göre suç olduğuna hükmeden Meclis yargıyı harekete geçirir ve Türk Müslüman tanıkların doğrudan gözlemleri sayesinde tarih açığa çıkarılır. Bu tabloya merkezi kararlara direnerek hayatını bile kaybeden sayısız namuslu Türk Müslüman bürokratın varlığını da eklemek gerekir...

Dolayısıyla bir ‘soykırım’ söz konusu olsa da, Türk toplumunu, milletini, hatta devletini bile blok olarak suçlamaya imkan yoktur. O halde bu ayrımı acaba niçin yapamıyoruz? Kendimizi Teşkilat-ı Mahsusa’dan ayrıştırmak niçin bu denli zor?

Etyen Mahcupyan


Sayfa: [ 1 ]