SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Edebiyat / Dil

Konu: Hangi batı

Sayfa: [ 1 ]

17.10.2006 09:30:50

"Lisede Sofokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık, devletin yayımladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo'dan önemsiz, Mevlana Dante'den küçüktü, Itri ise Bach'ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti."

Attila İlhan

keje 17.10.2006 11:53:49
 ...

"Osmanlı_Türk romancısı Doğu/Batı ayrımında ,sırf roman yazıyor olmasıyla "Batı" tarafında durduğu halde,çok zaman,Berna Moran'ın "Alafranga züppe" dediği roman tipini üretmek ve yeniden-üretmekle yetindi.Bu doğal olarak,bir komedya ortamı gerektiriyordu:gülünçleştirerek zararsızlaştırma politikası.Ama daha ileriki zamanlarda,bu komik Alafranga Züppe'nin komik,dolayısıyla zararsız olmaktan çıktığını görüyoruz.Kurtuluş Savaşı ile birlikte Züppe ,Batı'nın içimizdeki ajanı olur,"hain" olur.Başta "ciddi" edebiyatta gördüğünüz bu tema ,şimdi,1990lardan bu yana kitle kültürünün öenmli bir parçası haline geliyor-ya da getiriliyor.

Rua romancılar ,burada uzun uzun anlatılamayacak nedenlerle ,Batılılaşmayı derinlemesine yaşadılar.İki anlamda da öyle:hem bu muazzam medeniyet değişikliğinin kendi benliklerinde iyice derine nüfuz etmesine izin verdiler,ona kapı açtılar:hem de kendileri ,Batı denilen bu farklı kültürün çok daha derinine giderek onun ne olduğunu anlamaya çalıştılar.Zaten bu iki işlem birbirinden ayrılamazdı.Bu Osmanlı-Türk romancısının hafife ve alaya alarak yüzeyde kalmaya,ayrımın iki yanında kalan tipleri de gerçekten tanımaktan kaçınmaya (belki kendisinden yüzleşmekten çekindiği için)çalışan tavrında çok farklıdır.Rus raomancısı,başından bir tragedya yaratmak üzere olmasa da,bir tragedya ile karşılaştı diye yolundan dönmemeye kararlı bir tavırla sorunsalın içine dalar.Gorki'nin sözleri de bunu açıkça gösteriyor."

...

                                                                              Önsöz
                                                  Türkiye Aydınları ve Roman Kahramanları
                                                                           Murat Belge

17.10.2006 14:52:25
Anekdot


Emperyal Oteli

Ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazim var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
...

Attila İlhan

kiya 17.10.2006 16:42:30
Bir Yazarın Not Defteri'nin bu sayısında başlıca konu olarak sunduğumuz söylevi bu yıl Haziran ayının sekizinde, Rus Edebiyatını Sevenler Derneği'nin büyük toplantısında kalabalık bir dinleyici topluluğu önünde verdim. Konuşmam büyük tepki uyandırdı. Konu Puşkin, Puşkin'in önemi ve anlamıydı. Konuşmam gerçekten bir olay olduysa bu sadece ve sadece tek bir görüş açısından bakıldığında doğrudur. Şimdi niyetim bunu biraz daha açmak, bu önsözü onun için yazıyorum. Konuşmamda Puşkin?in Rusya için taşıdığı önemi. şu dört görüş açısından gözler önüne sermeye çalıştım:

1. Derin sezgisi, dehası ve apak Rus yüreğiyle Puşkin, çağdaş aydın toplumumuzun tutulduğu hastalığı belli başlı belirtileriyle görüp ortaya serenlerin ilki olmuştur. Puşkin?in ele aldığı toplum katı, bu topraktan köklerini koparmış, halkın üstüne çıkmış ufacık bir zümreydi. Puşkin bu zümreyi içinden kurcalayıp aramızdaki olumsuz adam örneğini bize gösterdi.Huzursuz, istediğini bulamamış bir adamdır bu. Kendi ülkesine, kendi ülkesinin gücüne inancı kalmamıştır. Sonunda hem Rusya'yı hem de kendini (yani kendi toplum katını, kendi aydın ortamını) inkâra kadar varır. Başkalarıyla birlikte çalışmaya yanaşmaz, fakat çektiği acı içten ve gerçektir. Aleko ve Onegin, edebiyatımızda sürüyle rastladığımız benzerlerinin öncüleri oldular. Onların ardından Pekorin'ler, Çiçikov'lar, Rudin'ler, Lavrenzki'ler, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ındaki Bolkonski'ler, daha başkaları sökün etti ve ilk önce Puşkin?in ortaya attığı kavramın gerçeğe ne kadar uygun olduğunu gösterdiler. Petro'nun büyük devrimlerinden sonra içimizde beliren bu korkunç toplum illetini bulup çıkaran insanı, onun akıl ve deha yüceliğini ne kadar, övgüyle, sevgiyle ansak yeridir. Puşkin gelip yaraya parmak basmasaydı bugün illetimizi böyle yakından bilemeyecektik. Bizi ilk avutan da o oldu. İlletin öldürücü olmadığı umudunu bize o adı Rus toplumu iyi edilebilirdi, yeni baştan canlandırılabilirdi - eğer halkın gerçeğine kapılarını açık tutarsa.

2. İlk o oldu bize gerçeği gösteren. Sahiden ilk o oldu. Kim vardı daha önce? Doğrudan doğruya Rus gönlünden kopup gelen, halkımızın, kendi öz toprağımızın gerçeğinden fışkıran Rus ahlâk güzelliği, ilk Puşkin?in aramıza kattığı kişilerde kendini buldu. Tanık mı istiyorsunuz? İşte Tatyana: Korkunç yalandan kendini koruyan olgun Rus kadını. Tarih sayfalarında yaşayan kişiler: Boris Godunov?daki keşiş ve diğerleri. Gerçekçi bir gözle çizilmiş tipler: Yüzbaşının Kızı'ndaki gibi, daha birçokları gibi. Şiirlerinde, hikâyelerinde, hatıralarında, hattâ Pugaçov isyanını anlatan satırlarında bulacaksınız onları. Rus'un, Rus benliğinin gerçek; olumlu güzelliğini yansıtırlar; hepsi de halkın kendi içinden çıkarttığı insanlardır. İşte her şeyden önce bu noktayı belirtmemiz gerek. Artık gerçeği olduğu gibi söylemeliyiz: Bugünkü medeniyetimizde, bu sözde Avrupa medeniyetinde (zaten hiçbir zaman bizim olmadı bu medeniyet), dışlak kabuklar gibi benimseyip hilkat garibelerine çevirdiğimiz Avrupa kavramları ve Avrupa kalıplarında bulmadı Puşkin bu güzelliği doğrudan doğruya halkın gönlünde, halkın kendi gerçeğinde buldu. Böylelikle, tekrar ediyorum; illeti gözler önüne serdi, aynı zamanda bize büyük umut kapısını açtı. "Halkın şuuruna inan. Halk şuurunun gösterdiği yolun dışında kurtuluş yolu arama; kurtulacaksın." Böyle diyordu. Puşkin'i gerçekten anlamaya kalkışınca, insan ister istemez bu sonuca varıyor.

3. Puşkin'in bizim için önemini belirtmeye çalışırken üzerinde durduğum üçüncü nokta Puşkin'in sanatçı dehasının en kendine özgü belirtisidir. Ondan önce kimsede görmüyoruz bunu: evrensel sevgi gücü, başka milletlerin yaratıcı damarını hiç şaşmadan bulabilme gücü. Konuşmasında Avrupa'nın bazı yüce dehalar yetiştirdiğini söyledim. Bir Shakespeare, bir Cervantes, bir Schiller mesela. Ne ki Puşkin'de bulduğumuzu bunların hiçbirinde bulamıyoruz. Yalnız evrensel sevgisi değil, başka milletlerin damarına, girebilme gücü de akla durgunluk veren yeterliliğiyle dikkatimizi çekiyor. Dehasının en kendine özgü yanı olan, onu bütün dünya sanatçılarından ayıran, bütün dünya sanatçıları arasında bir onda gördüğümüz bu özelliği önemle belirtmekten kendimi alamazdım. Bunu söylerken niyetim Shakespeare gibi, Schiller gibi büyük Avrupa dehalarını küçümsemek değildi; sözlerimden bu kadar aptalca bir sonuç çıkarabilmek için insanın aptal olması gerekir. Shakespeare'ın yarattığı Aryan ırkı tiplerinin evrensel kaplamına, sonsuz derinliklerine yan gözle bakmak bana düşmez. Shakespeare'ın Othello'su bir İngiliz değil de, gerçekten Venedik'li bir Arap olsaydı, şairin eserine değişik bir renk, bölgesel bir özellik katmış olurdu, o kadar; Shakespeare'ın yarattığı tipin evrensel anlamı değişmeyecekti; çünkü Shakespeare'ın söylemek istediğini bir İtalyan'ın ağzından da aynı güçle söyleyebilirdi. Bir daha söyleyeyim, Puşkin'in yabancı milletlerin yaratıcı damarını bulabilme gücüne dikkati çekerken, bir Shakespeare'ın, bir Schiller'in evrensel önemini küçümser görünmek istemedim sadece bu güçte, bu gücün derinliğinde bizim için asıl büyük ve öncü bir işaretin yatmakta olduğunu belirtmek istedim.

Çünkü:

4. Bu güç Rusya'nın kendi gücüdür, bizim milli gücümüzdür. Puşkin yalnız paylaşıyor bunu Rus halkıyla; fakat işinin eri bir sanatçı olarak onu bütün yoğunluğuyla kendi alanında, kendi sanatında dile getiriyor. Halkımızın eğilimi gerçekten sevgi ve barış yönündedir. Petro'nun devrimlerinden bu yana geçen ikiyüz yıl içerisinde halk bu eğilimini tekrar ve tekrar açığa vurmuştur. Konuşmamda halkımızın gönlünde yatan bu gücü belirtirken, gelecek için önümüzde parlayan büyük umudun, belki de en büyük umudun bu gerçekten ileri geldiğini göstermeden edemezdim. Bu arada özellikle belirttim ki, içimizde kaynayan Avrupa özlemi bütün özentili tutumuna, bütün aşırılıklarına rağmen temelde doğru ve gereklidir; temelde doğru ve gerekli olduğu kadar halkın desteğini de kazanmıştır. Bu özlem, ulusal bilincin istekleri, emelleriyle elele gitmektedir ve hiç şüphesiz Avrupa'ya öykünmenin çok ötesine varan bir amaç gücüdür. Konuşmam çok kısa.olduğu için düşüncemi gerektiği gibi açıklayamadım. Fakat söylediklerimde güç anlaşılır bir yan olduğunu sanmıyorum. "Belki de bu zavallı, perişan ülke bir gün gelecek bütün dünyaya yeni bir ülkü aşılayacak" dediğim için bana kızanlar haksızlık ederler. Avrupa ülkeleri gibi dört başı mâmur toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında Rusya?yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum ki, kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören, bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlâki bir özelliktir bu. Rus halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz?

Rus milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkum bilinçsiz bir sürü müdür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Gel gör ki hiç de az değil bu iddiada olanlar. Oysa ben tuttum bambaşka bir düşünceyle ortaya atılmak cür?etini gösterdim. Bir daha söyleyeyim, "bu hayâlimi" (konuşmamda öyle dediydim) etraflıca, gerektiği gibi doğrulama fırsatını bulamadım; fakat orada olsun ortaya atmaktan da kendimi alamadım. Ekonomik ve toplumsal alanlarda Batı'nın katına ulaşmadan yoksul ve perişan yurdumuzun böyle ulu özlemlere kapılamayacağını sanmak, kelimenin tam anlamında saçmalıktır derim. Gönlün ahlâk hazineleri, hiç değilse temel yapılarında, ekonomik güce dayanmazlar. Yukarı sınıflar bir yana bırakılacak olursa bu yoksul, perişan ülke bugün tam bir birlik içinde yaşıyor. Seksen milyonluk bu halk Avrupa'nın hiçbir yerinde rastgelmeyeceğiniz bir görüş birliğinin sözcüsüdür. Hiç değilse bir bu yüzden, bu toprakların perişan olduğunu, hattâ yoksul ve zavallı olduğunu kimse söyleyemez. Oysa Avrupa'da (onca hazinenin yığıldığı o Avrupa'da) bütün Avrupa milletlerinin toplum temelleri baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında tek bir iz bırakmayacak; yerine yepyeni, öncekine hiç de benzemeyen bir başka yapı dikilecek. Avrupa'nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse Avrupa'yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü "bir göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacak". İşte bu irin tutmuş, kokuşmuş toplum düzeni her ne pahasına olursa olsun ulaşılması gereken bir, hedef olarak halka sunuluyor. Önce oraya ulaş, diyorlar, ondan sonra Avrupa'nın kulağına kendi gerçeğini fısıldayabilirsin! Biz diyoruz ki, bugünkü ekonomik yoksulluğumuz içinde, hattâ bundan da feci yoksulluklar pençesinde bile sevgi temeline dayanan bir evrensel kardeşlik kavramını benimsemek, el üstünde tutmak mümkündür.

Tatar istilâsından sonraki Rusya'yı ya da tek başına ulusal birlik bilincinin kurtardığı Güçlükler Çağı'ndan sonraki devirleri hatırlayın. Öylesine yoksulluklar içinde bile bu gücü korumak, el üstünde tutmak mümkündür. Sonra şu da var; bütün insanları sevmek, insanlık birliği ülküsünü içimizde canlı tutmak mı istiyoruz; bize benzemiyorlar diye yabancı milletlerden nefret etmeme gücünü yitirmemek mi istiyoruz; illâ her şey bizim olsun deyip öbür milletleri soyup soğana çevirecek kadar (Avrupa'da böyle düşünen, böyle yaşayan milletler yok değildir, bilesiniz) bencillik duygularımızın ölçüsünü elden kaçırmamak mı istiyoruz; bütün bunlar için zengin bir millet olmamız, Avrupa'nın toplum düzenini benimsememiz gerekiyorsa, yarın yerle bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz var? Rus toplumunun kendi içten gücüyle, kendi ulusal kaynakları yönünde gelişmesine hâlâ meydan verilmeyecek mi? Köleler gibi Avrupa'nın peşinden giderek kendi kişisel varlığını yitirmesi illâ da gerekli mi? Öyleyse Rusya'nın, Rus halkının can damarında neler yatıyor? Canlı bir yapının ne olduğundan haberleri var mı bu beylerin? Ağızlarından da hiç düşürmezler tabiat bilimleri sözünü! İki yıl kadar oluyor, arkadaşlarımdan biri azılı bir Batılılaşma taraflısına "halk bunu kaldırmaz" dediydi. Aldığı cevap şu oldu: "Öyleyse halk ezilmelidir!" Kıyıda köşede kalmış önemsiz biri de değildi bu adam, aydınlarımızın önderlerinden biriydi. Hikâye doğrudur.

Bu dört görüş açısından Puşkin'in bizim için ne gibi bir önemi olduğunu gösterdim. Konuşmam dinleyenler üstünde büyük bir etki yarattı. Söylediklerimde kendi başına bir değer olduğundan değil, bunu özellikle belirtmek isterim; ne de konuşma tarzımda dikkati çekecek bir yön vardı, içten konuşmuş olmam - hattâ şunu söyleyebilirim - ortaya koyduğum gerçeklerin ağırlığı bu etkiyi doğurdu.

..................

Yazık ki varabileceğimiz tek sonuç budur. Tekrar ediyorum, bütün bu sözleri o gün elime sarılan Batılılaşma savunucularına yakıştırmak, hattâ aralarında en ilerici olanların büyük çoğunluğuna yakıştırmak benden ırak olsun. Hepsi de Rus işçileri, su katılmadık Rus yurttaşlarıdır. Ama o köklerini koparmış, yersiz yurtsuz kalmış olanlar, o sizin Batılı kafalarınız, orta adamlar, sokaktaki adamlar, bu ülküyü ayağa düşürenler sayıları denizde kum gibi artan önderleriyle, örgütleriyle hep buna benzer sözler edeceklerdir, belki de etmişlerdir. (Meselâ din konusunda geçen gün bir gazete o malûm nükte anlayışıyla ne diyordu biliyor musunuz? Islavcılar sözde bütün Avrupa'yı Ortodoks dinine katıp yeni baştan vaftiz etme hülyasındaymışlar!). Fakat gelin silkip atalım bu karanlık düşünceleri kafamızdan, umudumuzu Avrupa'ya inanan önderlere bağlayalım: Vardığımız sonuçların yarısını, kendilerine bağladığımız umutları kabullensinler, hepsini baş tacı eder, hepsine kalbimizi veririz. Söylediklerimizin yarısını benimsesinler yeter. Rus bilincinin bağımsızlığını, kendine özgü yanını kabul etsinler, ağırlığını duysunlar, onu evrensel birlik yönüne iteleyen insancıl eğilimini görsünler, kavgaya tutuşmamız için bir sebep kalmayacaktır, hiç değilse önemli bir sebep kalmayacaktır. İşte o zaman konuşmam gerçekten yeni, bir olayın başlangıcı olabilir. Benim yaptığım konuşma değil, son defa tekrar ediyorum (buna lâyık değildi benim sözlerim), fakat yüce Puşkin?i anmak ve kutlamak için o toplantıda bir araya gelişimiz yeni bir olayın başlangıcı olabilir; geleceğe bakan büyük amaç yolunda bütün taşkın gönüllü Ruslarla aydın kafalı Rusların elele vermesi! Olay budur.

---------------------dostoyevski - puşkin üzerine konuşma'dan---------------------------------



dostoyevski'nin "puşkin üzerine konuşma"sı başlı başına bir olaydır gerçekten. dostoyevski, bu konuşmasında yalnız rus toplumunun dinamiklerini keşfetmekle kalmamış, geri kalmış bütün toplumlar için de bir yürüyüş reçetesi sunmuştur. atilla ilhan'ın hangi batı'sının ikircikli cümleleri yerine parlak ve net bir yürüyüş yoludur dostoyevski'nin çizdiği. ve büyük bir düşünüşün bütün izlerini de konuşmanın bütün metninde bulabiliriz. dostoyevski, polemik yaratmak yerine tam bir birleştiriciliği de öngörmüştür konuşmasında. mustafa kemal paşa'nın da "olguculuk" üzerine tezler oluşturmak yerine, dostoyevski'nin bu yolunu tutması, belki de bugün yaşadığımız bir çok çatışmanın önüne geçebilirdi.

eğer puşkin'le başlayan bir rus aydınlanması olduysa, dostoyevski bu aydınlanmanın en önemli sac ayaklarındandır. bizim toplumumuzda ise anlaşılmayan, ne yazık ki budur. bir aydınlanma, onun öncüleri ile ortaya çıkar. bir aydınlanma gözüpeklik gerektirir. bir aydınlanma puşkin gibi, lermontov gibi 30'una gelmeden mezarı boylama cesaretini göğüslemeyi gerektirir. bir aydınlanma, dostoyevski gibi, çara suikast düenleyen bir anarşist olarak başladığı yaşamına rus tutuculuğunun en önemli sözcüsü olarak devam edebilme cesaretini omuzlamayı gerektirir.

hangi batı? hangi sosyalizm? hangi şu, hangi bu? ne önemi var ki? cesaret beyler, yürümek isteyenin yanında taşıması gereken yeğane yol arkadaşıdır.

türk toplumu da ahkam kesen ve konforlarından ödün vermeyen aydınlar yerine, her türlü yola sapmaya cesaret edecek aydınları çıkardığı gün ancak, hangi batı'ya gidebileceğini görecektir. nitekim rus aydınlanmasını, hangi batıya yürüyeceğini tartışan aydınlar yaratmamıştır.


Sayfa: [ 1 ]