|
||
Mânevi felsefe, yani insan tabiatının ilmi, herbiri kendine mahsus değeri bulunan ve insanlığın eğlenmesine, bilgilenmesine ve iyileşmesine yardım payını getirebilecek olan iki ayrı metotla ele alınabilir. Birisi insanı, asıl aksiyon için yaratılmış, girişmelerinde, zevklerine ve duygularına kapılan, ve eşyanın görünürdeki değeriyle, kendilerini içinde: bulundukları görüş tarzına göre, bu eşyanın birini arayıp diğerinden uzaklaşan bir varlık sayar. Erdemin, bütün şeyler arasında, en değerlisi olduğu kabul edildiğinden, bu ekolün filozofları, şiirle güzel söz söyleme sanatının bütün yardımlarından faydalanıp konularını ele almak için hem hayal gücünü doyurmaya hem de kalbe hıtabetmeye en yüksek derecede elverişli olabilecek kolay ve açık bir tarzı benimsiyerek erdemi en hoşa giden renklere büründürürler. Her günkü hayattan en göze çarpan hal ve misalleri seçer, birbirine zıt olan karakterleri, gereğince, karşıtlık durumunda gösterir, ve, bizi, şeref ve saadet umgulariyle erdemin yollarına çekerek, bu yollar üzerine, adımlarımızı, en sıhhatli kurallar ve en ünlü örnekler sayesinde güderler. Bu filozoflar, bize düşkünlükle erdem arasındaki farkı duyurur, duygularımızı harekete getirip düzenlerler ve, yetişir ki kalblerimizi sadece dürüstlük ve gerçek şeref aşkına meylettirmiş olsunlar, böylece bütün emeklerinin tamamı ile ödenmiş olduğuna inanırlar. Filozofların öteki zümresi, insana, aktif bir varlıktan ziyade, akıllı bir varlık gözü ile bakar ve insanın ahlâkını işlemekten fazla akıl ve idrakine şekil vermeye önem vera. Bunlar, insan tabiatını bir spekülâsyon konusu sayar, bu tabiatı da, idrakimizi idare eden, duygularımızı meydana getiren ve bizi, filân şeyi, filân hareketi veya falan davranışı öğmeye veya yermeye karar verdiren prensipleri bulmak amaciyle bu tabiatı dikkatli ve titiz bir incelemeye bağlı tutarlar. Kanaatlerince, felsefenin, henüz ahlâk, uslamlama ve tenkidin temellerini hâlâ tartışma götürmez surette tesbit etmemiş olması, ve doğruyla yanlışın, reziletle erdemin, güzellikle çirkinliğin — bu ayrılıkların kaynağını belirtmeye gücü yetmeksizin— daima sözünü edip durması, yazarların hepsi için utanılacak bir şeydir. Bu filozoflar, girişmiş bulundukları bu çetin işin yapılması yolunda, hiçbir güçlükten yılmazlar; tersine, özel hallerden hep daha genel prensiplere çıkarak araştırmalarını daha genel olan prensiplere kadar vardırırlar; ve her ilim için, insan merakının her türlüsünün sınırını belirtmeleri gereken şu ilk prensiplere kadar ulaşmadıkça, kendilerini doyurulmuş saymazlar. Bu filozofların yürüttükleri düşünüş ve spekülâsyonlar, alelade okuyucuların gözüne soyut, cansız, hattâ anlaşılmaz gibi görünebilir: esasen .onların aradıkları da, kültürlü ve bilgin okuyucuların takdiridir; şu kadar ki eğer gelecek nesillerin eğitim ve öğretimine yardım edebilecek gibi bazı gizli hakikatlar keşfedebilirlerse, kendilerini, bütün ömürlerince harcadıkları emeklerin karşılığını bol bol görmüş sayarlar. ( )Şüphesiz ki kolay ve açık olan felsefe, çoğunluk tarafından, doğru ve çetin olan felsefeye her zaman tercih edilecektir; hattâ bu felsefenin, birçok kimselerce, yalnız daha ziyade hoşa gitmesinden değil, aynı zamanda, çok daha büyük bir fayda temin etmesi bakımından iyi karşılanacağı hiç şüphe götürmez. Bu kolay ve açık felsefe, zaten hergünkü hayata daha ziyade sokulur, kalbi ve duyguları hem yetiştirir, hem de yoğurup şekillendirir; fazla olarak da, insanları aksiyona süren zemberekleri harekete getirmek suretiyle, hem insanların davranış ve gidişlerini düzeltir, hem de onları, gene kendisinin tasvir ettiği mükemmellik örneğine yaklaştırır. Halbuki tıkız ve çetin olan felsefe, kendi gerektirdiği zihniyet dolayısiyle, iş güç ve aksiyon alanına sokulmaktan güçsüz kaldığı için, filozof, kuytu köşesini bırakıp da aydınlık yüzüne çıkınca, ortadan kayboluverir: prensiplerinin de bizim gidişimiz ve örf ve âdetlerimiz üzerinde azçok etkilerini saklamaları, ancak güç halle mümkün olur. Kalbimizi dolduran duygular, tutkularımızın telâş ve taşkınlığı, ye duygulanımlarımızın şiddet ve galeyanı bu felsefenin vargılarının hepsini silip süpürür ve derin görüşlü filozofu, avamdan herhangi bir adam derecesine düşürür. Ancak şunu itiraf etmek gerektir ki kolay olan felsefe, ötekininkinden hem daha sürekli hem de daha hak edilmiş bir şöhrete erişmişken boşlukta zihin yoranlar, şimdiye değin, ancak kendi çağlarının ya heves ve kaprisinden, yahut da cahilliğinden ileri gelme geçici bir ün edinmişe benziyorlar; zira «gelecek nesiller»denilen şu âdil yargıç önünde adlarına hak kazanmış olduklarını ispat edememiş bulunuyorlar. Derin düşünen filozof, ince usavurmalarının akışını bir kere kollamaya koyulunca, herhangi bir yanlışlığa kolayca düşebilir; hele bu yanlışlığın kavradığı sonuçları meydana çıkarıp, kâh aykırı görünen kâh da orta malı olan görüşle açıktan açığa çatışan yargılardan ürkmedİ mi, o andan itibaren artık bu ilk yanlışlığı ister istemez bir başkasını meydana getirir. Halbuki gayesi sadece insanlığın sağduyusunu en lâtif ve en çekici renkler altında göstermekten ibaret bulunan filozof, kazara yanılsa bile, daha öteye gidemez: bu sağduyuya ve ruhun tabiî duygularına tekrar başvurarak, gene doğru yola döner ve tehlikeli kuruntu ve hayallere karşı kendini emniyete alır. Bakınız işte, Cicero'nun nam ve şanı, bugün, bütün şaşaasiyle parlıyor,1 halbuki Aristo'nunki iyice sönüp gitmiş bile! La Bruyere, denizler demeyip hepsini aşmış ve sanını devam ettirmesini bilmiş; fakat Malebranche'ın angısı, kendi memleket ve çağının sınırlarını aşamadan kalmış. Hele Addison'a gelince, o, kim bilir, belki de Locke'un tamamen unutulup gitmiş bulunacağı bir zamanda, hâlâ okunmakta devam edecektir. David HUME
|
||
|
||
Hume müspet sınırlar altında espirili bir adam! Acaba bilerek mi yapıyor!
|
||