|
||
| Düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı ciddi bir tehdit oluşturan, daha vahimi, kendilerince "mahallenin" namus bekçiliğini vazife edinmiş "vatanperverler"in bir şiddet kalkanı haline gelen 301. maddenin savunulacak bir tarafı olmadığı su götürmez bir gerçek. Ama yine de AB yolunda emin adımlarla ilerleme iddiasındaki hükümet yetkilileri tarafından tüm eleştirilere karşı maddenin zararsızlığı ve gerekliliği üzerinde bir ortak görüş sergileniyor. Hükümet 301. madde ile ilgili uygulamalar hakkında, "zamanla düzelir" iyimserliğini telkin ederken, basiretsizliğinden ailesinin derin sorunlarını görmezden gelerek sorumluluktan kaçan baba figürünü canlandırıyor. 301. maddeyle ilgili sorun oluşturan konuların başında Türklük tanımı geliyor. 301. madde, "Türklüğü alenen aşağılama"yı suç sayıyor. Türklükten ne anlaşılması gerektiği muğlak olmakla beraber, resmi ideoloji tarafından nasıl tanımlandığı ve içerik kazandığı aslında gayet açık. Türklük, saf ve bütünlüklü özne tasarımına dayalı olarak, her türlü başkalık ve farklılık işaretini dışlayan, etnisist bir tanıma dayanıyor. Resmi tarih tezinde de vurgulandığı gibi, Türklük ezelden ebede "bozulmadan" kalan bir "öz"ün temsili olup o özün sağladığı bir kutsal haleye sahiptir. Bu kutsal hale, Türklüğü her türlü müdahaleden korumaktadır aslında. Bugün Türklük üzerindeki milliyetçi teyakkuz, AB sürecinin dönüştürücü etkisine karşı bir tepki olmakla beraber, Türkiye'de yaşayan insanların tarihleriyle yüzleşmelerini sürekli olarak erteleyen bu kutsal halenin yitirilmesi endişesinin bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Resmi tarih anlayışının temel yönelimi, Batılılar tarafından oluşturulmuş tarihin "gadrine uğramış" Türkler temasına ya da Batı tarihçiliğinin Türkleri tarih sahnesinden silmek için oluşturdukları bir büyük "tarih komplosu" olduğu kabulüne dayanır. Bu kabullerin izleğinde Türklük üzerine her eleştiri, soru, sorgulama, düşünüm girişimi bu komplonun parçası olarak algılanarak cezai yaptırıma tabi tutulur, kovuşturulur. Dolayısıyla, böyle bir yasa varken, Türklüğün, farklı kültürel kimliklerin dahil olmasıyla zamanda ve mekânda oluşmuş ve hâlâ oluşma halinde olan, açık uçlu, melez bir yapıda olduğuna dair bir tanım yapmak bile suç olabilir. Oysa Türklüğün antropolojik tanımı böyledir ve Türklüğün bu dinamik doğası, zamana ve mekâna uyum sağlamada bir imkandır. Kervanlar Türklük farklı başlangıç noktalarından kaynaklanıp yüzyıllar süresince iç içe geçen karmaşık gelişim süreçlerince biçimlendi. Orta Asya'dan Anadolu'ya, oradan Balkanlar'a kadar uzanan bir coğrafyada yüzyıllar süresince Türklük farklı kültürlerle iç içe geçip hâlâ evrilen bir sentez haline geldi. Özellikle Anadolu'da Türklük en güçlü sentezine ulaştı. Bugün İslam dünyasına bir model oluşturma potansiyelinden dolayı çok övündüğümüz Türk Müslümanlığı da bu sentezin ürünüdür. Fakat Müslümanlığın bu melez modelini savunmak dinsel dogmatikleri ne kadar rahatsız ediyorsa, Türklüğün Anadolu'da tekamül eden melez modelini savunmak da milli dogmatikleri o kadar rahatsız ediyor. Türkler arasında 10. yüzyıldan itibaren başlayan kitlesel Müslümanlaşma, bilindiği gibi İslam'ı Türklerin çoğunluk dini haline getirmişti. Müslümanlaşmanın popüler düzeydeki önemli etkisi, Türklerin önceki dinlerine ait bazı inanç öğelerini İslam içinde erimeye zorlamış olmasıdır. Bu erime popüler İslam'ı ortodoksi dışı ve melez kılan bir dinamik sağladı. Tarihi boyunca önemli gelişmeler gösteren popüler İslam, bu melez karakteriyle ortodoks İslam'dan sürekli olarak kendini ayırır. Buna rağmen resmi ideoloji Türklüğün dini boyutunu Sünnilikle sınırlar. Böylece dini kanaldan gerçekleşen kültürel etkileşim olgusu hurafeye indirgenerek yadsınmış olur. Türklüğün dini bileşeni İslam, saf ve bütünlüklü özne tasarımına uygunluğuna bağlı olarak Sünnilikle özdeşleşince, geriye kalan dini kimlikler rahatlıkla pejoratif anlamlarla ötekileştiriliyor, Türklüğün ise kutsiyeti pekiştiriliyor. Türklük hakkında en ilginç nokta, Türk adı altında yaşayanların varlıklarının 1400 yıldır bilinmesine rağmen bu ismi kullanan insanların, zaman içinde kendi aralarında neyin sabit kaldığını belirlemeyi neredeyse imkansız kılacak bir biçimde çok yönlü bir değişime uğramış olmasıdır. Erken Türklerin Moğollara benzer bir dış görünüşü olduğu düşünülmüşse dahi, arkeolojik kanıtlar Türkçe konuşan insanların, bilinen tarihlerinin başlangıcından beri etnik olarak karışık olduklarını gösteriyor; Türklerin coğrafi yayılımı ile birlikte bu genetik karışım daha pekişti. Bu anlamda Türkler Anadolu'ya gelmelerinden çok önce melezleşmişlerdi. Dini olarak, Türk topluluklar Şamanizme, Mazdaizme, Budizme, Maniheizme, Hıristiyanlığa ve son olarak da İslama katıldılar. Türk dili ise, Türk toplulukların birbirleriyle karışmalarını olduğu kadar, Türk olmayan unsurları da içeren karmaşık bir etnogenetik tarihin sonuçlarını temsil eder. Görüldüğü gibi Türklük, Asya'dan göç yolları üzerinde Batıya doğru seyreden bir kervana benzetilebilir. Bu kervana, her duruşta farklı türde kültürel yükler taşıyan insanlar katılıp ayrıldı, yalnız bazı yolcular tüm yol boyunca kervana eşlik ettiler. Bazen kervanda bazı sorunlar çıktı ama bunlar yap-takçı bir pratikle giderildi. Yüzyıllardır Türklük, herhangi bir yasal teminata gerek duymadan kendi dinamizmi ile tekamül ederek bugüne ulaştı. Bugünden sonra Türklüğü yasal korumaya almak, eleştirinin ve özdüşünümün imkanlarını kısıtlamaktan başka bir şeye hizmet etmeyecek. SÜREYYA SU / Radikal 2 / 8 Ekim 2006 |
||
|
||
| Bizimkiler çok akıllı walla, öyle güzel harmanlamışlarki herşeyi birbirine... Önce dini millileştirmişler, sonra da milli olanı dinileştirmişler... Ortaya böyle ucube birşey çıkmış işte... |
||
|
||
| bence tanimak istemeyen tanimasin bizi | ||
|
||
| gumilof şöyle der eski türkler isimli kitabının önsözünde: "kritik dönemlerde bozkır halkının büyük çoğunluğu hanlarının yardım talebini reddetmiş, bu keyfiyet hakanlığın 604'te doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasına yol açmış, 630 ve 659'da çökmeye başlamasına ve 745 yılında millet olarak mahvolmalarına sebep olmuştur. elbette bu, halkı oluşturan tüm insanların yokolduğu anlamında değildir. aksine halkın bir kısmı bozkırlarda yeni teşekkül eden uygur hakanlığına iltihak ederken büyük kısmı çin sınır orduları bünyesinde yer aldı. bulahare bunlar 756'da tang hanedanı imparatorluğuna karşı isyan etti. kalan türkler de bu isyana katıldı ve onlarla birlikte imha edildi. bu olay bir milletin ve bir dönemin gerçek sonu oldu." gumilof, türk milletinin yok olmasına rağmen türk isminin yok olmadığını ve asyanın tamamına yayıldığını söyler. ona göre araplar, bozkır halklarının ve göçebe bozkır savaşçılarını kahramanlık ve alicenaplığın sembolü bu halkın ortadan kalkmasından sonra başlangıçta bu isimlendirmeyi kabullenen herkesi türk olarak nitelendirmişlerdir. ardından kelime bir kere daha şekil değiştirmiş ve bir dil ailesinin adı haline gelmiştir. hasılı, dünyanın en önemli türkologlarından gumilof'a göre bugün kendine türk diyen ulusların kadim türklerle ilgisi yoktur. onlara bu isim sonradan atfedilmiş ama bu uluslar tarafından da kabul görmüştür. bugünkü "türkler"in önemli bir kısmı kadim türklerin sadece mirasçısıdır. "ekşi sözlük"ten alıntı |
||
|
||
| kimsenin ovunmedigi bisey mi bu bukadar .... tabi ovunulmemeye calisilan duzen veye gunun kurallariysa.... herkes ayni dusuncede olmasada` turk ke turk den baska yoktur dost millet` | ||