SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Edebiyat / Dil

Konu: Postmodern çağın ikiyüzlülüğü üzerine

Sayfa: [ 1 ]

kiya 11.10.2006 00:52:47
Şiir Özbilge
Aralık 1996

POSTMODERN ÇAĞIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ ÜZERİNE
ÖYLESİ BİR DENEME

Post modernistler ve postmodern çağda yaşayanlar... Bu çağın bir başka isimle anılacağını, bir kez (izm) sıfatı ile anılmış olduktan sonra artık geri dönüşün olmayacağını bilerek yazıyorum bu yazıyı. Postmodernizm yoktur diyenlere de, vardır diyenlere de verilmiş bir yanıt değil bu yine de. Çünkü, (izm) yanı ilgilendirmiyor beni düşüncenin. Yaşarken duyu organlarım aracılığıyla algıladıklarım, kendiliğinden düşünmek denilen eyleme yol açıyor, o kadar. Ve yazmak, sözcüklerle kurduğum ilişki, yalnızca düşüncelerimin vucut bulmuş hali. Bu çağda yaşıyorum ve ne yaşadığımı yazıyorum.

"Satranç oynar gibi 'roman' oynayabileceğiz artık, centilmence kurallara uyarak"

demiş Italo Calvino. (1) Postmodernizmin önde gelen yazarlarındanmış kendisi. Bana nedense silah sanayicilerinin yeni teknolojiler kullanarak geliştirdikleri silahlara dair ettikleri lakırdıları hatırlatıyor bu cümle. Nedensesi fazla aslında; cümlenin niçin böyle bir çağrışım yaptığı gün gibi ortada.

Tüm 'rakibe karşı' oynanan oyunlar, ama özellikle de satranç üzerine söylenecek öyle çok sözüm var ki. Sonra "centilmenlik" "kurallar". Geyiklerin boynuzları kadar bile masum olmayan alt etme tarihine ait sözcüklerin herbiriyle tek tek uğraşmaya kalksam, o tarihin sayfalarında şanlı bir yer edinirdim, biliyorum. Oysa sürekli utanarak da olsa yine de utanmadan yaşıyor olduğuma bile şaşarken, arsızca bir hırsla kelimelere karşı savaş açmak neredeyse imkansız.

"Ben kolaj yaparım. Bir çok kitaptan pek çok şey alırım...Ama bundan rahatsız olmam"

buraya kadar iyi demiş Orhan Pamuk. sonra devam etmiş:

"Onemli olan etki kaynağının altında ezilip ezilmemektir. Başka kitaplardan etkileniyorum ama bu, James Joyce'un dediği gibi köprü yalnızca. Ben gaza basıyorum, kendi ırademi dayatıyorum, bir sanat eseri yaratıyorum...Nereden ne almışım önemli değil." (2)

Rahmimde büyütüp, can verdiğim kızlarımı sık sık sanatla özdeşleştirdiğim oldu. Hatta öyle ki, zaman zaman toplumsal varoluş sancıları çektirildiğimde "yaratamadığım için" doğurduğumu düşünme ahlaksızlığına düştüm. Sanatın ne olduğunu köktenci bir dille anlatacak değilim burada, ama benim için yine de bir yaratıcılık sayılan doğumda ne gaza bastığımı düşünüyorum ve ne de çocuklarım büyümektelerken onlarla ve yasamla bir 'irade dayatma' ilişkisi içerisindeyim. İradi bir ilişki ile irade dayatmak arasında fark olduğunu biliyorum. Üstelik rahmimde büyütmezden önce nereden ne aldığımın benim için büyük önem taşıdığını da kabul edersiniz. Gerek toplumsal açıdan ve gerekse duygusal açıdan nereden ne alındığı hep önemliydi. Açıkcası toplum tarafından bir orospu olarak damgalanmak pek önemli gelmedi bana, ama duygusal açıdan aldığım tohumlarla değil, kurduğum ilişkilerin hakikiliği ile ilgili olduğumdan nereden ne aldığım hep iradi oldu.

Ne oynadığım oyunlarla ne de yaratıcılığımla ilişki içinde olduğum modern dünya benim dilimi hiç konuşmadı ama yasadı. Ve yaşanan, dile dökülemediği için arşivlenemedi, tarihi olmadı. Bugün tarihi hala yazılmamıs olanlar, yasadığıyla kalan insanlığın en az yarısı, bunun da ötesinde belki de. Kelebeklere yazı yazmayı hiç bir zaman öğretemeye-ceğinize göre, bunun çok da önemi yok diye düşünüyorum ve kelimelere savaş açmayı boşveriyorum. Kelebekler üzerine üretilen bilginin, kelebekler için ne derece önem taşıdığını tartışmayı size bırakıp, kirlenmiş insanlığımın utancıyla bir kenara çekilip tartışmanın bitmesini bekliyorum. Ve biri çıkıyor şöyle diyor:

"Ereğimiz, olayları yalnızca belırsizlik ilkesinin saptadığı sınırlara kadar kestirebilecek bir yasalar takımı ortaya koymaktır." (3)

Bana "yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar?" sorusunu hatırlatan bu cümlenin, bir de 'ereğinin' olması kadar şaşırtıcı gelebilecek şaşkınlıklarla uyanmaktayım her yeni güne. Stephen Hawking bu cümleyi düşünürken, kimler adına "biz" demekte merak ediyorum. Ama bir "bilim adaminın" da boynuzları olabileceğini düşününce insan, işte o zaman dünyada olup bitenleri anlayabilmek kolaylaşıyor. Yönetebilmek, sürü olduğu varsayılanı güdebilmek için belirsizleşen ve kontrolden çıkan dünyayı hala kontrol altında tutabiliyormuş izlenimini yaratabilecek "belirsizlik ilkelerine" "yasalar takımına" elbette ki gereksinim duyulacak.

Bir kabilede sözü geçen kişi olmaktan yola çıkıp, sonra koca dünyayı bir köye çevirince; bu koca köyü aynı zamanda kontrol edilebilir bir mekan kılma kaygısını da işin içine katınca ... Böyle bakıldığında değişen hiç bir şey yokmuş gibi. Yalnızca bir kabilenin yönetilebilmesi için gerekli düzenlemelerin çok daha sistemli, karmaşık, ayrıntılı şekilleriyle karşı karşıyayız o kadar. İktidar çıkarları birbiriyle uyuşanlar, teknokratların geliştirdiği teknolojinin yardımıyla, dünyanın bir ucundan öteki ucuna birbirleriyle iletişime geçebiliyor. Herkes kolayca kendi uzmanlık alanının dışında kalanları, "kitle" yerine koyabiliyor ve kendi uzmanlık alanının kontrol edebildiği ölçüde de iktidarının - biliyor, kontrol edebiliyor olmanın - keyfini yaşayabiliyor.

ÖZNELLİKTEN KİTLESELLİĞE

Postmodern çağın bir bireyi olarak, şimdilik söylemsel düzlemde modernizmin bir devamı imişcesine kurgulanmakta olan, postmodernizmin ve dolayısıyla modernizmin öngöremediği ve artık kontrol altında da tutamadığı yeni oluşumlara dikkat çekme gereksinimi duyuyorum. Ve bu noktadan sonra verili yazı dilini kullanmak durumundayım. Postmodern çağ, modernizmin ilerlemeci bakıs açısının sınırlarını aşan, modern kuramların geçerliliğini alt üst eden kolaj durumlarla örülmekte.

Üretilmiş olan teknolojilerin sonuçları, insanın yaşadığı ortamı tahrip ettiği oranda, iktidarlara karşı örgütlenmeler de beraberinde oluşmaya başladı. 68 kuşağı ve çiçek çocuklarının sistem içinde eritilen karşı duruşları, Amnesty İnternational, Yeşiller, Green Peace ve hatta feminist örgütler gibi yarı veya tam politize oluşumlara dönüştü. Bu oluşumların iktidarlardan pay alabilecekleri umudu ile birlikte, nesilleri tükenen foklar, yokolan yağmur ormanları, yok edilen baskı altında tutulan kültürler, kocalarından dayak yiyen kadınlar ekranlarda, gazete sayfalarında boy gösterdiler. Gösterilen her şey iktidar pastasının bölüşülmesi sürecinde nesneleştirildi. Ancak nesneleştirilenler öylesine büyük yığınlardı ki, her iktidar odağı bir diğeriyle boğuşurken nesneleştirip politikasını yasladığı yığınların, gün günden birbirlerinden haberdar olabileceklerini ve önce nesneleştirilmenin sonra da sistemlerin işleyişinin bilincine vararak, bir başka varoluş kipi başlatabileceklerini hesaba katmadılar. Bu bilinç, oluşma sürecinin gereği dilsiz ancak görsel bilinçlenme nedeniyle aynı zamanda davranışşal oldu. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, modernizmin kalıpları içerisinde yaşamayan fakat modern dünyada varlıklarını sürdüren kitleler hep oldu ve bu kitleler hiç bir zaman modern olamadıkları için postmodern çağı algılayış biçimleri de farklı oluyor.

Postmodern çağı modern çağdan farklı kılan başlıca özelliğini, iletişim teknolojilerinin ileri ölçüde yaygınlaşması ve modern dünyada yasayan bireylerin 'boş zamanlarının' ulaşım imkanlarının genişlemesi sonucunda seyahat ile doldurulması olarak tanımladığımda, kültürler arası alış-verişin de hızlanmış olduğu tespitini yapacağım. Ancak bu alış-veriş, bir yanda, modern dünyanın farklı kültürleri maddi anlamda tüketmesi olarak yaşanırken, diğer yanda, modernlikdışı kültürlerin modern olanla karşılaşması olarak yaşanıyor. Bu karşılaşma, anlam arayışı içerisindeki batılı orta sınıf bireyi çoğu zaman iç dünyanın sorgulanması sürecine iterken - ki mistisizme olan ilginin artışı olarak kendisini göstermektedir - ilişkiyi maddi olanakları aracılığı ile kurabildiği için, aynı zamanda modernlik dışı kültürlerin oryantalist bir yaklaşımla indirgenmesini de beraberinde getirdi. Biçimsel anlamda, bireyliğini ön plana çıkarmak isteyen modern insan, farklılığını vurgulamak üzere karşılaştığı modernlikdışı kültürlerin manipüle edilmiş bilgisini modern soydaşlarına taşırken, görsel motifleri kullanmak durumundaydı (4). Kolaj tekniğinin yaygınlaşma sürecinin de başlangıcı olan bu yönelim, simgesel dilin bilinç ile ilişkisi açısından önem taşımaktadır.

Burada yazının kendi içerisindeki akışına müdahale edip şu ana kadar kullanmış olduğum "postmodern çağ" ve "postmodernizm" terimleri arasındaki farkı belirginleştirmek istiyorum. Modern dünyanın kurmuş olduğu sistemlerin içinde yaşamaktayız hepimiz. Yaşadığımız pratikler bu nedenle, hala modern bireyler olarak tanımlanmamızı beraberinde getiriyor. Dünyaya hakim olduğunu varsaydığımız sistem de "kapitalizm". Özünde rekabete ve dolayısı ile hiyerarşiye dayalı olan bu sistem kendi kendisini öyle bir noktaya getirmiş durumda ki, kontrol altında tutamadığı karmaşıklıkları da yayıldığı oranda içinde barındırmaya başladı. Kontrol altında tutulamama durumu kendisini ilk olarak "kimlik arayışları" ile belli etti. Önce sanatcılar hitap edecekleri kitlenin çeşitliliği karşısında yeni biçimler bulmaya zorlandılar. Öyle bir biçim olmalıydı ki bu, hem çok farklı varoluş durumlarına seslenebilsin ve hem de sanatcının özgünlüğünü içinde barındırabilsin. Postmodernizmin bir terim olarak kullanılmaya başlanmasında öncelikle sanatcıların büyük rol oynadığını düşünüyorum. Andy Warhol "Gelecekte herkes onbeş dakikalığına meşhur olacak." derken, ilk postmodernist sanatcılardan biri olarak belki de sanatcının, batılı anlamıyla sonunun geldiğine dikkat çekmekteydi. Bu anlamda postmodernizm, belki de bütün "izm"lerden farklı olarak, çağından önce adeta bir kehanet gibi "izm"leştirilmiştir. Zira postmodern çağ kitlelerin bilincinde yeni yeni vucut bulmaya başlayan bir yaşama biçimininin adıdır. Modern dünyadan haberdar ancak modernliği bir yaşam biçimi olarak benimsememiş olanların çağıdır postmodern çağ. Ve yine belki tarihte hiç görülmediği şekliyle iki çağ aynı anda içiçe geçmiş bir şekilde yaşanmakta. Çağların adını şimdiye dek belli bir kronolojik sırayla, hakim olan kültürlerin koyduğunu biliyoruz. Oysa bu gün görünürde hakim olan sistemin söyleminin dünyanın tümü için geçerli olmadığı, olamayacağı; dolayısıyla birden çok çağın içiçeliğinin çok da şaşırtıcı bir durum arzetmediği ortada. Bunun anlaşılmasına yine modernizmin araçları neden olmuştur. Postmodernizmin yine diğer "izm"lerden farklı olarak bir temeli yok gibi görünüyor. Oysa sözcüğün kendisi, içerisinde modernizmi kuranları barındıran ve onları devam ettiren bir yapıya sahip. "İzm"lere gereksinim duyanlar bana göre her zaman düzenleme - yönetme - kontrol altında tutma merakı taşıyanlardır.

Marx, Marksizme bir ideoloji olarak bakmamıştı. Ona göre Marksizm dünyayı doğru algılamayı mümkün kılan araçtı. Marx'ın "Marksist değilim" deyişini böyle anlamak gerek: Marx kendi görüşünün - sonradan çıkan tabirle - bir "izm" olmadığı kanısındaydı. (5)

O halde ben içinde yaşadığımız zaman diliminde, modernizmin devamı olarak postmodernizmi göstereceğim ve tüm postmodernistleri modernizmin statükocu bekçileri olarak tanımlayacağım. Yanısıra postmodern bir çağda yaşadığımızı - zira bu yaşama kipine modern dünyanın araçları sayesinde eriştik - modern olma bilgisine sahip, ancak sistemleşmiş-kurumlaşmış hali ile hiyerarşik yapılanmanın içersinde değil, dışında olmayı seçen kitlelerin olduğu tespitini yapacağım. Bu kitleler ki çok yakın bir gelecekte modern çağın tanıkları olacaklar. Hatta iki çağın içiçeliğinden olsa gerek çoktan tanık oldular bile. Foucault ilk tanıklardan biri olarak sayılabilir.

"Uzun İhsan Efendi, dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nesıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardından gelen herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı..." (6)

"Yazmanın tek çeşidi edebiyat değildir. Keşke herkes yazsa.. Bence herkesin bir kitabı olmalı. Evet belki bir ütopya ama, herkesin bir kitabı olmalı hayatta. Keşke bir marangoz anılarını yazsa, ya da bir narenciyeci... Bizde insanlar yazmıyorlar, günlük tutmuyorlar, not almıyorlar. Bizim edebiyatımızda alçaktan uçan güvercinimiz yok, hep yüksekten uçan kartallar var...Yazarlar hem psıkolog, hem sosyolog, hem ekonomist, hem çağının tanığı, hem başka çağların tanığı...Hiçbir meslek bu kadar ağırlığı kaldırmaz!" (7)

Postmodernist olmayan ancak postmodern çağda yasayan sanatcının, henüz kavramlaştırılmamış olan bu zaman diliminde yapabildiği, modern insan için anlamsızlaşan ve belirsizlikler girdabında kaosa doğru sürükleniyormuş izlenimi veren dünyayı, hatırlatmalar aracılığı ile yeniden anlamlı kılmaktır. Özellikle sinema dalında bunun örneklerine daha sık rastlanmaya başlandı. Peter Greenaway'in filmlerinde olsun, Kusturica'nın filmlerinde olsun, hatırlatma ve tarihi bir başka perspektiften aynı olaylar örgüsüyle kurgulama yöntem olarak kullanılmakta. Hatırlatma tekniğinin gündeme getirdiği ve üzerinde önemle durulması gereken bir başka olgu daha var.

'Faşizm seçeneğini, bütün modern toplumlarda kargaşalığa, sapkınlığa ve düzensizliğe karşı bir düzen, sağlık ve normallik reçetesi olarak sunabilme olasılığının daima var olduğunu ....' söylüyor Fatmagül Berktay bir yazısında. (8) Bu gün tespit edilmesi son derece güçleşmiş olan unsurlardan biri de ne yazık ki faşizmin hangi kapının ardından karşımıza çıkıvereceğini kestiremiyor oluşumuz. Tıpkı neyin modern neyin postmodern olduğunun tanımlanamayışı gibi, fasizm olgusu da rahatlıkla sosyalist ya da feminist bir söylemin kılıfını kullanabilmekte. Cürümlerin ispatının, iyi-kötü ayrımının ortadan kalktığı, pek çok şeyin kolayca meşrulaştırılabildiği bir çağdayız bu nedenle. Belki de ideolojiyi Marx'ın kullandığı anlamıyla, "yanlı fikir" olarak tekrar düşünerek, tanık olmanın da ötesinde, seçim yapmamızı gerektirecek zamanlara gebedir bu çağ. "Bencil" olmak ile "birey" olmak arasındaki görülmesi zor ince ayrım da bu seçimlerde ortaya çıkacak olmalıdır...

DİPNOTLARI

(1) Ecevit, Yıldız - Orhan Pamuk'u Okumak, Gerçek Yayınevi - İstanbul 1996: sayfa 23.
(2) aynı yapıt: sayfa 32
(3) Hawking, Stephen - Zamanın Kısa Tarihi (Çev. Sabit Say/Murat Uraz), Milliyet Yayınları, İstanbul 1992: sayfa 211.
(4) Levi-Strauss, Claude - Hüzünlü Dönenceler, Yapı Kredi Yayınları - İstanbul 1994: sayfa 39. (Strauss bu kitapta bilimsel kaşifliğin öneminin yalnızca bir girişim oluşundan, elde edilen bilginin yeni bir gücün sahibi olmak üzere kullanıldığından sözeder.)
(5) Mardin, Şerif - İdeoloji, İletişim Yayınları, İstanbul 1993: sayfa 19.
(6) Anar, İhsan Oktay - Puslu Kıtalar Atlası / Roman
(7) Mungan, Murathan - Murathan 95, Metis Yayınları, İstanbul 1996: sayfa 360.
(8) Berktay, Fatmagül - Kadın Olmak Yaşamak Yazmak / Derleme.


Sayfa: [ 1 ]