|
||
-------------------------------------------------------------------------------- YOKLUKTAN YARATILDIK -------------------------------------------------------------------------------- O (Allah) Evren'i (Gökleri) ve yeryüzünü yoktan yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. 2-Bakara Suresi 117 Ayette geçen "ibda" kelimesi bir şeyin, herhangi bir şeyden değil, yoktan var edildiği anlamına gelir. Ayrıca bu kelimeye yüklenen anlamlara göre bu kelime bir şeyin bir örneğe göre değil de, eşi ve benzeri olmadan yaratılması anlamına gelir. Yaratılışın büyük harikası var olan tüm kavramların yoktan yaratılmasıdır. örneğin, var olan renkleri düşünelim. Hiçbirimiz görmediğimiz bir rengi düşünemeyiz de, icat da edemeyiz. Var olan renkleri bilmemize rağmen, yeni bir renk yaratamayız. Oysa Allah tüm renkleri de, renk kavramı yokken renk kavramını da, renkleri ve her şeyi kaplayan Evren'i de yoktan yaratmıştır. Bir kavram hiç yokken o kavramı ve o kavramın içindeki çeşitliliği yaratmak ne büyük güç ve ne büyük bir sanattır... Allah'ın varlığını inkâr eden ateistler maddenin sonsuzdan beri var olduğunu, maddenin başlangıcı bulunmadığını, var olan her şeyin tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia ederler. Bu görüşe göre madde yaratılmamıştır, madde hep vardır. Ateist filozoflardan Georges Politzer "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" kitabında bunu şöyle belirtir: "Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Evren'in Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve Evren'in yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için her şeyden önce Evren'in var olmadığı bir anın varlığını, sonra da hiçlikten (yokluktan) birşeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir." Ateizm, Tanrı'nın varlığının reddedilmesi, materyalizm ise maddecilik anlamına gelir, fakat her iki kelime birçok zaman birbirinin yerine kullanılır. çünkü Allah'ın varlığını reddeden ateistler, maddenin sonsuzluğunu kabul ettiklerinden otomatik olarak materyalist (maddeci) olurlar. Ateistler kaçınılmaz olarak maddenin yaratılmadığını ve sonsuzdan beri var olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Eski Yunan'daki bazı felsefeciler ise Tanrı'nın varlığını kabul etmelerine karşın maddenin yaratıldığına dair hiçbir açıklama yapmamışlardır. Her ateist doğrudan materyalistken, her materyalistin doğrudan ateist olduğunu söylemek doğru değildir. Hem Allah'ın varlığının, hem maddenin yaratıldığının beraberce ve açıkça savunul-masının kökleri tek Tanrı'lı dinlere dayanır. Tüm tek Tanrı'lı dinler hem Allah'ın varlığını, hem maddenin Allah tarafından yaratıldığını açıkça savunurlar. Böylelikle maddenin yaratılması konusu öyle bir konuma gelmektedir ki; maddenin yaratılmasının ispatı Allah'ın varlığının ispatı olduğu gibi, aynı zamanda Museviliğin, Hıristiyanlığın, İslam'ın Allah tarafından gönderilen dinler olduğunun da delilidir. Gününümüzde de bazı insanlar Güneş'e, Ay'a, ateşe tapıyor olabilirler. Bu insanlar akılcı, bilimsel, felsefi bir dayanağa sahip olmadan bu inançlarını sürdürmektedirler. Aklı, mantığı, bilimi bir kriter olarak kabul etmeyen bu inançlara karşı akılcı, mantıksal ve bilimsel bir açıklama yapmak fayda etmemektedir. Bu kimselerin önyargıları kırıcı, saplantıları yok edici açıklamalara ihtiyaçları vardır. Tüm insanlık tarihindeki üç ayrı görüşün akla ve bilime uyma iddiasında olduğunu görüyoruz. Bu görüşler en azından aklı, mantığı ve bilimi kriter olarak kabul ettiklerini iddia etmişlerdir. Bu yüzden bu kitapta bu fikirleri ele alıp, bu fikirlerden hangisinin doğru olduğunu ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu üç görüş şöyledir: 1) Tek Tanrıcılık : Tek bir Allah vardır. Maddeyi yaratan, bu muhteşem Evren'i, canlı-cansız her şeyi ile yaratan O'dur. 2) Ateist Materyalizm : Madde sonsuzdan beri vardır. Herşey tesadüflerin arka arkaya gelmesi ile bu maddeden oluşur. 3) Agnostisizm, şüphecilik : İki görüşten hangisini doğru olduğunu bilemeyiz. İkisi de doğru olabilir. Aslında temelde iki şık vardır. üçüncüsü ise yeni bir görüşten çok iki inançtan hangisinin doğru olduğunun bilinemeyeceğini ifade eder. Bu şıkta yer alanların iddiası maddenin ve diğer varlıkların yaratılıp yaratılmadığının anlaşılamayacağıdır. örneğin David Hume (1711-1776) "Doğal Din üzerine Diyaloglar" adlı eserinde Cleanthes ve Philo'yu karşılıklı konuştururken, Philo'nun sözlerinde agnostik yaklaşımlar ifade edilir. Kant (1724-1804) da "Saf Aklın Eleştirisi" adlı eserinde maddenin yaratılıp yaratılmadığını, insanın yaratılıp yaratılmadığını bilemeyeceğimizi, bunların anlaşılamayacağını söyler. (Kant'ın fikirleri agnostik olmasına rağmen, Kant Tanrı'ya inanırdı. Hume'un diyaloglarında hangi karakterin Hume'un görüşlerini tam yansıttığı tartışma konusu olabilir.) BIG BANG HEM ATEİZMİ, HEM AGNOSTİSİZMİ GEÇERSİZ KILMIŞTIR Agnostik yaklaşım "Biz bunu anlayamayız." demekle aslında bir iddia sahibi olmaktadır. Eğer "Maddenin başlangıcı vardır." tezi doğrulanırsa "Maddenin başlangıcı yoktur." tezinin yalanlanacağı gibi "Maddenin başlangıcı olup olmadığını anlayamayız." tezi de yıkılacaktır. Böylelikle maddenin başlangıcının ispatı ateizme olduğu kadar agnostisizme (şüpheciliğe, bilinemezciliğe) de bir darbedir. Maddenin başlangıcı ve yaratılışı ortaya konduğunda aslında ateistlerin inançsızlıklarından, agnostiklerin şüpheciliklerinden vazgeçmeleri gerekir. 21Enbiya Suresi-30. ayetteki ifadeyi hatırlarsanız, ayette "Yine de onlar inanmayacak mı?" diye sorulmaktadır. Big-Bang'i tarif eden bir ayette bu ifadenin geçmesi aslında birçok ateistin ve agnostiğin gerekeni yapmayacaklarının işaretidir. Fakat artık agnostiklerin şüpheciliğinin ineği tanrı kabul eden bir Hindu'dan, ateistlerin inkârının ise ateşi tanrı kabul eden bir ateşe tapardan farklı olmadığı, yani felsefelerini salt delilsizlik, salt kuruntu, salt mantıksızlık ve salt bilimdışılık üzerine kurdukları anlaşılmıştır. Artık ateistlerin ve agnostiklerin akılcılık ve bilimsellik iddiaları suya düşmüştür. Hem de daha maddenin yaratılması safhasında... (İleride Kuran'daki mucizevi ayetleri incelerken Evren'de, Evren içi yaratılışlarda ve canlıların yaratılışında bilinçli bir yaratılışın hüküm sürdüğünü ve bunun tersini savunmanın, agnostisizm, septisizm denen şüpheciliğin sadece boş bir kuruntu olduğunu göreceğiz.) Bazı materyalist bilim adamları Big-Bang'in ispatından sonra yaratılışı kabul etmeye mecbur olduklarını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. örneğin İngiliz materyalist fizikçi H.P. Lipson, Big Bang teorisini ister istemez kabul etmek zorunda olduklarını şöyle itiraf etmiştir: "Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz." BIG BANG'TEN ÖNCE David Darling "Deep Time(Derin Zaman)" adlı kitabının başlangıç bölümünde Big Bang'i öncesinden alıp şöyle tarif eder: "Zaman yoktu, Uzay yoktu...Madde ve enerji de yoktu... Hiçbir şey yoktu...En küçük bir nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağanüstü küçüklükte bir kıpırtı belirdi... Ufacık bir titreme... Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir gir-dap...Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin filizleri belirdi..." Colarado üniversitesi'nden Gerrit L. Vershuur ise "Starscapes" adlı kitabında tüm diğer tezlere karşı dinin tezinin doğru çıktığını şu cümleleriyle ifade eder: " Big Bang teorisi, dini inançların gösterdiği, Dünya'nın ve gökyüzünün yaratılmış olduğu gerçeği ile uygunluk göstermektedir. Bu astronominin dinle beraber olduğunun sürprizli bir sonucudur." Zamanın maddeye, maddenin hareketlerine göre var olduğu anlaşılmıştır. Big Bang'ten önce madde ve maddenin hareketi söz konusu olmadığına göre Big-Bang'ten önce zaman da söz konusu değildir. Big Bang ile beraber madde de, zaman da yaratılmıştır. Zaten bunlardan biri diğerine bağımlıdır. Oxford üniversitesi'nden Roger Penrose, Stephen Hawking ile beraber yaptıkları çalışmalarda zamanın Evren'in başlangıcı ile başladığını matematiksel olarak da ispatladılar. Big-Bang teorisi ateistlerin "Evren yaratılmış olsaydı başlangıcı olması gerekirdi." diye kendilerinin de ileri sürdükleri anın varlığını ispat etmiştir. Kısacası ateizm bilim, mantık ve akıl platformunda çökmüştür, fakat inada, kuruntuya ve keyfiliğe dayanarak devam etmektedir. Mantığın temel kuralları açısından sadece iki tane tez varsa, birinin yanlışlığının ispatı diğer tezin doğrulanması demektir. Ateizmin madde sonsuzdan beri vardır tezi yalanlanınca, maddenin yaratılışını kabul etmek otomatikman geçerli olmakta, böylece ateizmin de, bu konu çözülemez diyenlerin de yanıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu açık delillere karşın yaratılışı inkâr etmek gerçeğe karşı yapılan bir zulümdür ve inattır. Hayır, o kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık delillerdir. Bizim delillerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez. 29-Ankebut Suresi 49 BIG BANG'İN ÖĞRETTİKLERİ Big Bang teorisi her şeyden önce Evren'in ve zamanın bir başı olduğunu, maddenin sonsuzdan beri var olmadığını, maddenin yaratıldığını bize öğretti. Böylece materyalistlerin, ateistlerin tarih boyunca savundukları Evren'in sonsuzdan beri var olduğu fikri çürütüldü. Big Bang, Evren'in yaratıcısı olduğunu gösterdiği gibi, Evren'in yaratıcısının Evren'in içinde arandığı, Evren'in, Güneş'inin, Ay'ının, dağının ayrı tanrılara paylaştırıldığı ilkel fikirlerin yanlışlığını da gösterdi. Big Bang ile ilk birleşimi yaratan kim ise, her şeyi yaratanın o olduğu, Evren'i ayrı güçlerin değil, tek bir gücün yönettiği anlaşıldı. Evren tek bir noktadan başlamıştı, o ilk noktanın sahibi kimse, insanın da, nehirlerin de, yıldızların da, kelebeklerin de, süpernovaların da, renklerin de, acının da, mutluluğun da, müziğin de, estetiğin de sahibi O'ydu. Herşey, “birde” ayrıldığına göre, o “birin” sahibi, her şeyin sahibidir. Big Bang ile, putlaştırılan maddenin, hem de tüm Evren'in maddesinin başta tek bir nokta kadar değersiz olduğu anlaşılır. Böylece bu değersiz noktadan insanların, hayvanların, bitkilerin, muhteşem renkleriyle Evren'in çıktığını görenler, kabiliyetin bu noktada değil, bu nok-tanın Yaratıcısında olduğunu anlarlar. Gözünüzü kapatıp, karanlığı bile barındırmayan yokluğu bir düşünün, sonra etrafınızdaki ağaçlara, denizlere, gökyüzüne, aynadaki görüntünüze, yiyeceklere, sanat eserlerine bir bakın. Tüm bu muhteşem eserler nasıl karanlıktan, yokluktaki tek bir noktadan kendi kendine çıkabilir? İyice düşünenler için yaratılış hem matematiksel incelikle, hem sanatsal estetikle kendini göstermektedir. Evren'in genişleme hızı o kadar kritik bir nok-tadadır ki; Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran bir bilim adamının ifadesine göre: "Yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı Evren şimdiki durumuna gelmeden içine çöker, tek noktaya dönerdi." Aynı şekilde Evren'in madde miktarı biraz daha az olsaydı Evren gezegenlerin oluşamayacağı şekilde dağılacaktı. Evren'in ilk yaratılış anında tek birleşimin parçalanışında uygulanan kuvvet hem çok büyüktür, hem de çok ince tasarlanmıştır. Aynı şekilde, oluşan madde miktarı da çok ince bir şekilde tasarlanmıştır. Görüldüğü gibi her şey Evren'imizin var olacağı tarzda bir amaca göre Yaratıcımız tarafından ince bir şekilde yaratılmıştır. Tüm bu oluşumlar Yaratıcımızın kuvvetinin sonsuzluğunu, her şeyi en ince ayrıntısıyla planladığını, mükemmel bir şekilde her şeyi oluşturduğunu inattan körelmiş gözlere göstermektedir. Ayrıca tüm bu oluşumlar göstermektedir ki; bu Evren'in Yaratıcısı için zorluk kavramı yoktur, o isteyince her şey olur, onun sadece "Ol" demesi yeterlidir. www.mucizeler.com |
||
|
||
| yoktan hiç bir şey var olmaz yaratmak demek: kudreti kadimenin kudreti hadise üzerinde icrası demektir zahir olması demektir. Allah vardır birdir ve ezelidir ebedidir Allah yanında Yokta mevcut olursa yokta ezeli ve ebedi olur hepimiz var omayız yok oluruz Yoktan hiç bir zerre var olmaz Hadi Ramazan hediyesi Ateistlere çok dikkatli dinlesinler bak ne diyor Mısrı Niyazi taşınır günde yüzbin can adem ikliminde her dem Gelir yüzbin dahi anden bulur imar olur peyda Günde yüzbin can yokluk diyarına gider ; daima yüzbinde o diyardan gelerek imar olur evet terkipler daima düzülüp bozulmakta, madde her an hızla yer ve suret değiştirmek olduğu için günde yüzbinlerce can terkip bozularak yokluk diyarı olan geldiği asla gider . Yüzbinlerce de o diyardan gelerek terkipleşerek suret alemine gelip imar olur Bizim doğum ve ölüm dediğimiz haller işte bu keyfiyete bağlıdır ki: bir alemde ölmek diğer alemde doğmak demektir ki aynı zamanda bir alemde doğmak diğer alemde ölmek demektir. BU BAKIMDAN NE DOĞAN NE DE ÖLEN VARDIR Çünkü hakikatte ne yoktan bir zere var olur, ne de vardan bir zerre yok olur varlığın artmasına aksilmesine imakan yoktur |
||
|
||
| güzel cevap dostum....bütün perdeleri aralamissin.... | ||
|
||
| 1 teori daha vardır pek bilinmez, oda big bangların aslında devamlı oldugudur.. çekim kuvveti ve kara enerji(adı buydu galiba) denilen şey birbirine zıt işler, yani çekim kuvvetinden dolayı gezegenlerin birbirine yaklaşması ve big bangin tersi bir durumun olması gerekirken, evren devamlı genişler, genişledikçe bu kara enerji denilen şeyin gücü de çekim kuvveti gibi azalır. Sonra evren içine yeniden çöker ve big bang denilen olay yeniden tekrarlanır. Teori dedim ama kesin birşey degil, ama böyle şeylerde olabilir tabiki, bu kara enerji yada kara maddemiydi yoksa adı unuttum, işte onun kavramsal kabulu degilde tamamen ispatlanması lazım.. |
||
|
||
| bunlarıda yazmak içimden geldi Allah ben bir gizili hazine idim bilinmekliğimi istedim irade ettim sevdim muhabbet ettm...hadisi kudsisini hatırlıyorsunuz mısrı niyasi zehi kenzi hafikasından gelir her var olur peyda gehi zulmet zuhur eyler gehi envar olur peyda Her varlık gizli hazine mekanından ne güzel gelir aşikar olur bazen karanlık zuhur eyler bazan nurlar peyda olur bir ağaçın kökünden yapraklarına meyvasının lezzet ve hassalarına varıncaya kadar; zuhurundna önce bir çekirdeğin içinde bilkuvva mevcut olduğu gibi; kainattaki her varlıkta zuhura gelmeden önce gizli hazine olan hakkın Ehadiyeti zaiyesinden bilkuvva mevcuttur varlığın aslı olan o gizli hazineden her varlık Hakkın bilinmesine taaluk eden Muhabbeti zatiyesi ile o kadar güzel zuhura gelir ki: aslında olan güzellikleri bütün vasıflar ile aşikar eder NOKSANLIKTAN münezzeh olan O BÜTÜN VARLIK HAZİNESİNDEKİ her varlık meydana gelirlerken bazen karanlıklar bazen nurlar peyda olur vede bu karanlık ve nur teşbihin gece ile gündüze sümulü olduğu gibi; Cela ve cemal sıfatlarının tecellilerine de şumülü vardır: Zehi deryayı vahdet kim ksilmez her giz amvacı bu kesret alemi andan doğup nacar olur peyda ne güzel birlik denizidir ki: hiç bir zaman dalgaları kesilmez- daima dalgalanır- ve bu çokluk alemi- daima dalgalanmakta olup o birlik denizinden zaruri olarak doğup peyda olur Evet hazreti Niyazinin (Ne güzel birlik denizi ki: Hiç bir zaman dalgaları durmaz) dediği, o bütün varlık denizi ne güzel denizdir ki: onun tecell dalgaları hiç bir zaman durmaz, daima mütecelli olur. Bu esma ve sıfat çokluğuda daimi olup dalgalanmakta olan yani daimi tecelli eylemekte olan o birlik denizin daimi tecellileri ile zaruri doğup aşikar olur Nasıl ki: denizn dalgalanmak tabiatı iktizası ise ; varlığın da zuhuru zati iktizasıdır. Varlık (Hay) dır. Hayatın iktizasıda zuhurdur. İşte bu zati iktiza hakkın bilinmesine olan Muhabbeti zatiyesidir. Bu muhabbeti zatiye ile birlik denizi daima dalgalanır, o tecelli dalgalarının önsüz ve sonsuz devamı ile de bu esma ve sıfat çokluğu olan hilkati alemi de zaruri olarak o varlıktan doğup aşikar olur Hilakt ihtiyari değil ıztıraridir. Önsüz ve sonsuzdur. Çünkü (Allah halıktır) ve halıkıyeti zati ile beraberdir. Ne önü nede sonu vardır Ne sihiri bülaceptir kim bu yüzden hörünür agyar O yüzden gayri yok tenha gelir dildar peyda olur Ne kadar şaşılacak bir sihirdir ki: bu yüzden agyar görünür; o yüzden başka bir şey yok yalnız dildar gelir peyda olur. Varlığa bu dış ve kesret yüzünden bakılınca hakkın varlığından başka bir varlık görünür; halbuki öbür taraftan vahdet yüzünden bakılınca başka bir şey yoktur, yalnız Hakkın varlığı gelerek aşikar olur O yüzden görüben ağyar döner şem’i cemalinden Felekler de görüp ani döner edvar olur peyda O yüzden ağyar görerek cemalinin ışığına döner; gökler de onu görür dönerler, devirler peyda olur Her bir yüzden başka bir şekilde görünen varlığın cilveleri herkese başka başka manalar arz etmektedir. İşte Bu sebepten herkes kendi istidatına uygun olan tecellilerden hakkı müşahade edip başka tecellilerden yüz çevirir. Fakat eşyanın istidatları başka başka olduğu için hak her yüzden müşahade olunup ve bu birbirinin zıddı olan tecelli cereyanlarının birbirlerini kovalaması ile devirler peyda olur Taşınır günde yüzbin can dem iklimine her dem Gelir yüzbin dahi anden bulur imar olur peyda …… Dışın içe hayalatı için dışa zuhuratı Birinden olbirine tuhfeler herbar olur peyda Dışın içe hayalatından daima birbirine hediyeler peyda olur Hazreti Niyazi bu beyitte insanın zahiri ve Batıni hislerinin daima birbirlerine verdikleri karşılıklı hediyeleri anlatmak istiyor İnsanlar görmek işitmek koku almak lezzet tatmak dokumakve sürtünmek neticesi duymak gibi zahiri azalarının hisleri ile eşyanın dış suretlerinde olan tecelli İlahiye ve ulumu rabbaniyyeyi alarak hayal suretleri ile içe verirler. Bu azaların her birisi ile insanın neşesi için bir ilim hasıl olur ki: İnsanın iç hisleri için bir ceset gibidir. Ruhu hayvani, Ruhu akli, Ruhu tikri ve Ruhu kudsi ile mücella olan kalb vasıtası ile tecelli eyleyen ruhani kuvvet neticesi hasıl olan iç hislerin iktizasına göre bu hayal suretlerinin karşılığı olan hakikat tecellilerini İnsanın menşaat gaybiyesinden ve hakikatten alarak dışa çıkarırlar ki : bu hissiyatı İnsan dış hisleri için ruh gibidir Ne cesedsiz ruh ne de ruhsuz cesed tam olmayacağı için bunlar birbrilerinin tamamlayıcısıdır. Biri olmazsa ötekisi işe yaramaz. Hayatın bütün sırrı dıştan içe ve içten dışa olan bu daimi alış verişin içinde dönmektedir. İlim sanat keşif zevk minnet ve diğerleri hep buna bağlıdır. İşte bu bakımdan varlığın içi dışı birdir. Daima içten dışa, dıştan içe devretmekte olan aynı varlıktır ..... |
||
|
||
| la havle ve la kuvvet.......... yoktur güc,yoktur kuvvet......... la ilahe il allah..... yoktur ilahlar,ancak allah....... burada varliktan bahsetmiyor mesela yokluktan bahsediyor.... |
||
|
||
| yokluktan geldiğimiz için belki elimizdeki güzellikleri yok ediyoruz,yok etmeye çalışıyoruz...herşey yokluk üzerine zaten değil mi? gideceğimiz yerde yokluk? yaşanamışlıklar nerde? onlarda yok olmadılar mı..gelecekte yok aslında..yok,yok,yokkkkkkk tek varlık şimdiki zaman,o halde şimdinin kıymetini bilelim,yokun üzerine yaşamayalım konuyla alakasız ama içimden geldi,çöpe de atabilirsiniz... |
||
|
||
arkadasla ilgilenirmisiniz bizahmet
|
||
|
||
| öyle mi görünüyorum? |
||
|
||
| aLIn arkadasi merkeze.... | ||
|
||
| Hakiki tasavvufculardan bir nebze yazacam bir iki sayfa atlıyorum Hazreti Ali keremallahu veche bir vecizelerinde buyuruyorlar ki Din Akıldır ve akıl dindir Dinin her zaman makul olması lazımdır.... bu sebeple hükümleri zamana göre icra edilmelidir O halde. akıl ve mantık ölçülerine uymayan din din değildir. dinin lüzumunu idrak edemiyen akılda akıl değildir Tasavvuf görüşlerine göre din: ilahi adet ibadet (terbiye) İman (Ahlak)dır. sahiplerini Ahlak varlıkları ile zenginleştirmeyen dindarlık faydasız taklitcilikten ibarettir. her dinin kendine mahsus bir çok adetleri ve inançları vardır ki: biz bu adet ve inanç başlıklarını İslam dini, İsa dini, Musa dini diye yad ediyoruz. Bunların terbiye sistemlerine İbadet ve o terbiye sonunda meydana gelen güzel ahlaka İman diyoruz. Çünkü İnsan inanmadığı işi yapamaz ve yapmadığı işe de İnanmış sayılmaz Yine Hazreti İmam keramallahu vechenin ölmez sözleri arasında oğlu İmam Hüseyine şöyle bir nasihatı var: Ey Hüseyin, her kimin oğlu olursan ol edeb tahsil et medhüsena için bu haslet sana yetişir; neseb zikretmeğe hacet yoktur demek oluyor ki: islam dininde ahlak edeb her işin başında ve her kıymetin üstünde geliyor. Bu esasa dayanmayan ve bu neticeyi meydana getirmeyen adet ve ananeler kuru yorgunluktan ve boş sözlerle vakit geçirmekten ibaret kalıyor. Felsefe, bu hakikatleri din hükümleri ile hiç ilgilendirmeden araştırmalarına devam ederken; Tasavvuf: daima din hükümlerine göre inceler ve dinin emirlerindeki hikmet ve sebeplerini araştırır. İşte bu bakımdan Tasavvuf: Hilkat felsefesinin İslam dinin hükümleri ile yuğrulmuş bir sistemdir Fakat O daima dinin hakikatini incelerken taassup zihniyetinin dar çerçevesini parçalayarak taassupsuz geniş bir fikir hürriyeti ile araştırmalarına devam etmiştir Yalnız şunu çok dikkat etmek lazımdır : Din taassuplarından kurtulmaya çalışırken dinsizlik taassubuna düşülmesin ! Çünkü bu taassupların her hangisi olursa olsun fikri Hürriyetini dar bir hudut içine hapseden en azılı düşmandır. Temiz Ahlak ve Yüksek duygu sahipleri daima taassuplardan uzak kalmaya çalışırlar. Her iki işte sarsılmaz bir birlik vücuda getirmeyi ve daima ikilikten uzak olmayı emreden İslam dini her işinde buna dikkat etmiş; daha Kuruluşundan itibaren her işlerinden fikir birliği yapmaya çalışarak. Cumhuriyet şeklini tercih etmişlerdir. Bu şekil her ne kadar bazı sebeplerden sonra sarsılmış ve araya giren bir takım ayrılıklar girmiş ve saltanata çevrilmiş ise de; en son Türklerin sarsılmaz azmi ile Yine Cumhuriyete kavuşmuşlardır. Her işte birlik arayan İslam dini hilkat felsefesini tetkik ederken de BİRLİKTEN AYRILMAYIP Vahdeti Vücut, yani VARLIK BİRLİĞİ demek olan TASAVVUF SİSTEMİNİ kurmuş ve kainatın yapısının malzemesini bu felsefeye göre incelemiş, varlığın aslını bir noktaya bağlayarak bu nokta-i vahdete (Allah) demiştir. Onlara göre kainatın varlığı tek olan hakkın varlığından zuhura gelmiş ve o varlığı bütün vasıfları ile göstermektedir. Şeyin vücudu yoktur, varlık hakkın varlığıdır. şimdi Bu kanaatin doğuda vücuda getirdiği iyilik ve fenalıkları bahsedelim Ulamayı Reislerin sınırlarını belirttikleri dar sahaya sığmayan (din ile) şahlanan beşer zekası geniş bir saha aramış ve her bulduğu boşluğa süratle yayılmıştır. Bu yayılmadan bir çok mezhepler tarikatler ve çeşit çeşit felsefeler meydana gelmiş!! Bir taassubun sınırlarını aşarak başka bir çok taassupların içinde sıkışmışlardır. Nihayet taassup zihniyetin sıkıcı ve ezici tazyikine tahammül edemeyerek fışkıran dehalar Vicdanlarını tatmin edebilmek için İslam dinin tevhid esaslarına sığınarak tasavvufun vahdeti vücud semtine yönelmiş ve aklın İnsanları aldatmaktan başka bir işe yaramayan bir yük olduğu kanaatine vararak tasavvufun esrarlı sarhoşluğuna dalıp; ilimden ziyade Vecd ‘ye istiğraka çoşkuya ehemmiyet vererek aradıkları hakikatlere bu manevi mestlik içinde erişebileceklerini sanarak çoşkun bir neşe ile Zühd ve İttika yolunu vecd ve istiğraka çevirmiş; faydasız hayallere dalmıştır. Fakat bununla da iş bitmemiş, ölümsüzlüğün sırrını ancak fenafillahta arayıp bu fenanında: nefsin hakka fenası ile kesif varlıklarını letafete çevirip hakkın bekası zuhura gelmekle mümkün olabileceğini düşünerek tasavvufun vahdeti vücut esaslarını iyi hazmedememek neticesi kavram olan bir kemalat peşinden koşmağa başlamış ve insanlık kemalinin üstünliklerine erişebilmek için kavram hayaletler eşinde koşarak derin bir çıkmaza girmişlerdir. Çünkü eşyayı hakiki varlığın bir gölgesi kabul ederek maddeye kıymet vermemiş, hakikati daima onun terkinde ve fenasında aramışlar; hakiki ilimden uzaklaşarak daima koyu atalete tembelliğe doğru yol almışlardır. Hakikatin meydana çıkması için ‘’ Nefsin fenası icab eder’’ kaidesini kuranlar bunun çıkmaz bir yol olduğunu idrak edince ‘’ Fenasınında Fenası lazımdır’’ diye daha muğlak ve daha girdaplı bir çıkmaza girmiş ve uzun zamanlar doğru bir yol bularak bu çıkmazdan kurtulmak için hayli bocalamışlardır. Bu bocalamalar arasında. ‘’ Hulul, İttihat, Tenasüh, Kederiye’’ gibi bir çok mezhepler ve inanç başkalıkları meydana gelerek ayni dine mensup olan bir çok insanlar birbirlerine içten yadırgıyorlar ve diğer bir kısım DÜŞÜK AHLAKLI kimselerde taassup sınırlarını aşar aşmaz buldukları geniş sahayı nefsani arzularına uygun bularak : Tasavvufun fikir hürriyeti ile söylemiş bazı sözlerini kendi ahlaksızlıklarına alet ederek çirkin tarafları bununla maskelemeğe çalışıyorlardı. Hala da bu yolda yürüyenler yok değillerdir. Fakat bunlar bu tevilleri bilmeseler, o zamanda başka türlü teviller bularak yaratılışlarının icabı olan işleri yine işleyeceklerdi ki: bunda felsefe ve tasavvufun başlıca hissesi olmasa gerek. Nihayet hicri 5 inci asrın son yarılarında 6ıncı asrın ilk yarılarına doğru büyük mistik ‘’Şeyhi Ekber Muhyiddin Arabi hazretlerinin’’ sayısız eserleri ile geniş bir mıknatısla yayılarak son merhalesine kavuşan tasavvufun vahdeti vücut sistemi bütün evham ve hurafelerden soyularak tamamen sistemleşmiş ne maddenin kuvvetten ayrı, neden kuvvetin maddeden ayrı varlıkları mümkün olmadığı idrak olunarak istifade edilir bir şekle girmiştir Bu görüş İnsanları maddeden daima uzlaştırmağa sebep olan yanlış telakkileri tamamen yıkmış mana ile maddenin ne birbirine zarf ve mazruf olan ayni şey olduğunu bir çok kimselere kudretle ispat etmeğe muvaffak olmuştur. Vahdet ehline göre eşyanın kendine has varlığı yoktur. Her şeydeki varlık hakkındır. Her yerden ve her şeyden gören ve görünen odur. Vahdeti vücudun bu engin umanına dalarak bu görüşü kendilerine zehk eden kimseler artık aradıkları hakikatleri- Tabii varlıktan başka yerde değil- maddenin öz cevherinde arayarak bir çok hakikatleri meydana koymuşlar ve varlığı benimsemişlerdir. İşte bu benimseyiş neticesidir ki: yanlış telakkilerle birbirlerini yadırgayan bir çok kimseler fikir birliği yapamaya sevk ederek birbirlerini sevdirmeye sebep olmuş, çok kıymetli ve samimi bir ahlak prensibi de kurmuşlardır. O zaman İslam aleminde hüküm süren mezhep kavgalarını serinleştirmek hususunda çok faydalı olmuştur. Hatta (Muhyiddin Arabi’nin en çok fitnenin kaynağı olan Şam da oturmayı tercih edişindeki başlıça sebepte bu olsa gerektir. Çünkü Aynı asırda Şam da Muhyiddin Arabi, Konyada Mevlana Celaladdini Rumi, Kırşehirde Hacı Bektaşi Veli gibi daha bir çok zatların aynı gaye üzerinde ve aynı prensiplerle çalıştıkları görülmektedir. İşte İslam dinin kurmak istediği hakiki medeniyet, madde ile manayı bir noktada birleştirerek, içinde bulunduğumuz şu kainat yapısının hem maddi varlıklarından istifade etmek, hemde manevi zevkine erişecerek kudretli bir imana sahip olmak medeniyetidir ki: tasavvuf ehlinin asıl yürüdüğü yolda bu yoldur. Onlar kavram ve hayali kemalatlara hiç kıymet vermez her işin daima müsbet taraflarını tercih ederler Kıt’a Sırrı eşyayı bilmektir keramet Mahluka iyilik etmektir ibadet Haluk ol mahrum olma ilm-ü fenden Tekamül bence bunlarda ibaret Hazreti Niyazi-i Mısri de doğunun bu büyük alimlerinden birisi, hatta en başta gelenlerindendir. İşte bu sebepledir ki: Bir çok kimselerin kavram ve hayali bir şekilde gaipte aradıkları kemal ve hakikatleri müsbet olarak meydanda olduğunu ispat etmiştir ……. Aşk ile tamuda olmak cennetir aşıkın Leyki cennete olursa tamudur aşıksız ana Aşk ile cehennemde olmak aşıkın cennetidir; amma aşıksız cennette olsa ona cehennemdir Aşıkın istediği ancak aşk olduğu için o aşk ile cehennemde olsa ona cehennemin azabı zevk verir Orası ona cennet olur. Fakat aşıksız cennette olsa cennetin bütün zevkleri azab verir Söz dikkat ‘ Bu mısraların bize anlatmak istediği bir hakikat var ki: aşk ile azap ve ıztırabların İnsana zevk olacağını; aşıksız rahatlığın da insana azap vereceğini bildirmek, her ne iş yaparsak aşk ile yapmamızı tavsiye eden güzel bir düstur oluyor Her muvaffakiyetin sırrı da. Yapmak istediğin işin aşıkı olup yenilmez bir aşk ile devam etmektir. Bub sırrı bilen kimseler arzularına muhakkak olarak muvaffak olurlar ve o uğurda çektikleri bütün zahmetler ve azaplar ona zevk verir. Fakat istemeyerek yapılan her iş azap verir ve muvaffakiyetsizliğe gider. Elhasıl hayatın bütün saadetlerin; herhangi bir yerde ve herhangi şartlar içinde olursa olsun aşk ile yaşamaktır … Hakkın varlığından başka hiçbir türlü başka varlık olmasına imkan yoktur. Varlık olduğu gibi Hakkın varlığıdır ve Hakkın sureti üzere halkolunan ademin sınır tanımayan bilmek ve bilinmek aşkı hala o aşkı ezeliyedir ve o muhabbeti zatiyedir. Bu varlık bir küldür. Artmasına eksilmesine imkan yoktur. Fena bulacak şey ancak Cehildir Cehlini yok edipde varlığın hakikatini olduğu gibi syreden mistiklere göre; terkiplerin ve suretlerin değişmelerinden hasıl olan değişiklik her ne olursa olsun varlık yine aynı varlık, Kudret yine aynı kudrettir ki: Bu değişmelerde her zerrenin daimi çalışması kendisnden gzili olan varlık cevherini bütün vasıfları il aşikar etmek için zaruri olan zati iktazasıdır ki hala o muhabbeti zatiyedir Kaynak : 27 mayıs 1948 hakikat yolu mecmuası sahibi ve baş yazarı : Muhammed Şems-Üd-din Yeşil Sayı: 67 yazan: Tokatlı Azmi yaman |
||
|
||
yaşanamışlıklar nerde? onlarda yok olmadılar mı.. senin filme çekilmiş on yaşındaki halini huyunu suyunu sesini görüntünü televizyondan izliyoruz hani yok olmuşlardı Allahın hilkati aleminde herşeyi muhafaza ediliyor yok olmuyor bir zerresi bile zayi olmuyor muhafaza edildiğinden dolayı seyretiyorsun |
||
|
||
| benim geçmişden kalan bi bokum yok reno,ne filmler nede eski,kırık ,solmuş bi resim...sadece bugünüm var.. | ||
|
||
| konu başlıgını okumadım bile ama bgn o kadar moral sıfırlardaki sıfırda olmam gerektiğine karar verdim senin kızdırmalarına bile ihtiyacım var sontango |
||
|
||
| iyi de tek kötü senmisin bakalım canan..ca..seni bile kızdıracak mecalim yok şu an..inan.. | ||