|
||
![]() Almanya'nın etkili felsefe akımı Frankfurt Okulu'nun önde gelen düşünürlerinden Jürgen Habermas'ın, ileri endüstri toplumu koşullarında teknik, bilim ve demokrasinin nasıl uzlaştırılabileceğini incelediği bu kitap, birçok sorunun yeniden tartışılmasına yol açabileceği gibi, "bilgi toplumu" ve "iletişim çağı" gibi kavramların, son günlerde ülkemizde de moda olan, kolaycı kullanımlarının ne denli tehlikeli, yeni teknolojilerin ve bilimin toplumsal yaşama olan etkilerinin nasıl derinine düşünülmesi gereken olgular olduğunu da hatırlatabilir. TADIMLIK Hegel çalışmayı, varolan tini doğadan ayıran güdü tatmininin o özgün tarzı olarak anar. Nasıl dil, dolaysız bakışın sultasını kırar ve çok çeşitli duyumların kaosunu teşhis edilebilir şeyler halinde düzene sokarsa, çalışma da, dolaysız arzunun sultasını öyle kırar ve güdülerin tatmin edilmesi sürecini adeta durdurur. Orada dilsel simgeler gibi, burada da çalışanın nesnesiyle olan genelleştirilmiş deneyimlerinin tortulandığı aletler, varolan ortadırlar. İsim, algılamaların uçup giden anına karşın kalandır, bir iş aleti de arzunun ve hazzın kaçıp giden anlarına karşı genel olandır: "Çalışmanın yer edindiği, çalışandan ve çalışılandan geriye kalan tek şey ve onların rastlantısallıklarının ölümsüzleştiği yer odur; isteyenin de istenilenin de yalnızca bireyler olarak varolmaları ve ortadan kalkmalarıyla, geleneklerde yaşamını sürdürür." Simgeler ben diye nitelenen şeyin yeniden tanınmasını sağlarlar, aletler, doğal süreçlerin dizginlenmesini sürekli olarak tekrarlanabilir kılan kuralları sabitlerler: "Çalışmanın öznelliği, iş aletinde bir genele yükseltilmiştir; herkes onu tekrarlayabilir ve aynı şekilde çalışabilir; bu bakımdan o, çalışmanın sabit kuralıdır." Gerçi, Çalışmanın Diyalektiği, özne ve nesneyi Serimlemenin Diyalektiği'nde olduğu biçimde uzlaştırmaz. Başlangıçta doğanın, öznenin kendi koyduğu simgelerle dizginlenmesi değil, tam tersine öznenin dış doğanın şiddeti altında dizginlenmesi vardır. Çalışma, güdülerin dolaysız tatmininin ertelenmesini gerektirir; verim enerjilerini, doğanın ben'e kabul ettirdiği yasalar altında, üstünde çalışılan cisme aktarır. Bu iki bakımdan Hegel, öznenin çalışmada kendisini şeyleştirdiğinden söz eder: "Çalışma bu taraftaki kendini-konu-yapma'dır. Güdü-olan ben'in bölünüşü (yani: gerçekliği-sınayan bir ben-mevkii'ne ve bastırılmış güdüsel isteklere bölünüşü J.H.), işte bu, kendini-nesne-yapmak'tır" İş aletlerinde benim için, doğanın nedenselliğine boyun eğme yolunda, bunun tam tersine, bu sayede doğayı kendim için çalıştırabileceğim bir deneyimin ürünü ortaya çıkar. Bilinç, teknik kurallarla çalışmanın hedeflenmemiş ürününü toplamakla, kendi şeyleşmesinden, kendisine geri döner, üstelik araçsal eylemde doğa süreçlerinden edindiği deneyimi bu süreçlere yönelten kurnaz bilinç olarak: "Burada güdü çalışmadan tamamen çıkar. Doğanın kendi kendisini yontmasına izin verir, usulca seyreder ve yalnızca küçük bir zahmetle bütünü yönetir: kurnazlıkla. Şiddetin geniş yüzüne, kurnazlığın sivri ucu saldırır." Böylece, iş aleti de dil gibi tini var eden o ortanın kategorisidir. Ama iki hareket de zıt yönde oluşurlar. İsim veren bilinç, tinin nesnelliği için, çalışma süreçlerinden yola çıkan kurnaz bilinçten daha başka bir yere ulaşır. Konuşanın, simgeleriyle olan ilişkisi, ancak gelenekselleştirmenin uç halinde, çalışanın aletleriyle olan ilişkisinin aynıdır; günlük dilin simgeleri algılayan ve düşünen bilince işleyip ona hakim olurlarken, kurnaz bilinç iş aletleri yoluyla doğa'nın süreçlerine hükmeder. Dilin nesnelliği öznel tin üzerinde güç kullanırken, doğanın, nesnel tinin gücüyle aldatılması, öznel özgürlüğü genişletir -- çünkü sonunda çalışma süreci de, elde edilen tüketim maddeleriyle sağlanan doyumda ve gereksinimlerin yeni baştan değiştirilen yorumlanmasıyla vadesini doldurur. Özne ile nesne arasındaki diyalektik bir ilişkinin, Jena konferanslarında geliştirilen üç örneği, Kant'ın soyut ben'inin karşısına, isim veren, kurnaz ve kabul edilmiş bilincin oluşmuş özdeşliğinin oluşum süreçlerini çıkartırlar. Ahlaklılık eleştirisi bir kültür eleştirisine denk düşer. Kant teleolojik yargı gücünün yöntem öğretisinde, doğayı bir teleolojik sistem olarak anladığımızda, kültürü doğanın son amacı olarak ele alır. Kant, kültürün aslında akıllı bir varlığın yeteneklerinin bilinen amaçlar için ortaya çıkartılması olduğunu söyler. Öznel olarak bu, amaca yönelik uygun araçları seçme yeteneği anlamına gelir, objektif olarak da kültür, doğa üzerinde teknik kullanımının en somut örneğidir. Nasıl ki, ahlaklılıkta, törel öznenin kendini ancak oluşturan bir öznelerarasındalığa dahil olmasını hesaba katmayan, saf açıklayıcı ilkelere uygun bir amaçsal etkinlik salık verilirse, Kant, kültürü de, aynı şekilde öznenin çalışma süreçlerindeki karmaşıklığından soyutlanmış olan teknik kurallara (yani belirli emirlere) uygun bir amaçsal etkinlik olarak tasarlar. Kant'ın araçsal eylem yeteneği atfettiği kültürlenmiş beni Hegel bir sonuç olarak, toplumsal çalışmanın kendini dünya-tarihsel olarak değiştiren bir sonucu olarak kavrar. Bu yüzden Jena'daki Tin felsefesi yazılarında, çalışma mekanikleştirildiği sürece, kurnaz bilincin alet kullanarak sağladığı ilerlemeye işaret etmeyi asla ihmal etmez. ![]() Jürgen Habermas'ın 1996 yılında yayımladığı siyaset kuramı yazılarından seçilerek oluşturulan "Öteki" Olmak, "Öteki"yle Yaşamak kitabı, cumhuriyetçi ilkelerin ev-rensel içeriğinden yola çıkarak, günümüz sorunlarına yönelik çözüm arayışlarını içeriyor. Çokkültürlülüğün ortaya çıkardığı çelişkilerin yoğun bir biçimde görüldüğü çoğulcu toplumlarda yaşanan haklar çatışmasından, Kant'ın dünya vatandaşlığı düşüncesine uzanan bir yelpazede bireyin politik konumunun araştırılması... Alman felsefeci Jürgen Habermas'ın "Öteki" Olmak, "Öteki"yle Yaşamak adlı kitabı Yapı Kredi Yayınları Cogito Dizisi'nden çıktı. Habermas'ın siyaset kuramı üzerine kaleme alınmış yazılarından seçilerek oluşturulan kitap, dört bölümü içeriyor. İlk üç bölümde, Avrupa ulus-devletinin konumu ve geleceği; ulus, hukuk devleti ve demokrasi arasındaki ilişki; Kant'ın ebedî barış düşüncesi; demokratik hukuk devletinde tanınma mücadelesi; "tartışımcı politika" kavramının açınlanması ve hukuk devleti ile demokrasi arasındaki içsel ilişki gibi konular eksenindeki düşünce ve değerlendirmeler yer alıyor. Dördüncü bölüm uzun soluklu tek bir yazıdan oluşuyor. "Ahlâk'ın Bilişsel İçeriğine İlişkin Soykütüksel Bir İnceleme". Burada "öteki" kavramının ahlâksal açıdan temellendirilmesi üzerine düşünsemelerle karşılaşıyoruz. Herkese gösterilecek eş-saygıyla bir arada eşit haklarla yaşayabilmenin yolları araştırılıyor. "Bugün, dünya çapında iş yapan otuz büyük işletmeden her birinin yıllık cirosu, Birleşmiş Milletler Örgütü'nde temsil edilen doksan devletin millî gelirinden daha fazladır." Habermas'ın yukardaki gibi somut verilerle ortaya koyduğu, yeryüzünün tümünde süregelen eşitsizliklere, çelişkilere, insan hakları sorunlarına yönelik çözüm önerilerinin yanında, söz konusu siyasî yazılar, 21. Yüzyıl'da uluslar-üstü bir birlik oluşturmak isteyen dünya toplumlarını bekleyen güçlüklere işaret eden saptamalarla oldukça zengin bir içeriğe sahipler. "Öteki" Olmak, "Öteki"yle Yaşamak, okuru kuşkusuz zorlayacak olan bir anlatımın eşliğinde Habermas'ın düşünce evreninden dünyanın politikasına ve bireyin oradaki hallerine bakmak isteyenler için iyi bir seçim. TADIMLIK Önsöz Burada yer alan makaleler, Faktizität und Geltung (1992) adlı kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkmıştır. Bu çalışma, cumhuriyetçi ilkelerin evrensel içeriğinden yola çıkarak, günümüz sorunları karşısında hangi çözümlerin olabileceği konusunda bize ışık tutacaktır - özellikle de çokkültürlülüğün ortaya çıkardığı çelişkilerin yoğun bir biçimde görüldüğü çoğulcu toplumların, uluslar-üstü bir birlik oluşturmak için bir araya gelen ulus-devletlerin ve istemleri dışında zorunlu bir risk toplumu haline getirilmiş dünya toplumu yurttaşlarının karşılaştığı sorunlara yanıt verecektir. Birinci kısımda, birleşmeden bu yana Federal Almanya'da yeniden yaşanan bir tartışmaya açıklık getirmeyi amaçladım. Vaktiyle "Staatsbürgerschaft und nationale Identität" adlı makalede incelediğim konuyla ilgili hayal gücümü biraz daha zorlamaya çalıştım.* Kendine özgü devletsel bir varoluş hakkını alabilen, ırk kökenli ve ortak yazgıya sahip bir kültür toplumu olarak algılanan ulus kavramı, hâlâ sorunsal düşünüşlerin ve yaklaşımların meyvesi olmaya devam etmektedir - toplulukların sözümona ulusal self-determinasyon hakkına sahip olduğu çağrısı, çokkültürlülüğe ve insan hakları politikasına bakışımlı olarak karşı koyma, bununla birlikte de egemenlik haklarının uluslar-üstü yapılandırılmasına karşı duyulan güvensizlik, işte bu romantizm kaynaklı ulus anlayışının bir ürünüdür. Halk ulusunun savunucuları, bugün artık ulusal-sonrası bir toplumsallaşma biçimine kaçınılmaz olarak geçerken ortaya çıkan sorunların üstesinden nasıl geleceğimiz konusunda, özellikle demokratik ulus-devletin tarihte elde ettiği harika kazanımların ve cumhuriyetçi anayasa ilkelerinin bizleri aydınlatacağını kabul etmemektedirler. İkinci kısım, küresel ve toplumsal düzeyde insan haklarının kabul ettirilmesi konusunu ele almaktadır. Zum Ewigen Frieden adlı yazının ikiyüzüncü yıldönümü, Kant'ın dünya yurttaşlığı hukuku anlayışının, tarih deneyimlerimizin ışığında yeniden elden geçirilmesine vesile olmuştur. Devletlerarası hukukun öngördüğü masumiyet iddiasını çoktan yitirmiş olan bir zamanların egemen devlet özneleri, içişlerine müdahale etmeme ilkesiyle artık daha fazla yetinemezler. İnsanî müdahaleler sorununun bir yansıması olarak çokkültürlülük önplana çıkmıştır. Burada bile azınlıklar kendi hükümetleri karşısında korunma arayışı içindedirler. Fakat bu ayrımcılık, meşru hukuk devleti çerçevesi içerisinde, genel siyasî kültürle kaynaşmış çoğunluk kültürüyle azınlığa istenileni kabul ettirme biçiminde içinden çıkılması oldukça zor bir hale bürünmektedir. Charles Taylor'ın cemaatçi önerisine karşı gelerek ben, farklı altkültürlerin ve yaşam biçimlerinin aynı cumhuriyetçi toplum içerisinde eşit haklı bir arada varoluşunu sağlayacak bir "Tanınma Politikası"nın, kolektif haklar ve hayatta kalma güvenceleri olmaksızın da işlemesi gerektiğini ortaya koyuyorum. Üçüncü kısım, demokrasi ve hukuk devletinin tartışım-kuramsal yaklaşımının temel varsayımlarını hatırlatır. Tartışımlı politika anlayışı özellikle halk egemenliği ve insan hakları arasındaki eş-kökenliliğin belginleştirilmesine olanak sağlar. Dördüncü kısımda, herkese gösterilmesi gereken eş-saygı ve birinin ötekine karşı taşıması gereken genel dayanışmacı sorumluluk ahlâkının akılcı içeriği tartışılmaktadır. Duyarsız olarak özümleyen ve denkleştiren bir evrenselciliğe karşı duyulan postmodern güvensizlik, ahlâkın bu anlamını yanlış yorumlamakta ve aynı heyecanla, aslında gerçek anlamda bir evrenselciliğin daha yeni gündeme getirdiği farklı olmak ve farklılık arasındaki bağıntılı yapıyı ortadan kaldırmaktadır. Theorie des kommunikativen Handelns ile ben, "topluluk" ve "toplum"a getirilen yanlış alternatifleri kıracak olan yaşam koşullarına yeni bir boyut oluşturacak temel kavramları ortaya atmıştım. İşte toplum-kuramsal olarak getirilen bu farklı bakış açısı, ahlâk ve hukuk kuramında farklılıklara karşı daha duyarlı bir evrenselcilik anlamına gelmektedir. Herkese eş-saygı, soydaşlara değil, ötekine, yani farklı oluşu nedeniyle diğerine gösterilme koşulunu temel alır. Ötekine karşı, bizlerden biri olarak dayanışma göstermek de, tözsel olan her şeye direnen ve gözenekli sınırlarını sürekli daha da öteye taşıyan bir topluluğa ait esnek "Biz"i kapsar. Bu ahlâksal topluluk, ayrımcılığın ve haksızlığın kaldırılmasıyla birlikte marjinalleri, karşılıklı saygı temelinde benimseme düşüncesi üzerine kurulmuştur. Yapısal olarak ortaya çıkan bu topluluk, kendi türünü zorla kabul ettirerek tektip üyeler oluşturan bir kolektif değildir. Benimsemek, kendi içine kapatmak ve ötekine karşı kapanmak demek değildir. "Ötekini benimsemek", toplumsal sınırların herkese -hatta ve özellikle de, birbirine yabancı olan ve birbirine karşı yabancı kalmak isteyenlere- açık olması demektir. Starnberg, Ocak 1996 J. H. * Faktizität und Geltung (Suhrkamp), 632-660 |
||
|
||
![]() "Bu kitap çağdaş felsefenin en yararlı kitabı haline gelecektir, çünkü okuru sayaçlarını sıfırlamaya, ve düşüncenin durmadan daha çok beslendiği kaos karşısında, kendi "zar atımını" denemeye çağırıyor. Düşünceyi, direniş gücünün en güvenilir göstergesi olan şen ciddiyetiyle kendi sınırlarına doğru götüren, açık, yoğun ve zor; bizatihi açıklığı, çembersi mantığı, sarmal gelişimi yüzünden zor bir kitap." -Raymond Bellour- (Magazine Litteraire) TADIMLIK 1. Bir Kavram Nedir? Basit kavram yoktur. Her kavramın bileştiricileri vardır ve bunlar aracılığıyla tanımlanır. Şu halde her kavramın bir şifresi vardır. Her çoğulluk kavramsal olmasa da, o bir çoğulluktur. Tek bir bileştiricili kavram olmaz: birinci kavramın bile, bir felsefenin "başladığı" ilk kavramın bile, birçok bileştiricisi vardır, zira felsefenin bir başlangıcı olması gerektiği kesin değildir ve de eğer bir başlangıç belirleyecekse, buna bir bakış açısı ya da bir neden eklemek zorundadır. Descartes, Hegel, Feuerbach aynı kavramla işe başlamadıkları gibi, aynı başlangıç kavramını da kullanmazlar. Her kavram en azından çifttir, üçlüdür, vb. Aynı şekilde bütün bileştiricileri içeren kavram da yoktur, zira bu düpedüz bir kaos olurdu: sözümona nihai kavramlar olan tümeller bile onları açıklayan bir evreni çevremleyerek (temaşa, düşünüm, iletişim...) kaostan çıkmak zorundadırlar. Her kavramın, bileştiricilerinin sayısıyla tanımlanmış, düzensiz bir çerçevesi vardır. Bu nedenle, Platon'dan Bergson'a kadar, kavramın eklemleme, kesip çıkarma ve yeniden kesme işi olduğu düşüncesiyle karşılaşırız. Bileştiricilerini tümlediği için bir bütündür kavram, ama parçalı bir bütündür. Ancak ve ancak bu koşulladır ki, kavram, durmadan onu gözetleyen, onu bir daha emmek için durmadan ona yapışan, zihinsel kaostan çıkabilir. Bir kavram acaba hangi koşullarda, mutlak olarak olmasa da, bir başkasına kıyasla, ilktir? Örneğin başkası kavramı bir ben'e kıyasla zorunlu olarak ikincil midir? Eğer öyleyse, bu, onun kavramı bana kıyasla özel bir başkasının --kendini bir nesne olarak sunan özne-- kavramı olduğu ölçüde öyledir: iki bileştiridir bunlar. Gerçekten de, eğer onu özel bir nesneyle özdeşleştiriyorsak, başkası, bana belirdiği şekliyle, daha şimdiden öteki özneden başka bir şey değildir; ve eğer onu başka bir özneyle özdeşleştiriyorsak, bu kez ben ona göründüğümce başkası olurum. Her kavram, onlarsız anlam taşıyamayacağı ve onların da ancak çözümleri üzerinde yol alındıkça ortaya konabileceği ya da anlaşılabileceği bir soruna, sorunlara göndermede bulunur: burada öznelerin çokluğunu, ilişkilerini, karşılıklı tanışmalarını ilgilendiren bir sorunun içindeyiz. Ancak başka bir sorun keşfettiğimize inanıyorsak elbette her şey değişir: öteki öznenin bana özel nesne olarak göründüğünde gelip de yalnızca "işgal ettiği" zaman, ve de sonra benim ona göründüğümde özel nesne olarak gelip işgal ettiğim zaman, başkasının konumu ne olacaktır? Bu açıdan bakıldıkta, başkası hiç kimse değildir, ne öznedir ne de nesne. Başkası olduğu için birçok özne vardır, tersi değil. Başkası, o zaman, özel nesnenin, öteki öznenin ve benim kaynaklanacağımız, a priori bir kavram talep eder, tersi değil. Kavramların doğasınca, kavramların yanıtlamak zorunda oldukları sorunlarca, düzen de değişti. Bilimdeki bir sorunla felsefedeki sorun arasında ne fark olduğu sorusunu bir yana bırakıyoruz. Ancak felsefede bile kavramlar, iyi algılanmamış ya da ortaya iyi konmamış oldukları düşünülen sorunlara bağlı olarak yaratılırlar (kavramın pedagojisi). Özetleyerek ilerleyelim: bir ben'e kıyasla değil de basit bir "... var"a göre gerçek dünya gibi ele alınmış bir deney alanı düşünüyoruz. Falanca anda, sakin ve dinlendirici bir dünya var. Birden, görüş alanı dışında birşeylere bakan dehşet içinde bir surat peydahlanıyor... Burada, başkası ne bir özne gibi ne de bir nesne gibi beliriyor, ama olabilir bir dünya, dehşet verici bir dünyanın olabilirliği şeklinde ortaya çıkıyor, bu da hepten farklıdır. Bu olabilir dünya gerçek değildir, ya da henüz değildir, ne ki bu yüzden varolmadığını söyleyemeyiz: yalnızca kendi ifadesinde varolan bir ifade-edilmiş'tir bu, surat ya da bir surat muadili şey. Başkası, her-şeyden önce olabilir bir dünyanın bu varoluşudur. Ve bu olabilir dünyanın da, olabilirliği ölçüsünde kendine özgü bir gerçekliği vardır kendi kendisinde: olabilir olana o haliyle bir gerçeklik kazandırmak için ifade edenin konuşması ve "korkuyorum" demesi yeterlidir (sözleri yalan bile olsa). "Ben" öznesinin, dilbilimsel işaret olarak başkaca anlamı yoktur. Kaldı ki, vazgeçilmez de değildir: Çin olabilir bir dünyadır, ama çince konuşmaya başlandığı anda, ya da belli bir deneyim alanı içinde Çin'den söz edildiği anda, bir gerçeklik kazanır. Bu, Çin'in bizatihi deneyim alanına dönüşerek kendi kendini gerçekleştirdiği durumdan çok farklıdır. İşte, koşul olarak duyulur bir dünyanın belirlemesinden başkaca hiçbir şey öngörmeyen bir başkası kavramı o halde... Bu koşul altında başkası bir olabilirin ifadesi olarak peydahlanıyor. Başkası, onu ifade eden bir suratta varolduğunca bir olabilir dünyadır ve ona bir gerçeklik veren bir dil aracılığıyla tamamlanır. Bu anlamda, biribirinden ayrılmaz üç bileştiricili bir kavramdır: olabilir dünya, varolan surat, gerçek dil ya da söz. Elbette, her kavramın bir tarihi vardır. Şu başkası kavramı Leibniz'e, Leibniz'in olabilir dünyalarına ve dünyayı ifade ediş olarak monad'a gönderme yapar; ancak sorun aynı sorun değildir, çünkü Leibniz'in olabilirleri gerçek dünyada varolmakta değillerdir. Aynı kavram, önermelerin kipsel mantığına da göndermede bulunur, ama önermeler olabilir dünyalara, onların hakikilik koşullarına uyan gerçekliği kazandırmazlar (Wittgenstein bile dehşet ya da ızdırap önermeleri tasarladığında, bunlarda bir başkası konumunda ifade edilebilecek kipsellikler görmez, çünkü başkasını bir başka özne ile bir özel nesne arasında kolan vurmağa bırakmaktadır). Olabilir dünyaların uzun bir tarihi vardır (1). Kısaca, her kavram için her zaman bir tarihi vardır diyoruz, bu tarih zigzaglar çizse de, gerektiğinde başka sorunların içinden ya da çeşitli düzlemlerin üzerinden geçse de... Bir kavramın içinde, çoğu zaman, başka sorunlara yanıt veren ve başka düzlemleri varsayan başka kavramlardan gelme parçalar ya da bileştiriciler bulunur. Bu zorunludur, çünkü her kavram yeni bir şekillendirme gerçekleştirir, yeni çevremler alır, yeniden canlandırılmayı veya yeniden yontulmayı gerektirir. ![]() Kaiser geziye çıkmadan önce, "Bütün kuşbeyinli uyruklarını yıkanmış paklanmış olarak" görsün diye nazırları, gözcüleri, teşrifatçıları Almanya'nın dört yanına haber saldığında, Kaiser'in buyruklarına göre düzenlenmiş uydurma bir hayatı yaşamaktansa kendi oyunlarını sürdürmek isteyen çocuklar direnir, yıkanmak istemezlermiş. Günümüzde hayatın "nesnesi" değil "öznesi" olabilmemiz için "yıkanmak istemeyen çocuklar"a ihtiyacımız var. Ünsal Oskay, içimizdeki o çocuğu açığa çıkarmamızda bize ışık tutuyor. TADIMLIK Kitapsız Toplumun Televizyonu Batı toplumlarından farklı olarak, uzunca bir süre "kitap uygarlığı" dönemi yaşamamış bir toplumda televizyonun kültürel gelişmede özgürleşimci bir araç olarak kullanılması ne derecede olanaklıdır? Türkiye'de de, kimilerinin, ünlü iletişim kuramcısı Marshall McLuhan'dan yola çıkarak ileri sürdükleri sav acaba geçerli olabilir mi? Televizyonun, "seçkinci ve baskıcı" kitabın yaptığının tersine, bölünmeler ve farklılaşmalar içindeki toplumu, tıpkı geçmişin "altın çağlarında" olduğu gibi, yeniden, tek bir "evrensel köy" topluluğunun yakın ve özgür insan ilişkilerine kavuşturacağı düşünülebilir mi? Bu soru Batılı toplumlarda son on beş-yirmi yıldan beri sürekli gündemde. Çoğunlukla, sorunun, Batı toplumlarında, insanlara hem Ôgelişme' hem de Ôözgürleşimi' bir arada vaat etmiş olan Aydınlanma Felsefesi'nin 19. yüzyılın başından itibaren kendi geleneğine bağlılık gösteremeyişinden kaynaklandığı söyleniyor. Başka bir deyişle, sorunun, bilim ve teknolojinin kullanılmasında, varolan toplum sisteminin etkinliğine ağırlık veren bugünkü gelişme anlayışının özgürleşim sorunsalını göz ardı edişinden kaynaklandığı ileri sürülüyor. Bu sorunun çözümlenmesi için, Ôgelişme' ile Ôözgürleşme' arasındaki çelişkinin giderilmesi gerektiği belirtiliyor. Günümüze dek süregelen bu çarpık gelişme anlayışının, kendini saklı bir biçimde tüm toplumsal katmanlara benimsetmek için yaygınlaştırdığı bugünkü "yaşama üslubunun" eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmesinin tek çıkış yolu olduğu vurgulanıyor. Henüz bu sorunları Batı ile aynı yoğunlukta yaşamıyor toplumumuz. Ama yakın bir gelecekte, şimdiden hissetmeye başladığımız benzeri sıkıntıların yaşamımızı cendereye tümüyle alacağı düşünülürse, Batı'nın bu deneyimlerinden ve tartışmalarından hiç gecikmeden yararlanmamız gerektiği ortadadır. Batılı toplumlara "erişmek" için, kitaba oranla televizyonun daha umut verici bir araç olduğunu ileri sürenler, öyle görünüyor ki, ne televizyonun bir iletişim aracı olarak işleyişini ne de Batı'nın bugün karşı karşıya bulunduğu kültürel sorunlarını yeterince bilmekte ve izlemekte. Oysa, bunların ikisini birlikte ele alıp irdelemedikçe televizyonun "kitap uygarlığından" geçmemiş toplumlarda etkilerinin ne olabileceğini kestirmek olanaksız. Bu ikili sorunu ele almak için, önce, çeşitli toplumsal yaşam dönemlerinin kendisine göre iletişim teknolojileri geliştireceğini ve kullanacağını söyleyen McLuhan'ı incelemek gerekiyor. 11 Eylül, büyük, küstah, acimasiz bir sok olarak dünya tarihindeki yerini saglama almis gözüküyor. Bugün, bu soku hâlâ yasarken yapilmasi gereken seylerden biri, bakis berrakligi saglamaya çalismak, berrak düsünce üretimine katkida bulunmak olmali. Bu fikirden yola çikarak yerli ve yabanci basinda bu konuda sicagi sicagina üretilmis düsünceler, çesitliligi koruyarak ve seçicilik göstererek derlendi. Oktay Eksi, Ertugrul Özkök, Ilhan Selçuk, Murat Belge, Cengiz Çandar, Ismet Berkan, Mehmet Y. Yilmaz, Cüneyt Arcayürek, Abdurrahman Dilipak... Noam Chomsky, Robert Fisk, Eric Hobsbawn, Edward Said, Susan Sontag, Eduardo Galeano, Rana Kabbani.... ve digerleri. Hazirlayanlar: Tamer Erdogan, Bedirhan Toprak, Cem Akas, Fatma Canpolat, Ali Ece TADIMLIK Bir Miladın Miladı New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerine ve Pentagon'a yapilan uçakli saldirilar, bütün dünya medyasinda "yeni bir çagin baslangici" olarak degerlendirildi, 21. yüzyilin iste simdi gerçekten basladigi vurgulandi; baslayan sey, elbette karanlik, güvensizliklerle dolu, insanlarin kendilerini sürekli belirsiz ve tanimsiz tehditler altinda hissederek yasayacagi, en büyük devletlerin bile birkaç kararli insan karsisinda çaresiz kalabilecegi bir dünya olarak tanimlandi. Hiristiyan geleneginde Hazreti Isa'nin dogumundan sonraki iki bin yillik iyilik döneminin ardindan, iki bin yil sürecek bir kötülük döneminin baslayacagi inancina da, beklendigi gibi, dikkat çekildi. Degisen, degisik olan neydi tam olarak? Her seyden önce, böyle bir felaketin ABD gibi bir ülkenin basina gelmesi belirleyiciydi - "bes bin kisinin birden ölmesi dünyanin her yerinde ayni felakettir" gibi naif bir düsünceyi ciddiye almayi birakin, buna gülmeyi bile beceremeyecek kadar politika biliyor dünya insani, epey zamandir biliyor. Saldiriyi izleyen günlerde ortaya çikan uluslararasi mobilizasyon da, daha önce benzer terör saldirilarina maruz kalmis, bunlarla yasamayi ögrenmek ve yalnizca kendi olanaklariyla savasmak zorunda birakilmis pek çok toplumda görmezden gelinemeyecek tepkiler dogurdu. Uluslararasi terör yeni bir sey degildi; buna karsi uluslararasi bir cephe açilmasiysa yeniydi, bunu da baska bir ülke saglayamazdi. Terör denilen olgunun ciddi olarak dünya gündemine alinmasi da yeni bir gelismeydi; o kadar yeniydi ki, bu sözcügün kullanilabilir bir taniminin bile yapilmamis oldugu ancak 11 Eylül'den sonra fark edildi. Kaypakligin, isine geldigi gibi tanim yapmanin riskleri ortaya çikti: bir dönem kurtulus savasçisi olanlarin, dengeler degistiginde terörist haline gelmesinin inandiriciligi sorgulandigi gibi, potansiyel teröristlere devlet destegi vermenin gelecekte doguracagi sonuçlar üzerinde de durulmaya baslandi. Tartisilan bir baska önemli konu da, hangi insanlarin hangi nedenlerden ötürü teröre basvurdugu, dünya düzeninin sistemik bozukluklarinin bundaki payi ve teröre karsi yapilacak mücadelenin, bomba atmak ve insanlari, sehirleri ortadan kaldirmakla sinirli kaldigi takdirde ne kadar ise yarayacagiydi. Kisacasi, "nasil" sorusunun yani sira "neden" sorusuna da dogru ve dürüst yanitlar bulunmasinin gerekliligi anlasildi. Büyük Devlet farkliligi burada da göze çarpti: ABD'nin elinde, Usame bin Ladin'i isaret eden kesin kanitlar olmadigi halde onu boy hedefi haline getirdigini, bunu da yalnizca gücü yüzünden yapabiliyor oldugunu düsünenler, Ingiltere'de de, Filistin'de de seslerini yükseltti. Felaket senaristlerinin hayal gücü açisindan gerçek hayatla boy ölçüsememesi de ilginçti. Hayat, Hollywood'a fark atmisti. Binlerce insanin ölümüyle, devasa bir maddi zararla sonuçlanan bu saldiri, dünya kamuoyu tarafindan hak ettigi sekilde lanetlendi; ama böylesine bir yikimi nispeten kolay gözüken bir sekilde gerçeklestirmenin mümkün oldugunu görmek, bir yandan iyi organize olundugunda yapilabilecek kötülükler üzerine yeniden düsünülmesine yol açti, bir yandan da dünya yüzeyindeki paranoya ve kötümserlik miktarini kat be kat arttirdi. Dünya Ticaret Merkezi'ne yapilan saldirinin bir "çita" haline geliverdigi yadsinamaz - uluslararasi terör camiasinda, bundan sonra boy ölçüsülecek, "asilmaya" çalisilacak uç nokta budur. Saldirinin hemen ardindan nükleer ya da biyokimyasal saldiri olasiliklarinin tartisma konusu olmasi bundandi. Korku, bir anda bütün dünya daglarini bekler hale gelmisti. 11 Eylül, büyük, küstah, acimasiz bir sok olarak dünya tarihindeki yerini saglama almis gözüküyor. Bugün, bu soku hâlâ yasarken yapilmasi gereken seylerden biri, bakis berrakligi saglamaya çalismak, berrak düsünce üretimine katkida bulunmak olmali. Yapi Kredi Yayinlari, Afganistan'in bombalanmaya baslandigi su günlerde dünyada ve Türkiye'de bu konu üzerine sicagi sicagina üretilmis düsünceleri, çesitliligi koruyarak ve seçicilik göstererek derlemenin yararli olacagina inaniyor: hem bugün, söz konusu sokun nasil anlamlandirilmakta oldugunu daha iyi bilebilmek için, hem de yarin, dönüp bakildiginda yeni miladi yaratan ve yasayanlarin nasil insanlar oldugunu, güçlerinin, korkularinin, zaaflarinin neler oldugunu merak edeceklere bir belge birakmak için. ![]() Zeynep Direk, ‘başkalık deneyimi’ sorusunu ırk, kültürel başkalık, toplumsal cinsiyet, cinsiyet farklılığı sorularıyla ilişkilendiriyor. Kitapta yer alan yazılar, bir anlamda, yazarın ‘başkalık deneyimi’nden yola çıkarak yasa, adalet, etik ve siyaset konularını düşünme çabasına tanıklık ediyor. Yeni düşünce filizlerini merak edenler için... ![]() Eserleri çeşitli dillere çevrilen Moles, bu kitabında bilim hakkında kalıplaşmış ön-yargılarımızı sorgulamaktadır. Doğa bilimleri ve sosyal bilimlerden alınmış zengin örneklerden hareketle kesin olmayan, belirsiz, muğlak olguların incelenmesine uygun bir yöntembilim geliştirmektedir. Moles bu çerçevede, bazı önemli sorulara da ışık tutmaktadır: Yöntem açısından, "kesin" denilen bilimleri (doğa bilimleri) insan bilimlerinden (belirsizin bilimleri) ayıran nedir? Belirsiz olgular, bilim konusu olma statüsüne sokulabilir mi ve bu, nasıl temellendirilebilir? Günlük yaşamımızın dokusunu oluşturan belirsiz olgulara, kesinlik adına ve yöntem kaygılarıyla sırt çevrilebilir mi? Kitap bir yandan sosyal bilimler alanında çalışanlar için somut bir çalışma aracı, diğer yandan bilimsel bilginin sınırları ve statüsü konusunda yeni ve kışkırtıcı bir epistemoloji denemesi niteliği taşımaktadır Çeviren: Nuri Bilgin TADIMLIK Önsöz Abraham Moles, zengin, derin, enerji dolu, üretken, çok yönlü ve şaşırtıcı kişiliğiyle çeşitli öğrenci ve araştırmacı kuşaklarını etkilemiş bir bilim adamı ve düşünürdür. O’nu, prototipini Leonardo de Vinci’nin veya Leibnitz’in oluşturduğu “savant universalis” kategorisine sokabileceğimiz ve bugün artık bilim ve düşünce dünyasında nesli tükenen insanlardan biri olarak nitelemek abartılı bir tavır sayılmamalıdır. “Dehaların yerine yeteneklerin” ikame edildiği tüketim toplumu bağlamında, teori ile pratik, doğa bilimleri ile sosyal bilimler, Fransız düşüncesi ile önce Alman, ardından Anglo-Sakson düşüncesi arasında sürekli yeni patikalar arayan ve bu özellikleriyle resmi onurlardan uzakta marjinal bir konumda, ama hep önde giden bir insan olmuştur. 1971’den itibaren, onun yaşamının en verimli yıllarında önce doktora öğrencisi, ardından araştırma asistanı ve sonra da kurduğu ve başında bulunduğu Uluslararası İletişim ve Mikro Psikoloji Derneği’nin bir üyesi ve hatta aile dostu olarak ilişkide bulunduğum Moles, Mayıs 1992’de, bu kitabın çevirisini üstlendiğim günlerde vefat etmiştir. Moles, 1920’de Fransa’da doğmuştur. II. Dünya Savaşı’nın acılı yıllarında Grenoble, Paris ve Aix-en-Provence kentlerinde sürdürdüğü lisans öğretimi sırasında doğa bilimleri ve hukuk gibi alanlarda formasyon kazanmış ve 1942’de elektrik mühendisi diplomasını almıştır. 1952’de Sorbonne’da, o zamanki kurallara göre fizik alanında iki ayrı tez sunarak Docteur d’Etat ès Sciences titrini ve 1956’da yine Sorbonne’da biri felsefe, diğeri psikoloji/iletişim alanlarında olmak üzere iki tez daha sunarak Docteur d’Etat ès Lettres titrini kazanmıştır. Fizik formasyonunda Berger, Husserl, Merleau-Ponty ve Bachelard’dan, sosyal bilim formasyonunda Moreno, Piaget ve De Jouvenel gibi bilim adamları ve düşünürlerden etkilenmiştir. ![]() Tüm dünyasıyla insan yaşamı, bir Bunalımlar Kitabı.. Yazılmış, yazılacak tüm kitaplar, bir deyime, Bunalımlar Kitabı'nın önsözü durumunda. Bunalımdan Yaşama Kültürü işte bu doğrultuda bir çaba. Yazan: Nermi Uygur' TADIMLIK Bunalımlar Kitabı Kitapların kitabı BUNALIMLAR KİTABI. Böyle bir kitabı yazıp bitirmek için, yazılmaya değer herşeyi yazmış olmak gerekir. Kim üstesinden gelebilir bunun? Yazılmış yazılacak tüm kitaplar, birdeyime, BUNALIMLAR KİTABI’nın önsözü durumunda. Bunalımdan Yaşama Kültürü işte bu doğrultuda bir çaba. Keşke yazmasaydım Bunalımdan Yaşama Kültürü’nü: Nice acıların ürünü çünkü. Gene de seviniyorum yazabildiğime; o acıların ardından yeryer gönlümce yazabilecek duruma geldim. Bir sevinç daha katılıyor bu sevince: Bunalım yaşamış olsa bile bunalım bilincine yönelmeyenlere, bazı şeyler söyleme fırsatına erişiyorum. Sunduğum, onlara dilediklerini sağlamasa da, iç genişletebilir. İnsan, kendine yaraşan yaşam ile düşünmeyi gerçekleştirmedikçe, amacı, aracı, nedeni, dürtüsü ne olursa olsun, güdük kalır yaşama ile düşünce. Kişiden kişiye, toplumdan topluma, çağdan çağa değişse de, insana yaraşan ölçülerde yaşayıp düşünmek, bunalımla elden geldiğince kapsamlı hesaplaşmaya götürür; kaçınılmazlıkla bu böyle: Düzeyi, durumu ne denli değişiklikler gösterirse göstersin, kültür’süz bir insan varlığı tasarlanmaz; kültür ortamı, birdeyime doğallıkla, yaşayıp düşünme ortamı insanın. Kültürse, bilinçli yaşamayı gerektirir; bilinçli yaşama da ergeç bunalım bilincini. ![]() 1970'li yıllardan beri ürün veren, felsefeci Taylan Altuğ, yeni kitabı Dile Gelen Felsefe'de felsefenin "dile gelme" koşullarını araştırmak için farklı yaklaşımların temsilcileri olmuş felsefecilerin dille ilgili sorunlarını açımlayan bir çalışmayla karşımızda bu kez. Locke (İdeler ve Sözcükler), Humboldt (Dil ve Tin), Heidegger (Dilin Özü: Varlığın Dili), Wittgenstein (Dil Oyunları), Saussure (Bir Değerler Dizgesi Olarak Dil) ve Derrida (Postmodern Dil Durumu) evreninde "Türkçe" bir gezi... "Felsefe, ulusal bilinçte aşılması gereken bir mesafe, bir yabancılaşma olarak mı duruyor hâlâ bizim için? Felsefe Türk dilinde söylenmemiş olanı söylemeye mi çalışıyor son kertede? Fakat söylenmemiş olanı söylemek için, dilde önceden söylenmiş olanı işitmek gerek. Ne yapmalı o halde? Dili işitmeli, dili dinlemeli. Felsefenin dile gelmesinin özgül anlamı bu olabilir mi?" sorularına bir yanıt arama serüveni. TADIMLIK Sözcük, duyuların önünde duran nesneyi temsil etmez, fakat tin tarafından dil üretimi süreci içerisinde, nesneden bağımsız olarak meydana getirilmiş olan kavramları temsil eder. Dilin bakış biçimine bağlı olarak, "kavram, şeyi yansız veya bütünsel bir tarzda ele geçiremez; ancak kavram biçimlendirildiğinde şey için 'özsel' olarak görünen bir özelliği vurgular. Demek ki, sözcük şeyi, şeye ilişkin tikel bir görüşü şeyin kavramı içzinde belirtmek suretiyle belirtir. Humboldt'un işaret ettiği gibi, nesne, zihindeki görünüşü daima dil tarafından bireysel kılınmış bir izlenime eşlik ettiği için ve bu, düzenli biçimde sürekli tekrarlandığı için, kendinde, bu suretle değiştirilmiş bir tarzda tasarımlanır. Dolayısıyla pek çok dilin eşanlamlı sözcüklerinde, aynı nesnenin çeşitli tasarımları ortaya çıkar ve sözcüğün bu özelliği şu olguya götürür: Her dil, kendine özgü bir dünya görüşü verir. |
||
|
||
![]() Dil Hapishanesi, yeni başlayanlar kadar uzmanlar için de albenisi olan bir kitap. Uzman olmayan okurlar, Rus Biçimciliği ve Paris Yapısalcılığının karmaşık sırlarının akıcı bir şekilde değerlendirildiği bir giriş kitabı okuyacak; konunun uzmanları ise bu kitabı iki nedenden ötürü okumaya değer bulacak: birincisi, Jameson hem Biçimciliğin, hem de Yapısalcılığın hatalı altyapısını bir cerrah kararlılığıyla ortaya koyuyor, ama aynı zamanda, bu altyapının hakkını da veriyor; ikincisi, Jameson'ın ayrıntılı incelemesi, Yapısalcılıkla Marksizm arasındaki karşıtlıkları ve kesişme noktalarını açığa çıkarıyor. Fredric Jameson Dil Hapishanesi'nde Yapısalcılığa ve Rus Biçimciliğine genel bir bakışla yaklaşmakla kalmıyor, bu iki akımın temel metodolojilerine önemli bir eleştiri de getiriyor. TADIMLIK Önsöz Düşünce tarihi, onun modellerinin tarihidir. Klasik mekanik bilimi, organizma, doğal ayıklanma, atom çekirdeği ya da elektronik alan, bilgisayar: Bunlar, önce doğal dünyayı anlamamızı düzenlemede kullanılmış, daha sonra da kendilerinden insan gerçekliğini aydınlatmaları istenmiş şeylerden ya da dizgelerden bazılarıdır. Herhangi bir modelin ömrü önceden kestirilebilir bir düzenlilik gösterir. Başlangıçta, yeni kavram, yeni enerji nicelikleri ortaya çıkarır, bir yığın yeni algıya ve buluşa izin verir, yeni bir boyutta yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olur, bu da oylumlu bir yeni çalışma ve araştırma ile sonuçlanır. Bütün bu başlangıç aşaması boyunca modelin kendisi sabit kalır, çünkü büyük bölümüyle, yeni bir evren görüşünün elde edilip listelenebileceği bir aracı görevini görür. Modelin tarihinin düşüş yıllarında, modelin yeniden düzenlenmesi, inceleme nesnesiyle yeniden aynı çizgiye getirilmesi için nispeten uzun bir zaman gerekir. O zaman araştırma, modelin yetersizliğinin giderek sürükler gibi olduğu yanlış sorunlar ve ikilemlerden tedirgin olup, pratik olmaktan çok kuramsal olma, yeniden kendi önvarsayımlarına (modelin asıl yapısına) dönme eğilimini gösterir. Örneğin, eter ya da ortak bilinç akla gelir burada. Sonunda model bir yenisiyle değiştirilir. Bu önemli olay, bu kitabın ilgilendiği düşünürlerin bazılarınca bir tür mutasyon (bu da bir modelin tamamen farklı bir inceleme alanına eğretilemeli uygulamasının kusursuz bir örneğini oluşturur) olarak betimlenmektedir. Gerçekten de, böyle bir yer değiştirmenin, her zaman bir tek devrimci deneyim ya da bir tek özgün çalışmanın yayımlanması kadar açıklıkla tarihlendirilemezse bile, mutlak bir kesilmeyi, kopmayı, mutlak bir sonu ve o zamana kadar benzeri görülmemiş bir şeyin başlangıcını belirlediği kesindir. Öyle görünüyor ki, yeni olan, bilinçli olarak da hazırlanamaz, ya da, eski paradigmadan mutlu olmayanların, düşüne taşına, bütün kumaştan yeni bir paradigma çıkarmaları da mümkün değildir. Bir tek kıvılcımla Romantik felsefeyi ve ondokuzuncu yüzyıl bilimsel düşüncesini ateşlemiş olan "prototip olarak organizma" kavramının, yani organik modelin tarihi böyleydi. Organizma kavramının yararı, artsüremlilik ve eşsüremlilik alanlarının onda canlı bir bireşim bulmalarında, ya da henüz birbirinden ayrılmamış olmalarındadır, çünkü gözlemcinin dikkatini eşsüremli yapıya (değişmiş ve evrimleşmiş olan, artık organizmanın kendi yaşamında birbiriyle birlikte varoluşları ile anlaşılacak olan organlar) çeken, artsüremli olandır (organizmadaki tedrici değişikliklerin gözlenmesi). İşlev gibi kavramlar, böylece, iki boyut arasındaki kesişme noktalarında bulunabilir ve tarih, kendi başına bağımsız bir anlayış tarzı olma savını onlarla kazanır. Fakat zamanla organik model tözcü (substantialist) düşünceye fazlaca dayanır. İnceleme nesneleri önceden özerk kendilikler (entity) olarak verilmemişse, yöntembilimsel amaçlarla kurmaca kendilikler icat etme eğilimine girer, toplum ya da kültür konusunda çeşitli organik kuramlarda olduğu gibi. Bu tür tözcü düşüncelere karşı tepkilerden, çeşitli "alan" ya da ilişkisellik (relationality) imajlarından hiçbiri, bugün kendine temel model olarak dilin kendisini alandan daha tam olmamıştır. Bir model olarak dil! Her şeyi dilbilim terimleri yoluyla bir kez daha düşünmek! Şaşırtıcı olan şey, öyle görünüyor ki, bugüne kadar hiç kimsenin bunu yapmayı düşünmemiş olmasıdır yalnızca; çünkü bilincin ve toplumsal yaşamın bütün öğeleri arasında dil, henüz belirlenmeyi bekleyen türden ben-zeri olmayan bir ontolojik önceliğe sahip gibiydi. Yapısalcı girişimi bu şekilde tanımlamanın, onun daha önceki felsefe tarihi sorunsallarını özetlediği, bugün hiç mi hiç ilgilenmek gereğini duymadığımız, Marx-öncesi ve hatta Hegel-öncesi kavramsal ikilemlere ve sahte sorunsallara döndüğünü kabul etmek olduğu söylenerek karşı çıkılacaktır buna. Fakat, bu kitabın daha ileri bölümlerinde göreceğimiz gibi, Yapısalcılığın somut gündelik işinden çok sonul (nihai) çelişkileri bakımından daha doğrudur bu: ilki, yani Yapısalcılığın içeriği -Dil düzeni ve statüsü- yeni bir malzeme toplamı sağlar, eski sorunlar bu toplam çerçevesi içinde yeni ve öngörülmemiş şekillerde yeniden ortaya çıkar. Yani Yapısalcılığı ideolojik nedenlere dayanarak "reddetmek", bugünkü dilbilimsel buluşları felsefi sistemlerimize sokma görevini reddetmek anlamına gelir; bana öyle geliyor ki, Yapısalcılığın gerçek bir eleştirisi bizi onun içinde her şeyini gözden geçirerek ilerleyip öteki yanda bütünüyle farklı ve kuramsal olarak daha doyurucu bir felsefi perspektif içinde ortaya çıkmaya zorunlu kılmaktadır. Yapısalcılığın tam da çıkış noktasının -linguistik modelin üstünlüğü- bizim az sonra ele alacağımız kavramsal ikilemlerle bütünüyle ilişkisiz olduğunu söylemek değildir bu: çünkü böyle bir çıkış noktasının biricikliği, onun daha az keyfi olmasını gerektirmez ve ondan ortaya çıkan düşünce dizgeleri, kendi güç verici temellerinin sonul, kuşkulu ve acılı bir sınavdan geçirilmesinden yeniden muaf olmayacaktır. İster istemez, dünyanın bünyesinden bir tek temel elementi -diyelim suyu ya da ateşi- ayırmaya çalışıp da sonunda suyun ya da ateşin bileşiminin farklı tipten bir şey olduğunu gören Sokrates-öncesi düşüncenin çatışkıları (antinomy) akla geliyor. Hiç kuşkusuz, bugün her şeyin sonunda tarihsel ya da ekonomik ya da cinsel ya da hatta dilbilimsel olduğunu söylediğimizde, o görüngülerin, etiyle kemiğiyle, bu tür bir hammaddeden yapılmış olduğunu değil de, daha çok, o yöntemlerle çözümlemeye duyarlı olduklarını anlatmak isteriz. Ama benzer paradokslar da hemen belirir. Dilbilimsel yöntemlerin, kendisi de temelde dilbilimsel bir yapı olan yazına uygulanmasından daha uygun hiçbir şey olmayacağı düşünülebilir. Ama eski biçembilim, Spitzer'in ve Auerbach'ın biçembilimi, ya da daha yakınlardan J.P. Richard'ınki, yapıtın kendisinin sözel dokusuyla çok daha yakından ilgilenmişti. Sonunda kendimizi, yazın yapıtını bir dilbilimsel dizge olarak görmenin gerçekte bir eğretilemenin uygulaması olduğu gibi bir sonuç karşısında buluruz. Bu tür diyalektik tersine çevirmeler, dizgenin dış sınırlarında da bulunabilir. Örneğin, Greimas'ın bir yapısal anlambilimin çalışma nesnesini bir anlam-etkisi olarak tanımlayışı geliyor aklıma: sanki, bütün anlamları nesnemiz olarak alınca, bunlardan artık anlamlama terimleriyle söz edemezmiş ve içeriklerine bakmaksızın hepsinin biçimsel olarak birbiriyle ortak neleri olduğuna karar vermek üzere, kendimizi şöyle ya da böyle anlamlar bölgesinin dışında bir pozisyon almaya zorunlu durumda bulurmuşuz gibi. Bir içerik olarak anlatım, biçimi olarak izlenimi ister duruma gelir, biz de sonunda, bir algılama yapısını, gözümüzde canlandırmak için, onun "uyandırdığı izlenim" terimleriyle betimlemek zorunluluğuna düşeriz. Dilbilimsel modelin ya da eğretilemenin kullanımı için daha köklü bir doğrulama, başka yerlerde, bilimsel geçerlilik ya da teknolojik ilerleme savlarının ve karşı savlarının dışında aranmalıdır sanırım. Bu da, gerçek anlamında doğanın ortadan kaldırıldığı bir dünya, bildirilerle ve bilgiyle ağzına kadar dolu, karmaşık ürün ağı bir göstergeler dizgesinin tam da prototipi olarak görülebilen bir dünya görünümü sunan, bugün gelişmiş denilen ülkelerin toplumsal yaşamının somut karakterinde yatar. Dolayısıyla bir yöntem olarak dilbilimle, bugünkü kültürümüz olan dizgeleştirilmiş ve bedeninden soyutlanmış karabasan arasında çok büyük bir uygunluk vardır. Elinizdeki incelemenin yeni dilbilim disiplinlerinin toplumbilimsel çözümlemesi olmak gibi bir amacı yok. Hatta söz konusu hareketlerin tarihsel ve olaylara dayanan bir hikâyesini sunmak gibi bir sav da taşımıyor. Biçimciler konusunda böyle bir öykü, İngilizce bilen okurlar için, biçimciliğin yazgısını, dilbilimcilerin ve yazın uzmanlarının Birinci Dünya Savaşı sırasında Petersburg ve Moskova'daki toplantılarındaki köklerinden o 1929 kader yılında ünlü polemikle ortadan kayboluşuna kadar adım adım izleyen Victor Erlich'in Rus Biçimciliği (Lahey, 1955) adlı yetkin kitabında bulunabilir. Bir "kitle hareketi" olarak doğuşu, Lévi-Strauss'un Hüzünlü Dönenceler'inin 1955'te yayımlanışından başlatılabilecek ve (1960'ta Tel Quel'in kuruluşu ve 1962'de Lévi-Strauss'un Yaban Düşünce'sinin yayımlanışı gibi önemli işaret noktalarını izleyerek) 1966-1967 mevsiminde, Lacan'ın daha o zamanda efsaneleşmiş Écrits'si ile Derrida'nın üç büyük metninin bir arada ortaya çıkışıyla bir tür doruğa ulaştığı söylenebilecek Yapısalcılığın karşılaştırılabileceği bir şey yoktur. "Yapısalcılık" terimine gelince, ben onu, eğretilemeye ya da bir dilbilim dizgesi modeline dayalı çalışmanın en titiz ve en sınırlı anlamıyla alıyorum; yani onu kendi dizgelerine mal etmiş olan Jean Piaget'ye ya da Lucien Goldmann'a uygulanamaz; bazı Amerikan toplumbilim okullarının kullanımıyla da herhangi bir ilişkisi yoktur. Bununla birlikte, elinizdeki yapıta, Yury M. Lotman ile onun Tartu Üniversitesi'ndeki çalışma arkadaşlarının geliştirdiği şekliyle Sovyet Yapısalcılığının çok zengin gereçlerinden herhangi bir şey sokmamaya özellikle dikkat ettiğimi de eklemek isterim. Benim, -bu hareketlerin, aynı zamanda temel yöntembilimlerinin bir eleştirisi olarak alınabilecek bir ilk araştırma sunmak yönündeki- planım hiç kuşkusuz, hem taraftarların hem de karşıtların (Yapısalcılık taraftarlarının ve karşıtlarının yani, Biçimciliğin karşıtları hâlâ var mı? taraftarları hâlâ var mı?) saldırısına açıktır. Bununla birlikte bu eleştiri, ne ayrıntılı yargıları ne de burada söz konusu edilen yapıtlar üzerine ister olumlu ister olumsuz herhangi bir düşüncenin dile getirilmesini amaçlamaktadır. Daha çok, entelektüel bütünlükler olarak kabul edilen Biçimciliğin ve Yapısalcılığın, Coleridge'in deyişiyle "mutlak önvarsayımlar"ını açıkça ortaya koymayı öneriyor. Bu mutlak önvarsayımlar ancak o zaman yoruma gerek kalmaksızın anlaşılabilir; bunlar, bütün bu tür mutlak öncüller gibi, ne kabul edilebilecek ne de reddedilebilecek kadar temel şeylerdir. Temelde, eşsüremli düşünmenin doğurduğu perspektifleri ve çarpıtmaları ilgilendiren bulgularım, eşsüremli dizge sonuçları başka herhangi bir yerde, sanırım, buradaki kadar ayrıntılı bir biçimde geliştirilmemiş olsa da, şaşırtıcı gelmeyecektir. İçimden, eleştirimi daha başlangıçta nitelendirmek ve gerçek tarihle artsüremli düşünme arasındaki, okurun daha ilerde göreceği gibi, bazı Yapısalcıların üzerinde inatla durduğu ayrımı benimsemek geçiyor. Bu sayfalarda beni yönlendiren ve kafamı meşgul eden şey, Saussure'cü dilbilimcilerle zamanın ve tarihin kendi gerçeklikleri arasındaki olası ilişkileri aydınlatmak oldu. Böyle bir ilişki, hiçbir yerde, Biçimciliğin ve Yapısalcılığın en akla yakın ve kalıcı başarılarının gerçekleştirildiği yazın çözümlemesi alanında olduğundan daha paradoksal olmamıştır. Şklovski ve Propp'tan Lévi Strauss ve Greimas'a kadar, anlatısal yapıların çözümlemesinden söz ediyorum. Kuşkusuz, paradoks, eşsüremli bir yöntemin, aklın zaman içinde değişimi ve olayları görmek için kullandığı biçimler hakkında böyle zengin ve anlamlı bir görüş doğurmasıdır. Ya bundan da ileriye gidilebilseydi? Biçimciler, akıl yıllarında (ve yalnızca Stalinciliğin baskısı yüzünden değildi bu), insanın alışıldık demeye dili varmadığı türden yazın tarihçilerine dönüştüler, eğer kısmetlerini başka yerde, tarihsel romanda ve filmlerde aramadılarsa. Biçimcilerin mutasyon olarak yazın tarihi imgesi, okurun da göreceği gibi, hem felsefi olarak yetersiz hem de hayal gücü olarak kışkırtıcıdır. Yapısalcılığa gelince, Lévi Strauss gibi bir düşünürün -onun sayesinde, Rousseau'nun doğanın durumu ve toplumsal anlaşma üzerine görünüşte modası geçmiş düşünceleri bir kez daha gündeme geldi; onun sayesinde, boğucu ve yapay bir uygarlığın orta yerinde, kültürün kökenleri üzerinde yeniden kafa yorulmaya başlandı- bizim tarih hakkındaki düşünüşümüzü etkilemediğini kim ileri sürebilir? İlerki sayfalarda Yapısalcılığın herhangi bir sonul ve ayrıcalıklı inceleme alanı varsa eğer, bunun pekâlâ yeni ve sert bir biçimde algılanan fikirler tarihinde bulunabileceğini ileri süreceğim. Kısaca, eşsüremli dizgelerin yeterli herhangi bir kavramsal biçimde geçici görüngüleri ele alamayacağını söylemek, bunlardan, artsüremin kendisindeki daha yüksek bir gizem duygusuyla çıkmadığımızı söylemek değildir. Biz geçiciliği varsayagelmişiz; her şeyin tarihsel olduğu yerde tarih fikrinin kendisinin içi boşalmış gibi görünmektedir. Aslında, belki de dilbilimsel modelin asıl başlangıç değeridir bu: hayranlığımızı zamanın tohumlarıyla yenilemek. La Jolla ![]() Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinden Max Horkheimer’in seçme makaleleri birarada. Yeni bir Marksist kuram oluşturma çabalarının ürünü olan makalelerde, Batı felsefesinin ana kavramları üzerinden, felsefe ve toplum bilimlerinin nasıl bütünleşebileceğine ilişkin yanıtlar bulmak mümkün. Kitapla aynı adı taşıyan “Geleneksel ve Eleştirel Kuram” makalesi ise, Horkheimer’in en önemli çalışmalarından birini oluşturuyor. TADIMLIK Günümüzde “toplumsal tin” ve “halk topluluğu”** haykırışlarıyla, birey ve toplum arasındaki karşıtlık her geçen gün daha da derinleşmektedir. Bilimin kendi kendini belirlemesi gitgide daha da soyutlaşmaktadır. Düşüncenin konformizmi, onun sabit bir meslek olduğunda diretme, toplumsal bütünün içinde kendi içine kapanmış bir alandır, düşüncenin asıl özünü feda etmektedir. ![]() "Tarihin sonu", "ideolojilerin tükenişi", "evrensel değerlerin çöküşü" ve tüm bunlarla bağlantılı olarak düşünce ve sanat dünyasına iyice egemen olan "post-modernizm!" tartışmalarının asıl sorgulaması gereken bizzat "modernlik" değil midir? Günümüzün önde gelen toplumbilimcilerinden Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi'nde işte bunu yapıyor... Batı'da uzun süre bir yandan akıl utkusuyla, öte yandan da geleneklerin, inançların yıkımıyla özdeşleştirilen modernliği sorguluyor. Tarihsel çözümlemelerinden hareketle geliştirdiği düşünceler çerçevesinde, akıl adına keyfi egemenlikler ve tekbiçimciliğin dayatılmasını da, zorunlu olarak ırkçılığı, hoşgörüsüzlüğü, hatta din savaşlarını getirecek olan sınırsız çeşitliliği de reddediyor yazar: Özneye kulak vererek modernliğin yeniden kurulmasını ve dünyanın yeniden oluşturulmasını öneriyor. "Türk okurunun düşünceme göstereceği ilgiye çok özel bir önem veriyorum, çünkü Türkiye bu 'dünyanın yeniden oluşturulması'nın en etkin biçimde arayış halinde olduğu ülkelerden biri (...). Geçmişle gelecek arasında bir tercih yapmaya değil, bu ikisini bir araya getirmeye çaba gösteren bir ülke." Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi'nin Türkçe baskısına Önsöz, 28 Şubat 1994- TADIMLIK Modernliğin modernist eleştirmeni Rousseau Yukarıda Jean-Jacques Rousseau'nun adını birçok kez andık ve Hobbes'la birlikte ele aldık. Oysa, Rousseau, her ne kadar filozofların, özellikle de -1749'da Vincennes yolunda, Dijon Akademi'sine 1750'te teslim edeceği ilk Discours'un (Söylev) doğmasına yol açan esini yakaladığı sıralarda, hapisanesinde ziyaret ettiği- Diderot'nun bir müridi olsa da, onun düşüncesi daha da ileriye gider; toplumsal bulanıklık ve eşitsizliğe karşı doğanın uyumuna çağrıda bulunma ve bu niteliğiyle modernliğin içeriden gelen ilk eleştirisi olma özelliğini taşır. Rousseau'nun yapıtına o ayrıcalıklı önemini verecek olan, asıl ilk Discours (Söylev) değil, Du contrat social'i (Toplum Sözleşmesi) hazırlayıcı bir nitelik taşıyan ikinci Discours'dur (1754). Antik Çağ'da, özellikle de Hesiodos'da pek gözde olan, bilim ve sanatların gelişmesinin geleneklerin çöküşüne yol açtığı fikri parlak bir inceleme konusudur ama toplumsal düşünceyi yenilemez. Buna karşılık Rousseau, bu ikinci Discours'unda eşitsizliği mahkûm ettiği andan itibaren Aydınlanma'nın o iyimser akılcılığından sıyrılır. Bu yapıtta, Hobbes'la arasındaki farklılık dev bir boyuta ulaşır. İnsanları toplumsal bir düzen yaratmaya ve haklarını mutlak bir hükümdara devretmeye iten savaş ve ölüm korkusu değil, modern toplumda gelişerek sivil toplumun karşıtı bir siyasal düzen yaratılması sonucunu doğuran eşitsizliktir. Genel iradeye çağrı, Rousseau'da eşitsizlikle mücadele aracına dönüşür. Pratikte, yurttaşlar topluluğu olan devlet, bizzat modernleşmenin bir sonucu olan toplumsal farklılaşmanın gerekli bir karşıt denge unsurudur. İşte Rousseau'nun devrimci ve toplulukçu karşı--modernizmi budur. Tıpkı Antik Çağ'da Atina gibi, ya da dönemin Cenevre'si, Korsika'sı, belki de Polonya'sı gibi, zorunlu olarak boyutları küçük olan topluluklar, birliği işbölümü ve çıkar arayışı tarafından tehdit edilen büyük toplumların karşıtı bir nitelik taşır. Bu da, bugüne -ya da düne- değin, sivil toplumu kapitalizmle, özel çıkarların ve bencilliğin utkusuyla özdeşleştirme ve kendisini cumhuriyetçi devletin ve ulusal bütünleşmenin tellalı olarak sunma eğilimindeki Fransız solunun en temel ilkesi olan siyasal alan kavramına geri dönüş anlamı taşır. Fransız solu toplum kavramına kuşkuyla yaklaşır, onun yerine ulusal devlette vücut bulan halkın egemenliğini tercih eder. Siyasal alanın böylesine yüceltilmesi, Hegel'in devleti toplum olarak sunan (staatgesellschaft) çözümlemesiyle doruk noktasına ulaşacaktır. Toplum Sözleşmesi'nin yazarı Rousseau'ya göre "özgün bir biçimde insan olmaya, ancak yurttaş olduktan sonra başlarız"; yeni bir toplum, yani, yeni insanı doğuracak olan yeni bir siyasal düzen yaratma yolundaki en iddialı girişimleri besleyecek olan işte bu fikirdir. Modernizm, eşitsizliğe ve zenginleşmenin olumsuz etkilerine karşı, insanla doğanın ittifakını sağlamak için halkın egemenliğine dönüşen akıl adına mücadele edilmesi için kolektif iradeyi harekete geçirir. Ama Rousseau genel iradenin, böyle saf olarak kalmasının, gerek bireylerin, gerek toplumsal kategorilerin çıkarlarına karşı kendisini böylesine mutlak bir biçimde dayatabilmesinin mümkün olamayacağının bilincindedir ve burjuvalaşmış bir Cenevre konusunda boş hayallere kapılmaz. Rousseau, Montesquieu ve Voltaire'in, siyasal iktidarın sınırlandırılmasıyla dayanılabilir kılmaya çalıştıkları iktisadi modernlikle yurttaşlık arasındaki bu çelişkinin üstesinden gelinemeyeceğini ve dramatik bir niteliği olduğunu görmüştür çünkü o çelişki, Rousseau'nun, Emile'in I. Kitap'ının en başından itibaren söylemiş olduğu gibi doğal düzenle toplumsal düzen arasındaki çelişkiye dayanmaktadır. Jean Starobinski, Emile'in IV. Kitap'ında yer alan, görece ve yapay oldukları farklı toplumlarda girdikleri farklı kılıklarla kanıtlanan dogmalarla doğal din arasındaki karşıtlığı ortaya çıkaran, "Savoie'lı papaz yardımcısının imanını açıkça dile getirmesi" bölümünde en gelişkin biçimini alan bu olmakla görünmek arasındaki karşıtlığın ısrarla üzerinde durur. Bu çelişkinin nasıl aşılabileceğine gelince, bu, olumlu anlamda ahlaksal olmaktan çok ahlak-sız olan ilkel bir topluma geri dönmekle değil, toplumsal çelişkilerin yıkılmasıyla ve doğrunun sezgisel olarak bilinmesi üzerine kurulu bir iletişim toplumunun kurulmasıyla mümkün olacaktır. ![]() Collingwood’un başlıca felsefi girişimi olarak gördüğü Tarihin İlkeleri, onun entelektüel birikiminin nihai ürünü olarak değer kazanıyor. Collingwood yapıtında, felsefenin tarihte temellendiril-mesi gerektiğini savunur ve buna bağlı olarak yaratıcı çabayı sezgiyle değil tarihsel deneyimle ilişkilendirmeye çalışıyor. TADIMLIK Yayıma Hazırlayanların Notu Takip ettiğimiz yol elyazmalarının orjinal metinlerinde olabildiğince az değişiklik yapmak ve bunların en önemsizini bile dipnotlarda belirtmekti. Collingwood’un el yazısı genelde okunaklıdır, fakat tahmin yürütmek zorunda kaldığımız birkaç durumda sorunun ne olduğunu açıklıyoruz. Yer yer karşılaşılan tutarsızlıkları, noktalama, yazım hatalarını veya tirelemeleri düzelttik, fakat eksik bir sözcüğün doldurulduğu veya cümlelerin kip ya da zaman çekiminin değiştirildiği durumda düzeltimiz köşeli ayraçlar içine kondu. “Yeniden-yaşamak” [re-live] ya da “yeniden-canlandırmak” [re-enact] sözcüklerinin tirelemesinde, bunlar kendisine ait kısmen teknik tabirler olduğundan ve eleştiri yazınında genellikle tirelendiği için Collingwood’u takip ettik. Collingwood’un kendisinin dipnot düştüğü durumda bunu kendi dipnotlarımızdan ayırmak için bir kama işaretiyle gösterdik, onun dipnotlarına yaptığımız ekler köşeli ayraç içerisine konuldu. Bir paragraf boşluğunu doldurduğumuz veya bir zaman kipini değiştirdiğimiz yahut Collingwood’un boş bıraktığı bir göndermeyi doldurduğumuz, veya malzemeyi ufak tefek değişikliklerle yeniden düzenlediğimiz, ya da bir başlığı italiklediğimiz, bir elyazması başlığından numaraları kaldırdığımız, veya hatta eksik gibi görünen yerde bir başlığı eklediğimiz birkaç durumda buna bir dipnotla dikkat çektik. Sözcüklerle yazılan sayıları rakamlarla yazdık, sözgelimi ondokuzuncu yerine 19. gibi. Zaman zaman, Collingwood’un kendisinin çizdiği, ya da bir başka metnin üzerine yapıştırıldığı bir pasajı bir açıklamayla, genellikle bir dipnotla birlikte bastık. Genel olarak editör kimliğiyle metne katmalar yaptığımız durumda, benimsediğimiz yolun yanlışlanmaya ya da doğrulanmaya elverişli olmasına çalıştık. daha fazlası için: http://www.ykykultur.com.tr/?site=cogito |
||
|
||
| arkadaşlar ilk girişim ne kadar felsefe ruhuna uyar bilinmes amam felsefeni her ruh haline böründüğüni iyi bilen birisiyim hiç bir kelime boş bir anlam içermez ne kadar yerli yerinde kolanırmasaada ben gerçek bir kitap aşığıyıöm amam nasıl bir kitap aşığı okuyamıyan bir kitap aşığı everem hala beni anlayamadı . ben felsefeni en büyük kjitabını tanıtmak istedim .hiç yazılmamış bir kitap ondan başka okunmamış bir kitap düşünme evet adı düşünme felsefeni ana taşı eğer felsefe bizi anlatıyorsa eyer felsefe insandan çıkmışsa kim felsefeyi kendinden daha iyi yaza bilirki kazandığım herşey galiba düşünceden geliyor . ama unutmayın kitabın yeri bir başka taki o duyumsuz aşkı elde ettiğimde sizi o kitaplardan bahs ederim |
||
|
||
| genel felsefe ile ilgili olarak "sofinin dünyası" kitabınıo herkese tavsiye edebilirim. | ||