|
||
| On altı yaşında yazdığı 'Kahin in Mektupları' adıyla yazdığı iki mektup kısa süre içinde dönemin şiir anlayısını altüst etmesine neden oldu. Görünmezi görmek, bilinmezi bilmek, bilimi egemen kılmak ve kahin-şair olmak istiyordu... Cehennemde bir mevsim ve İlluminations isimli iki kitabı yayınlandı. Yirmi yaşında şiir yazmayı bıraktı... |
||
|
||
| Bir Sağduyuya "Parmağının vuruşu davula, boşaltıyor tüm sesleri ve yeni bir uyum başlıyor. Attığın bir adım ayağa kalkışıdır yeni insanların ve düşmeleri yola. Başın çevriliyor, -Yeni Sevi! Başın çevriliyor, -Yeni Sevi! “ Değiştir nasiplerimizi, acıları ele, zamandan başlayarak ” diye sesleniyor bu çocuklar şarkılarda sana. “ Yükselt nerede olursa olsun talihlerimizin ve dileklerimizin tözünü “ diye yalvarıyorlar sana. Ezelden çıkıp geldin, her yere gideceksin." |
||
|
||
| Ayırt edilebilir çoğu şahıs gibi cümlesinin sonuna nokta yerine kendisini ekledi. | ||
|
||
| "Ayaklanmasıdır yeni insanların attığın bir adım ve ilerlemesidir onların, yürümeleri." Bir Usa şiirinden |
||
|
||
| Sarhoş Gemi / Arthur Rimbaud Duygusuz sularından inerken Nehirlerin Gördüm değildim artık yönetiminde yedekçilerin: Bağrışan Kızılderililer hedef yapmışlardı kendilerine, Çırılçıplak çivileyerek onları alacalı direklere. Hiç umurumda değildi tayfalar, Ne Felemenk buğdayları veya ne de İngiliz pamukları taşıdığım. Bu gürültüler de kesilince yedekçilerimle beraber, Bıraktılar beni Nehirler gitmeye istediğim yere. Gelgitlerin kudurmuş çalkantılarında, geçen kış, Koştum! çocuk beyinlerinden daha sağır! Ve yerlerinden ayrılıp kopmuş Yarımadalar Rastgelmedi böylesine coşkulu bir patırdıya. Denizde, uyanışlarımı kutsadı fırtına. Kurbanlarının sonsuz yuvarlayıcıları denen Dalgalar üzerinde ben, Dansettim on gece bir mantardan daha hafif, Özlemeden budala gözünü deniz fenerlerinin! Çocukların bayıldığı mayhoş elmaların etinden Daha tatlı olan yeşil su, işledi çam tekneme, Savurarak her yere ne varsa çapa, dümen; Yıkadı beni lekelerinden Kusmukların ve mavi şarapların. Ve o zaman, dalgın ve hayran, Bazan, düşünceli bir ölünün indiği O yeşil mavilikleri yutan Denizin, Yıldızların parıldadığı sütbeyaz Şiiri içinde yıkandım durdum. Gündüzün parıltıları altında, birdenbire renklendirerek, Mavilikleri, coşkuları ve ağır ses uyumlarını, Alkolden daha güçlü, flütlerimizden daha engin, Sevginin acı kızıllıkları mayalanır orada! Şimşeklerle çatlıyan gökleri, kasırgaları, Patlayan dalgaları ve akıntıları bilirim: Ve akşamı, bir güvercin sürüsü gibi birden Havalanan Şafağı bilirim ben, Ve bazan, gördüm insanın gördüğünü sandığı şeyi! Uzaklarda, kendi pancur titreşimlerini yuvarlayan dalgaları, Çok eski dram oyuncuları gibi Uzun mor ışık pıhtıları ile aydınlatan, Gördüm, o gizemli korkularla lekeli Alçakta asılı duran güneşi! Gördüm ışıldayan karları ile yeşil gecenin düşünü, Denizin gözlerine ağır ağır yükselen öpücüğü, Özsuların işitilmedik dolaşımını, Sarı ve mavi uyanışını şarkı söyleyen fosforların. Azizelerin ışık saçan ayaklarının, açabileceğini düşünmeden Soluğan Okyanusların burunsallıkla tıkalı burunlarını, Azgın boğalar gibi ardından gittim aylarca Kayalara saldıran dalganın! Çiçeklere insan derili panter gözleri karıştıran Bilir misiniz, inanılmaz Florida'lara gidip çarptım gövdemle! Ve maviye çalan yeşil renkli sürüler için, denizlerin ufkuna gerilmiş Dizginlerdi ebem kuşakları! Sazlar arasında, koca bir Devin kokup çürüdüğü, Mayalanan uğursuz geniş bataklıkları gördüm! Durgun denizlerin ortasında açılıp yarılan suları, Ve girdaplara çağıl çağıl dökülen uzaklıkları! Buzulları, gümüş güneşleri, sedef renkli dalgaları, kor kor yanan gökleri! Kapkara kokularla eğri ağaçlardan sarkarak düşen, Böceklerin kemirdiği dev yılanların kaynaştığı, Karanlık körfezlerin dibine, korkunç oturmalarını gemilerin! Mavi dalganın bu kırmızı renkli balıklarını, Bu altın balıkları, bu şakıyan balıkları Göstermek isterdim çocuklara. - Sürüklenirken koylardan engine, Sallandım çiçekten köpüklerin beşiğinde Ve zaman zaman kanat açtım anlatılmaz rüzgarlara. Bazan, kutuplara ve kıtalara kanıksamış şehit düşmüş bir ölüydüm ben, Hıçkırığı dalgamı yumuşatan deniz, O sarı çekmenli gölge çiçeklerini sunardı bana Ve diz çökmüş kadın misali kalakalırdım orada... Bordalarımda kavgaları çalkandıran yarımada, Ve sarışın gözleri ile yaygaracı kuşların pislikleri. Ve ben, dolaşıyordum enginde tek başıma, Çürük iplerimden geri geri, Boğulmuş ölüler inerken uyumaya... Ya da koyların saçları altında kaybolmuş, Kuşları olmayan havaya fırlatılmış bir gemiydim fırtınada Savaş gemileri ve Hanza kadırgaları Benim suyla sarhoş cesedimi artık yeniden Çekip çıkaramayacaklardı denizden. Özgür, buğu buğu tüten ve mor sislerle örtülü, İyi ozanlar için tatlı bir reçel olan O güneş yosunlarını ve lacivert ağdaları taşıyan Bir duvarı deler gibi deliyordum kızaran göğü. Ufacık, ışıklı süsleri ile leke leke teknemle, Koşuyordum yağız deniz atlarının eşliğinde, Döverken kalın sopalarla temmuz güneşleri Yakıcı hunileri ile deniz ötesi gökleri; Mavi hareketsizlikleri sonsuza dek eğiren Karanlık burgaçların ve azgın canavarların Titriyordum duyarak uzak iniltilerini Özlüyordum eski kaleleri ile Avrupa'yı! Gördüm yıldız yıldız serpilmiş takım adalarını! Ve çılgın gökleri gezgine açılmış adaları; - Milyonlarca altın kuş, Ey Geleceğin Gücü! Bu dipsiz gecelerde mi uyuyorsun sen, Oraya mı sürgün ediyorsun kendini? - Ama gerçekten çok ağladım ben! Şafaklar üzücü, Aylar acımasız ve güneşler acı; Buruk aşk, sarhoş edici uyuşukluklarla doldurdu ruhumu. Ah! Omurgam çatlasın, Ah! denize gideyim! Bir Avrupa suyunu özlüyorsam eğer, Kokulu alacakaranlığına doğru akşamın, Yere çömelmiş üzüntülerle dolu bir çocuğun, Bir mayıs kelebeği denli dayanıksız bir gemiyi Saldığı, soğuk ve kara Bir su birikintisidir bu. Sizin yorgunluklarınızda yıkandım, ey dalgalar, Artık silemem izlerini pamuk yüklü gemilerin, Delip geçemem gururunu bayrakların, flamaların, Ne de bundan böyle yüzemem Korkun gözleri altında dubalı köprülerin. "Le Bateau Ivre", Arthur Rimbaud (1854-1891) |
||
|
||
| Bu guzel siir icin sagol dost sabah sabah icim acildi DENIZE ACILMAK istedim. | ||
|
||
| Şimşek İnsanın emeği! Bu patlamadır, zaman zaman uçurumumu aydınlatan. “Hiçbirşey boş değil;haydi bilime ve ileri!” diye haykırıyor çağcıl vaiz, yani Herkes. Veyine kötülerin ve tembellerin cesetleri düşüyor ötekilerin yürekleri üzerine...Ah! çabuk, çabuk biraz; orada, gecenin ötesinde, şu gelecekteki ölümsüz ödüller... Kaçıracakmıyız onları elimizden? -Ne yapabilirim orada? Bilirim nedir çalışmak; ve bilim çok yavaş. Dörtnala gitsin yakarış ve gümbürdesin ışık... görüyorum bunu açıkça. Çok basit, ve çok sıcak; yapabilecekler bensiz. Görevim var benim; gurur duyacağım bundan birçokları gibi, onu bir kenara koyarak. Yıpranmış yaşamım. Tamam! Öykünelim, tembellik edelim, ey acıma! Ve varolmayı sürdüreceğiz eğlenerek, aykırı aşklar ve olağanüstü evrenler düşleyerek, homurdanarak ve paylayarak dünyanın görünümlerini, sotarıyı, dilenciyi, sanatçıyı, haydutu! Keskin bir günnük kokusu geliyor burnuma, hastane yatağımda: Kutsal kokuların bekçisi, günah çıkaran papaz, kurban... Pis çoçukluk eğitimimi bulguluyorum orada. Başka ne?.. Yirmili yaşımı yaşamak, başkalarıda yaşayacaksa yirmili yaşlarını. Hayır! Hayır! Başkaldırıyorum şimdi ölüme! Çok hafif geliyor çalışmak gururuma: Çok az bir işkence olabilir dünyaya ihanetim. Son anda saldırmak isterdim sağa, sola... O zaman sevgili zavallı ruh, yitirmeyebiliriz sonsuzluğu! |
||
|
||
| SESLİLER A kara, E ak, I al, U yeşil, O mavi, sesliler Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da Karanlık koylara, kara sineklere benzer A O amansız pis kokular üstünde fır dönerler Kır çiçeği, buhar, çadır beyazlığında E'ler Benzer dik buzulların mızrağına, ak krallara Kızıla I, gülüşüne o canım dudakların, kana Hani hoş pişmanlıklar içinde hani öfkeler Çevreler U, yeşil denizlerin çalkantısı Duruluğu onca otlakların, kırışıkların Bastığı simyanın geniş alınlara damgasını Kutsal borazan O, yaban çığlıklar, gürültüler Meleklerden, acunlardan geçmiş sessizlikler - Sen ey OMEGA, O mor ışığı gözlerinin! ARTHUR RIMBAUD |
||
|
||
| OFELYA Yıldızların vurduğu durgun, karanlık suda Beyaz Ofelya, büyük, beyaz bir zambak gibi, Gelin esvapları içinde dalgalanmada. Uzak ormanda yerlilerin gürültüleri. Mahzun Ofelya, beyaz bir tayf gibi, yıllardır Dolaşır bu siyah nehrin suları içinde. Deliliği içinde bir şarkı mırıldanır, Bir çocukluk şarkısı, akşam serinliğinde. Rüzgâr göğsünü öper ve açar yaprak yaprak Sularda ağır ağır savrulan etekleri. Söğütler omuzlarına sarkar ağlaşarak, Hulyalı alnına eğilir su çiçekleri. Dört bir yanına üzgün nilüferler dizilir. Uykudaki bir ağaç uyanır, zaman zaman; Bir yuvadan küçük bir kanat sesi yükselir; Sihirli bir şarkı gelir altın yıldızlardan! ARTHUR RIMBAUD |
||
|
||
| VADİDE UYUYAN ADAM Yemyeşil bir çukur, burda bir ırmak çağlar Gümüş paçavraları atlara çılgınca takan Burda güneş mağrur dağın tepesinden parlar Küçük bir vadi ki bu, köpürür ışıklardan genç bir asker uyuyor, başı çıplak, ağzı açık, Ve ensesi taze mavi terlerle yıkanmış... Yeşil yeteğına yağmur gibi yağıtor ışık, Bulutların altında,solgun otlara uzanmış... Hasta cocuklar gibi uykuda gülümsüyor Ayakları zambaklar içinde; askercik üşüyor Tabiat, beşiğinde salla onu, sıcak sar! Burun kanatları artık, ürpermiyor korkuyla; Eli göğsünde, sakin, güneşte dalmış uykuya Yalnız sağ yanında kırmızı iki delik var. |
||
|
||
| Cümleler'den Dört şaşkın gözümüz için tek bir ormana. --birbirine gönülden bağlı iki çocuk için bir kumsala. -- bizim apaçık duygudaşlığımız için ezgili bir eve, -- indirgendiğinde dün- ya, işte o zaman bulacağım sizi. Dingin ve yaşlı bir adamdan başka kimse kalmazsa dünyada, bir 'görülmemiş zenginlik'le kuşatılmış yaşlı adamdan, -- işte o zaman ocağınıza düşeceğim sizin. Anılarınızın tümünü kavrarsam, -- size boyun eğdirmeyi beceren kadın ben olursam, -- işte o zaman boğazlayacağım sizi. Arthur Rimbaud |
||
|
||
| Duyum Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın, Gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara. Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların Yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara. Ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim; Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi; Göçebeler gibi uzaklara gideceğim; Mes'ut sanki yanımda bir kadın varmış gibi. Arthur Rimbaud |
||
|
||
| Cehennemde Bir Mevsim Aldanmıyorsam bir zamanlar hayatım, önüne bütün gönüllerin açıldığı, yoluna bütün şarapların döküldüğü bir şölendi. Bir akşamdı dizimi oturttum Güzelliği-Terslik edecek oldu-İler tutar yerini bırakmadım ben de. Bayrak açtım adalete karşı. Aldım başımı kaçtım. Ey büyücüler, size ey bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet. Azmettim, söndürdüm içerimde insan ümidi adına ne varsa. Bir yırtıcı hayvan amansızlığıyla atıldım üzerlerine boğayım diye cümle sevinci. Cellatlara seslendim, ısırayım diye ölürken mavzerlerin kabzalarını. Seslendim salgınlara, boğsunlar istedim, kan içinde, kum içinde beni. Tanrı bildim musibeti. Gırtlağıma kadar battım çamurlara. Cürümün ayazında kurundum. Hop oturup hop kaldırdım çılgınlığı. Bana baharın getirdiği iğrenç bir budala kahkahasıydı. Derken az önce işte, bir de baktım ki kıkırdamak üzereyim; aklıma eski şölenin anahtarlarını aramak geldi, dedim belki de yeniden heveslenirim. Hayırmış meğer o anahtarın adı-Anlaşıldı ben bir düşteymişim. 'Sen canavar kalacaksın...' falan filan... atıp tutmaya başladı başıma bu şirin hasırları ören şeytan. 'Ölümüne sürsün cümle iştahın, bencilliğin, cümle bağışlanmaz günahın.' Ah, canıma yetti arttı-Kuzum şeytan, ne olur daha bir öfkesiz bakıver de benden yana ufak tefek, yolda kalmış alçaklıklar vara dursun, sen ki yazarda tasvir, öğreticilik vergilerinin yokluğuna vurgunsun, senin için kopardım lanetli gün defterimden bu uğursuz yaprakları. Arthur Rimbaud |
||
|
||
| Asılmışların Balosu Balıkçıl darağacında Selahattin'in şövalyeleri Dansediyor, dansediyor Şeytan'ın şövalyeleri. Yüzleri buruşuk, küçük, kara kulakları Çekmiş sayın Belzebuth bir iple gökyüzüne Oynuyorlar şakırdadıkça kunduraları Tutulmuşlar bir Noel ezgisinin hüznüne. Kara orglar gibi ince, uzun kollarını Bak şimdi kucaklıyor çarpık, küçük kuklalar Bir zamanlar aksoylu hanımların sıktığı Bilekleri iğrenç bir aşkla dokunmadalar. Hoyda! şen oyuncular, artık düşünmeyen baş! Takla atılabilir sehpalar öyle uzun! Hop! Bilinmesin artık bu ya da dans ya da savaş! Gıcırdarken kemanı kudurmuş Belzebuth'un. Ey bundan sonra sandal giymeyecek ayaklar! Hepsi derilerinden gömleklerini sıyırmış: Ama böyle çok daha memnun görünüyorlar Başları üstüne kar beyaz bir şapka örmüş. Titriyor bir tutam et arık çenelerinde Çatlak kafalarına sorguç yapmış kargalar: Çarpıp karton zırhlara gözüpekler, yiğitler Ölü karanlıklarda sanki dolanıyorlar. Esiyor balosuna iskeletlerin poyraz! Darağacı inliyor demirden bir org gibi Koşuyor ormanlarında aç kurtlar avaz avaz: Gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi. Hoyda, beni de alın yaslı kabadayılar Kırık parmaklarından geçen sessizce, bir bir Bir aşk tesbihi solgun omuriliklerinde: Bura manastır değil, ölüler ülkesidir. Oh! işte ortasında ölüler dansının bak Sıçrıyor çılgın bir iskelet gökyüzünde Sürüklenmiş boşluğa, at gibi şahlanarak Sanki katı ipi boynunda duruyor yine. Çatlayan uyluğunda büzmüş on parmağını Dalgacı gülüşlere benzeyen çığlıklarla Ve bir soytarı gibi barınağa girip Sıçrıyor kemiklerin şarkılı balosunda. Balıkçıl darağacında Selahattin'in ölüleri Dansediyor, dansediyor Şeytan'un şövalyeleri. Arthur Rimbaud |
||
|
||
| Tufandan Sonra Bir tavşan durdu da yoncalarla kıpır kıpır çıngırak çiçekleri arasında, örümcek ağları içinde doğru dua etti gökkuşağına. Kayıplara mı karışacaktı! o dört başı mamur taşlar, ya çiçekler tam açmışken hem de! Çöp içinde yüzen ana cadde boyunca kerevetler dizildi. Minyatürlerdeki gibi yukarılara asılmış bir denize doğru kaldırıldı, gemiler çekildi. Mavi Sakalın evinde dere gibi aktı kan-ya mezbahalar, ya o camları tanrı mühründen görünmez olmuş kanlı meydanlar. Dere gibi aktı kan, bir o kadar da süt. Kunduzlar yapı yaptı. Kahveler tüttü kahve ocaklarında Camları hala zangır zangır camlı köşkte karalar giymiş çocukların yaldızlı resimlere daldı gözleri. Çat! Kapı çalındı; köyün meydanlığında bir çocuk fırıldaklarla tekmil kulelerdeki horozların aklına uyup kollarını döndürmeye başladı, çakmak çakmak sağanağın altında. Filan hanım kuyruklu bir piyano kurdurttu Alp dağlarına. Katedralin bin bir mihrabında kudas ve vaftiz ayinleri yapıldı. Yollara düştü kervanlar. Harcedildi de buzların hercümerciyle kutup gecesi, kuruldu İspilandit Oteli. O zamandan beri ay, kekik kırlarından gelen ağlamaklı çakal sesleri işitir oldu- bir de meyve bahçelerinde dolaşan tahta pabuçlu çoban türküleri. Derken filize durmuş eflatun korudaki peri Ev karısı geldi yanıma, dedi, bahar geldi. Kaynayın! pınarlar, taşın, katın köprüleri önünüze, basın ormanları siyah kumaşlar, orglar, şimşekler, gök gürültüleri, kabarın hadi çağlayın; hadi su; hadisene keder, kaldırın ayağa selleri. Değil mi ki onlar senli-benli-gitti derler! O dört başı mamur taşlar! O açmaya varmış çiçekler! -değil mi ki bir kasvettir kalan geriye! Ecenin haliyse malum, toprak mangalının korlarını karıştırmaya dalmış büyücü, bilir ya söylemez bizim bildiğimizi. Arthur Rimbaud |
||