|
||
| Pariste Nisan " Yüksek ve soğuk bir odada bir adam, iki büklüm olmuş, masada oturuyordu. Arkasındaki pencereden, Notre Dame'ın iki kare kulesinin, bahardaki bu kuşluk vaktinde yükseldiği görülebiliyordu. Önündeki masanın üzerinde bir topak peynir ve kocaman, demir kilitlii, elle yazılmış bir kitap duruyordu. Kitabın adı (Latince) Ateş Elementinin Diğer Üç Elemente Üstünlüğü Üzerine'ydi. Yazarı kitaba neredeyse nefretle baktı. Biraz ötede, küçük bir sac ocakta ufak bir imbik kaynıyordu. Jehan Lenoir arada sırada, mekanik hareketlerle iskemlesini ateşe birkaç santim yaklaştırıyordu ısınmak için, ama aklı daha derin sorunlardaydı. "Kahretsin!" dedi sonunda (Geç Dönem Ortaçağ Fransızcasıyla), kitabın kapağını hızla kapattı ve ayağa kalktı. Ya teorisi yanlış idiyse? En üstün element suysa? Böyle şeyler nasıl kanıtlanırdı? Tek bir olgu hakkında emin olmayı, kesinlikle emin olmayı sağlayacak bir yol -bir yöntem- olmalıydı! Ama her olgu başka olgulara bağlanıyordu, devasa bir düğüm, Otoriteler de birbirleriyle çelişiyordu, ayrıca hiç kimse, Sorbonne'daki zavallı ukalalar bile okumayacaktı kitabını. Küfür kokusu alıyorlardı. Ne anlamı vardı ki? Yoksulluk ve yalnızlık içinde geçirdiği bu yaşam; hiçbir şey öğrenememiş, yalnızca tahminlerde bulunmuş ve akıl yürütmüşken, ne işe yaramıştı? Öfke içinde tavanarasında bir aşağı bir yukarı dolandı, sonra durdu. "Pekala!" dedi Kadere. "Çok güzel! Bana hiçbir şey vermedin, o yüzden ben de istediğimi alacağım!" Paris'te Nisan adlı ilk öyküsünden.... |
||
|
||
| MÜLKSÜZLER- kitap arka kapak İkircikli Bir Ütopya "...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir." Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı. "Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor, isimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo'dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı. "Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Good-man'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır." Ursula K. Le Guin |
||
|
||
| "Le Guin, Mülksüzler ve Kaos Sorunsalı Ursula Kroeber Le Guin; Bülent Somay’a göre, Philip K. Dick ve Stanislaw Lem ile birlikte bilimkurgunun en yaratıcı ve özgün yazarlarından biridir. Ülkemizde genellikle Yerdeniz serisi gibi fantastik eserleri ile tanınsa da , Mülksüzler , ona bilimkurgunun oscarları sayılan Hugo ve Nebula’yı kazandırmıştır ve tüm dünyada onun en önemli eserlerinden kabul edilir. Onu bu kadar özgün ve “aykırı” yapan ise; yazarın anarşist/sosyalist düşüncelerine uygun olarak yazdığı bir ütopya olması ve edebi açıdan bu kadar iyi ele alınmasıdır herhalde. Eserini daha iyi değerlendirebilmek için ; düşüncelerini yönlendiren bir akımı yakından tanımak gerekir diye düşünüyorum. Anarşizm Le Guin, mevcut kapitalist sisteme muhalif ve alternatiflerin olduğunu düşünen bir yazar. Dünyada çok önemli bir siyasi akım olarak kabul edilen anarşizm, onun alternatifi. Anarşizm,ülkemiz insanı tarafından sözcüğün çağrıştırdıkları –anarşi,düzen karşıtı,kaos- ve haber bültenleri yüzünden pek de tekin bulunmayan bir sözcük. Oysa yaygın inanışın aksine, anarşizm şiddet ve terörü tamamen reddeden bir akımdır. Terörün ve şiddetin kaynağının devlet, hiyerarşik yapılar ve mülkiyette gören anarşistler, otoriteye yol açan kurumların olmadığı bir dünya peşindedirler. “Anarşist düşünce, içinde farklı görüşler barındırmakla birlikte, temelde herhangi bir merkezi otorite olmaksızın, bireylerin ve özgürce bir araya gelmiş grupların oluşturduğu kendi kendini düzenleyen bir toplum tasarımı önerir.” 1Anarşist bir toplumda bildiğimiz anlamıyla devlet,ordu,polis,yönetici meclis ve iktidar organları mevcut değildir. İnsanların özgür olduğu , kendi kararlarından sorumlu oldukları kabul edilir. Onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek birileri olmadan da akıl ve vicdanları ile karar verebileceklerdir. Birilerinin çıkarı yüzünden silaha sarılıp, hiç tanımadıkları insanları öldürmek zorunda değildir insanlar. Anarşist toplumun, sosyalizm ve kapitalizmden ayrıldığı temel nokta, devlettir. “Bir yönetim, nasıl olursa olsun tiranlık anlamına gelir” der Le Guin. Bunun isminin şirket veya devlet olması, kapitalist veya sosyalist olması fazla bir şeyi değiştirmez. Anarşistler, mülkiyet ve parayı da insanın bir diğerine tahakküm uygulamasına yol açtığı için reddederler. “Sahip olmak, sahipli olmaktır.” Bu toplumda çalışma, para güdüsü -yani tüketim,toplumda iyi bir statü- için değil, toplumun sürdürülebirliği için yapılmaktadır. Günümüz medyasının fetişleştirdiği tüketim arzusunun böyle bir toplumda yeri yoktur. Çünkü ne ürettiği metayı satabilmek için reklam veren şirketler, ne insanları manipüle etme kapasitesine sahip bir medya, ne de insanı tüketim alışkanlıklarına göre sınıflandıran, sınıflı bir toplum anarşizmin hedefleri arasındadır. Ama Le Guin’i sadece bu yönüyle ele almak haksızlık olur. Yine Somay’ın “Kadınlar,Rüyalar ve Ejderhalar”a yazdığı önsöze göre onun “marksizmle arası iyidir,ama aynı zamanda anarşisttir de!..feminist ve taocudur”. Bu eserdeki bir denemesinde yazar, Mülksüzler’in yazılma sürecinden bahseder. Bir ütopya yazmak ister ve gözlerinin önünde Shevek adlı bir adamın imgesi belirir. Ama o, bir ütopyanın daha ne olduğunu bilmemektedir ve çabaları ancak yıllar sonra Marx, Kropotkin ve Bakunin gibi sosyalist düşünürleri okuduktan sonra sonuç verecektir. Mülksüzler Mülksüzler, orijinal adıyla “The Dispossessed” , onun 1974 yılında yazdığı bir kitap. Yani Yerdeniz serisindeki sırasıyla söylersek; büyümeyi, cinselliği ve ölümü öğrenip; feminist ve sosyalist düşünce ile tanışmasından sonra. Kitap, tüm dünyada pek çok eleştirmen ve okur tarafından okunmuş ve üzerine yazılar yazılmıştır. Hatta Samuel Delany, ona karşı bir heteretopya olan “Triton”u yazmıştır. Mülksüzler bir ütopya kabul edilir. Ama klasik ütopya tanımına girmez pek. Çünkü ütopyaların çağrıştırdığı zengin ve muhteşem bir dünya, iyi bir toplum ve barış, bu kitabın konuları arasında değildir. Ütopyanın olması gereken yerde -Anarres’te- çöl, kum tepeleri ve açlık varken, anti-ütopya Urras’ta yeşil bir dünya, okyanusların yanında devlet terörü ve sömürü vardır. Anarres’in anarşistleri, bu sistemi değiştirme çabaları sonucu Urras’tan ihraç edilmişler ve aya yerleşmişlerdir. Ve bir süre sonra “öteki”lerin gezegenini , yani Urras’ı ay olarak görmeye başlarlar. Urras ise bizim dünyamızın 12 sene öncesine benzer bir yerdir. Büyük bir kapitalist ve büyük bir sosyalist devlet vardır. Romanın esas kişisi fizikçi Shevek bu ikisi arasında -kalbi Anarres’te , aklı ise bir şeyler değiştirebileceği Urras’ta- kalmıştır. Eser, yazarın anarşist/sosyalist düşünceleri konusunda önemli ip uçları taşır. Sözgelimi sendikalar; bugün olduğu gibi insanları değil, üretimi yönetirler. (S. 75). Çünkü “zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.” (S.137). Büyük bir fizikçi olan Shevek, sıradan bir işçi gibi demiryolu yapımında çekiç sallayabilir. Ne iş yapacağı sadece yeteneklerine ve isteklerine bağlıdır. Yine Le Guin’e göre bireyin görevi, “hiçbir yönetimi kabul etmemek, kendi eylemlerinin başlatıcısı olmak, sorumlu olmak”tır. Yazar,insanların bugünkü toplumunda egemen olan acıların, eşitsizliklerin, sömürünün çoğunun kaynağında -romanın adı ile ilintili olarak- “mülkiyeti” görür. Sosyalist düşünce, mülk’ün bir insanın diğer üzerinde otorite kurabilmesinin temel sebeplerinden olduğunu kabul eder. Oysa Anarres’in erkek ve kadınları “özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte.” (S. 207). Urras’ta dükkanlardaki herkes “ya alıcı ya satıcıydı. Nesnelere sahip olmak dışında bir ilişkileri yoktu.” (S.123). Shevek -anarşist- , “bankaların nasıl işlediği ve benzeri şeyleri öğrenemiyordu, çünkü kapitalizmin bütün işlemleri ona ilkel bir dinin ayinleri gibi anlamsız, karmaşık ve gereksiz geliyordu.” (S.119). Le Guin’in toplumsal ilişkilerin işleyişi yönündeki düşünceleri şöyle özetlenebilir : “ Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.”(S.129). Kitabın anarşistleri, ideal toplum yolunda önemli adımlar atmışsalar da, henüz almaları gereken yolları vardır. Çünkü Anarres, bir devrim toplumudur; insanları devrimin çocuklarıdır. Sürekli değişmelere açık olmalılar, düşüncelerinde devrimler yapmalıdırlar. Yoksa kemikleşmenin tuzağından kaçamazlar. Nitekim özgür komün toplumunda bile otorite baskısı vardır. Şüphesiz bu bir mahkeme veya devlet tarafından değil , toplumun önyargıları, tecrit etme politikaları ve ayıplamaları sonucunda oluşmuştur. Shevek, kendi teorilerini yayınlatmak için yeniliğe kapalı bir bilim adamının ,Sabul’un, onları kendi adıyla yayınlatmasına izin vermiştir. Ama bu tehlikeye karşı her zaman yeni bir devrim yapılabilir. Mülksüzler , yazarın Karanlığın Sol Eli gibi eserlerinden bildiğimiz evren anlayışına uygundur. Hainliler ve Arzlılar buraya da gelmişler. Shevek, teorisini Urraslılardan korumak için Hainlilere teslim etmeye çalışıyor zaten. Bu arada, Arz elçisi Keng ile konuşmaları bizim için adeta bir uyarı niteliğinde. Keng’in zamanında dünya, mahvolmuş, ormanları kavrulmuş, kupkuru ve her mevsim sıcak bir yerdir. Keng , Shevek’in meydandaki konuşmasını ağlayarak dinlediğini söylüyor ve ekliyor :”Biz, Anarres’e ulaşma şansımızı yüzlerce yıl önce yitirdik.” (S.307-311)" lostlibrary alıntı |
||
|
||
| Ursula Le Guin'nin Mülksüzler kitabı büyük bir klasiktir ve mutlaka bir göz atılmalıdır. Kitap Bilinmeyen bir gelecekte ayrı bir gezegende yaşayan bir bilim adamı hakkındadır. Bu gezegenin adı anaresdir ve ve anarşist bir yönetim vardır. Bu bilim adamı önemli bir keşif yapar ve uydusu oldukları kapitalist gezegene gitmektedir ve sosyalist gezegenin casusları da onun peşindedir. Çok ilginç ve güzel ve ilham verici bir roman diyebiliriz. | ||
|
||
Adı Anarres olmayan diğer gezegenin adını şimdiki gibi unutmuş olmam, sifirforum' u bulma nedenimdir. ![]() Yerdeniz Üçlemesi de güzel. Dörtleme oldu sonra. Hatta galiba bir de öykü kitabı çıkardı bundan. Ama mesela Yanılsamalar Kenti' ni okumayınız. İlk kitaplarından. Yukardakileri okuduktan sonra çok ilginç gelmiyor. Hatta olamamış geliyor. Gerek yok. Ayrıca , sadece bilimkurgu yazarı diye adlandırılmasına sinir oluyorum. Ve yine ayrıca, bazen Alev Alatlı' yı andırır bana bu kadın. Ya da Alev Alatlı onu. Yaş sorununu kendi aralarında halletsinler. Urras diğer gezegenin adı. Kopya çektim. Mülksüzlerin ilk , yaklaşık 40 sayfasında sıkılabilirsiniz. Fizik gibi şeyler anlatıyor Yılmadan devam ediniz.(İlgilisine not - azıcık spoiler aynı zamanda, dikkat : Mülksüzler' de, anarşist toplumun lider kabul ettiği kişi bir kadındır. Kitaba başlarken default olarak erkek kabul etmiş olmamı ayıplamıştım. ) |
||
|
||
| Le Guin Dünyasında Yolculuk Bahar Muratoğlu ELYADAL “... Kaş çatıyor Bütün yüzler; seçin öyleyse. Seyyahlar Kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil. Basılacak sağlam yerleri saklamaz buz. Kayaları okuyun. Onların sözü yaşar. ...” - (Everest) Le GuinUrsula Le Guin, bize iyi edebiyat ve hayal gücünün sınırlarında yarattığı dünyalara yolculuklar sunar. Bizi, denizlerde, adalarda, vadilerde, yeraltında ve gökyüzünde gezdirir; büyücülerin peşine takar, puslu havalarda yelkenlilere bindirir. Bir gün uzay gemisine koyar ve başka gezegenlere götürür. Başka toplumlardan, başka hayatlardan, başka sistemlerden bahseder. Bir gün elimizden tutup yeraltındaki karanlık labirentlere indirir. Bize zamanın çizgisel değil, döngüsel olduğunu anlatır. “Gerçek yolculuk geri dönüştür” der, “denge” der, “bütünlük” der, “doğa” der. Cinsel kimlikten / özgürlükten söz eder. Baskıları reddeder, ideolojik kandırmacaları gösterir. İnsan ruhunun derinlerine iner. Fantazi, bilim-kurgu ve ütopya yazarı olarak bilinen Le Guin, aslında bundan çok daha fazlasıdır ve şu anlamda gerçekçi bir yazar sayılabilir: Fantastik öykülerinde kullandığı simgelerin, gerçek hayatta, gerçek insanda açık olarak karşılıkları vardır. O öykülerde anlattığı yolculuklar gerçekten yaptığımız yolculuklardır. Bilim-kurgu ve ütopyalarıysa, ya gerçek dünyanın bir göstergesi ya da gerçek dünyaya gönderme yapan alternatif toplum türleridir. Bu toplumların sistemlerinin nasıl işlediği anlatılır ve gerektiğinde sistem içindeki çelişkiler de ortaya serilir. Ve Le Guin ekler: “Ütopyalar imkansızdır. Ama yazabiliriz.” Ursula Le Guin kendini “Taocu, anarşist, feminist ve çevreci” olarak tanımlıyor: Taoculuk, insanın hareketsiz kalmasıyla huzuru ve sukuneti bulmasıdır. Bununla beraber kendini dinlemesi ve kendi içini okumasıdır. Doğanın ideal düzenine uymak, onu doğru ve iyi kabul etmektir. İyiliğin erdemlilikle gerçekleşmesi ve iyilik eğilimini gerçekleştirmektir. Anarşizm, başta devlet olmak üzere bütün baskıcı kurumların varlığını reddetmektir. Toplumu en uygun ve verimli biçimlenişine, yani doğal biçimlenişine bırakmaktır. Anarşizmde bireysel çeşitlilikler, yetenekler ve yaratıcılık bu şekilde gelişir. Baskı ve korku yoktur. İşbirliği ve sevgi vardır. Devlet yerine, bu işbirliği ve sevgi içinde çalışan kurumlar ve federasyonlar konulur. Bireysel - toplumsal ahlak ön plandadır. Feminizm; toplumun sınıflara bölünmesiyle ve özel mülkiyetin gelişmesiyle, çocuğun babasının belli olması amacıyla, kadının özel bir mülk sayılarak gizlenmesi ve kapatılmasıyla, erkekten aşağı bir tür olarak gösterilmesi ve ona erkeklere tanınan hakların tanınmamasıyla ortaya çıkan, kadınlara eşit haklar ve özgürlükler verilmesini savunan ideolojidir. Çevrecilik, doğaya saygıdır. Doğayı ve onun çeşitliliğini korumaktır. Onu politika, çıkar, teknoloji, maddiyat ve modern dünya adına tahrip etmeye karşı çıkmaktır. Doğayla bir bütün olmaktır. Le Guin bütün bunların toplamıdır. Onu okudukça ve anladıkça, onun üzerinde düşündükçe ve tartıştıkça, bunları nasıl özümsediğini, tek bir potada erittiğini ve nasıl kendi özgün tarzını yarattığını görürüz. Hayal gücünü zorlayan öykülerle bize ne demek istediğini yavaş yavaş daha iyi farketmeye başlarız. Yazarın Yerdeniz Serisi; büyücüleri, ejderhaları, takımadaları, sisli denizleri ve tılsımlarıyla, okuduktan sonra burnunuzda adaçayı kokularıyla, Yerdeniz’in gerçek olduğuna inanma (ya da en azından inanmak isteme) eğilimi gösterebileceğiniz bir öykü. Ben ise işi daha da ileriye götürüp Yerdeniz’in “gerçek” olduğunu iddia edeceğim: Le Guin bu öyküde; doğumu, yeniden doğumu, büyümeyi, cinselliği, yıkımı, ölümü, özgürlüğü, sanatı, dengeyi, bütünlüğü, bilinçaltını, insanın korkularını, kötü ve zayıf yanlarını, bunlarla yüzleşmesini ve en önemlisi iç yolculuğunu anlatır. Serinin ilk kitabı “Yerdeniz Büyücüsü”nde (Yerdeniz I)1 Le Guin, kendi deyimiyle “Sanat hakkındaki görüşleri sanatçılara en yakın gelen psikolog” Carl Gustav Jung’un “gölge” arketipini kullanır. Gölge öteki yüzümüz, karanlık kardeşimizdir. O; masallardaki canavarlar, düşmanlar, yılanlardır. İçimizdeki kabul etmek istemediğimiz, yüzleşmediğimiz, bastırdığımız karanlık yönler ve eğilimlerdir. Jung’un kendisi gölge için şöyle diyor: “Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur.” Kendi gölgesiyle yüzleşemeyen insan suçu başkalarına atar, onları kötü diye niteler. Oysa ki yapılması gereken; onunla yüzleşmek, onu kabul etmektir. O kontrol edilebilir. Büyümek burada başlar. İşte Le Guin “Yerdeniz Büyücüsü”nde, büyücü olma yolundaki Ged’in önce kendi gölgesinden kaçmasını, sonra onu takip edip onunla yüzleşmesini ve büyümesini anlatıyor. “Atuan Mezarları” (Yerdeniz II)2 ise cinsellik, ya da bir başka deyişle bir kadının büyümesi hakkında. Yeraltındaki karanlık labirentlerin rahibesi Tenar’ın topraklarına ışığın ve erkeğin girmesi yasaktır. Ancak Tenar bir gün bu karanlıkların içinde ufak bir ışık görecektir. Bir büyücü yasak labirentlere girmeyi başarmış ve ufak bir tılsım ışığı yakmıştır. Tenar’a gerçek ismini ve kim olduğunu hatırlatan, kendisini keşfetmesini sağlayan, ona karanlık güçlerin dünyasından başka bir dünya daha olduğunu gösteren ve onu ışığa çıkaran da odur. Ancak aynı erkek, Tenar’a onunla kalamayacağını söyleyecek ve bu önce yıkımla, daha sonra da gerçekten özgür olduğunun bilinciyle sonuçlanacaktır. “En Uzak Sahil”in (Yerdeniz III)3 konusu ise ölüm. Le Guin bu kitabın daha tutarsız ve daha eksik olmasını buna bağlıyor, ama bu kitabı çok sevdiğini de ekliyor. Yerdeniz kitaplarında daha birçok simge var. Örneğin; Kadim Lisan’da konuşan ejderhalar bilinçaltımızı simgelemekte. Ejderhalarla konuşmak çok az insanın başarabildiği bir durum ve bunu başaranlara “Ejderha Efendisi” deniyor. Bir başka simge ise “gerçek isim”: Gizli yanlarımızı, zayıf yönlerimizi ya da korkularımızı temsil ediyor. Gerçek isminizi bilen bir büyücü size hükmedebilir, bu yüzden bu isimler ancak çok güvenilen insanlara söylenmelidir. Yalnız, usta büyücülerin siz söylemesiniz de isminizi bulma kabiliyetlerinin olduğunu unutmamak gerekir. Yerdeniz’de yine önemli olan bir konu ise; usta büyücülerin, gerçekten çok gerekmedikçe büyü yoluyla bir şeyin özünü değiştirmenin yanlış olduğunu vurgulamalarıdır. Çünkü : “Yerdeniz’de bir ağaçtaki bir yaprağı değiştirmek, bütün Yerdeniz’i değiştirmektir.” Le Guin burada “denge” den, “her şeyin aslında bir bütün olduğundan” ve “birlik”ten söz eder. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Le Guin, Yerdeniz’i önceden niyet edip icat etmediğini, kendi kendine “Hey, bak, ada bir arketiptir, takımada süper bir arketiptir, öyleyse haydi bir takımada yapalım!” diye düşünmediğini belirtmektedir. O mühendis değil, kaşiftir. Yerdeniz’i keşfetmiştir. Ve üçleme için şöyle der: “Büyücülük sanatçılıktır. Öyleyse üçleme de bu sanat hakkındadır, yaratıcı tecrübe, yaratıcı süreç hakkındadır. Fantazide daima bu döngüsellik vardır. Yılan kendi kuyruğunu yer. Rüyalar kendilerini açıklamalı.” Yazar üçlemeye yıllar sonra “Tehanu”yu (Yerdeniz IV)4 eklemiş, daha sonra ise Yerdeniz’de geçen çeşitli öykülerin anlatıldığı “Yerdeniz Öyküleri” (Yerdeniz V)5 çıkmıştır. Ayrıca ülkemizde henüz yayımlanmamış “The Other Wind” adında altıncı bir kitap daha bulunmaktadır. “Mülksüzler”6 ise Le Guin’in anarşist ütopyası... Ancak gerçek anlamda “anarşist”. Birçok insanın anladığı gibi sağı solu bombalamak, yıkmak, tahrip etmek anlamında anarşizm değil. Devletin, paranın, baskının, mülkiyetin, toplumsal-bireysel anlamda aidiyetin olmadığı; otoritenin yok olduğu, bilincin, ahlakın, kollektif çalışmanın temel olduğu bir sistem olarak anarşizm. Anarres gezegeninde işte bu şekilde yaşayan bir toplum vardır. Anarresli bilimci Shevek; sistemi bizim dünyamıza oldukça benzeyen Urras gezegenine gittiğindeyse karşılaştırma başlayacaktır. Pırıltılı ve süslü dünyamızın, güzel kıyafetlerimizin, sahip olduğumuz arabaların altında neler var? Gökdelenlerin, şık lokantaların, alışveriş merkezlerinin arka sokaklarında neler yaşanıyor? Eşyalar ve topraklar üzerinde mülkiyet hakkı iddia etmeye başladığımızdan beri, insanlar üzerinde de mi mülkiyet hakkı iddia etmeye başladık? Ve birileri bize ne yapmamız gerektiğini söylemeden de, üzerimizde baskı olmadan da, yapmamız gerekeni gerçekten bulamaz mıyız? Bireysel farklılıklarımızı yok etmek zorunda mıyız? Yazar bu romanında anlattığı anarşizm için şöyle diyor: “Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist ister sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir, bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır.” Le Guin, bilim-kurgunun en önemli iki ödülü “Hugo” ve “Nebula”yı alan kitabı “Karanlığın Sol Eli”ni7 ise şöyle tarif eder: “Cinsiyeti ortadan kaldırdım ve geride ne kaldığına baktım.” Bu romanda anlatılan Kış gezegenindeki insanlar; sadece yılın belirli dönemlerinde, o anki hormonal durumlarına göre kadın veya erkek olmaktadırlar. O dönemler dışında cinsiyetsizdirler. Dolayısıyla bu gezegende cinsiyet bir güç veya otorite aracı değildir. Arkadaşlık / sevgililik, sahip olan / sahip olunan kavramları değişmiştir. Bir gün bu gezegene uzaydan bir erkek elçi gelir ve sorgulama başlar. Kış, aynı zamanda, hiçbir şey bilmemenin ve şimdinin, ilerlemeden ve gelecekten daha önemli olduğu bir gezegendir. “Hep Yuvaya Dönmek”8 kitabında ise Le Guin; insanlığın kendini yıkıma sürüklemesinden sonra, Kuzey Kalifornia’da, Na Vadisi’nde, yerlilerinkine benzer bir hayat yaşayan barışçı Keş Halkı’nı anlatır. Keş Halkı için teknolojinin esiri omak, giderek daha fazla tüketmek, savaşmak gibi modern dünyanın alıştığı kavramlar çok yabancıdır. Onlar zamanı, mevsimlik danslarıyla, çizgisel değil döngüsel yaşarlar. Doğaya saygılıdırlar, onunla bir bütün olurlar. Gerekmedikçe hiçbir hayvanı öldürmezler, hiçbir bitkiyi koparmazlar. Bunları yapmaları gerektiğindeyse, önce doğaya saygılarını sunarlar. Keş Halkı, bireysel farklılıkları olduğu gibi kabul eder ve insanları birbirine benzetmeye çalışmaz, değişime önem verir. Le Guin bu gelecek mitolojisinde insanlığa yüzyıllar önce unuttuğu bazı değerleri hatırlatıyor. Ursula Le Guin; kendi hayal gücünü değil, sizinkini zorlar. Çünkü onunki sınırsızdır. Bütün bunlar onun içine doğar. Aklında belirir. Kalemine akar. Hepsinin oluşumu doğaldır. Ve nihayetinde, gözümüzü o sınırsız hayal gücüyle açar. Bir yandan modern hayatın doğduğumuzdan beri bize empoze edilen ve artık alıştığımız sistemlerinin, kurallarının, yargılarının, değerlerinin neler olduğunu hatırlatır. Bir yandan da bize alternatifler ve kaçamaklar sunar. İnsan ruhunu ve kendine dönmeyi, büyümeyi ve yüzleşmeyi, kim ve ne olduğunu keşfetmeyi anlatır. Derinlere iner. Ve Le Guin’in en önemli özelliklerinden biri de tüm bunları yaparken eserlerinin edebi değerinin her zaman yüksek olmasıdır. Sanırım usta olmak işte böyle bir şey. Deha olmak da... Burada son sözü Le Guin’e bırakalım: “Büyümemiz için bize gereken gerçekliktir, insan erdemini ya da kötülüğünü aşan bir bütünlük. Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir... Fantazi iç benliğin dilidir. Fantazinin çocuklara ve başkalarına öyküler anlatmak için bana en uygun gelen yol olduğundan başka bir şey söylemeyeceğim.” 1 Yerdeniz Büyücüsü (Yerdeniz I), Ursula Le Guin, Metis 2 Atuan Mezarları (Yerdeniz II) , Ursula Le Guin, Metis 3 En Uzak Sahil (Yerdeniz III), Ursula Le Guin, Metis 4 Tehanu (Yerdeniz IV),Ursula Le Guin,Metis 5 Yerdeniz Öyküleri (Yerdeniz V), Ursula Le Guin,Metis 6 Mülksüzler, Ursula Le Guin, Metis 7Karanlığın Sol Eli, Ursula Le Guin, Ayrıntı 8 Hep Yuvaya Dönmek, Ursula Le Guin, Ayrıntı Çevrilmiş diğer kitapları: Hayaller Şehri (İmge), Bağışlanmanın Dört Yolu (Metis), Sürgün Gezegeni (İthaki), Balıkçıl Gözü (Metis), Rocannon’un Dünyası (Metis), Başlama Yeri (İletişim), Gülün Günlüğü – SeçmeÖyküler (Ayrıntı), Kadınlar Rüyalar Ejderhalar – Deneme Seçkileri (Metis), Dünyaya Orman Denir (Metis), Başka Bir Yer (K Kitaplığı). Bu yazı PiVOLKA'nın basılı sürümüyle aynıdır. Kaynak göstermek için: Muratoğlu, B. (2003). Le Guin dünyasında yolculuk. PiVOLKA, 2(7), 14-16. |
||
|
||
| Ursula K. Le Guin: "Hepimizin aklında takımadalar var" Çeviri: Ayşe Boren, Virgül, Sayı 71, Mart 2004 Ursula K. Le Guin'in okurlarının sorularını yanıtladığı bu söyleşi, yazarın web sitesinden alınmıştır. Nicholas Lezard "Rowling daktilo edebiliyor, ama Le Guin yazabiliyor," diye yazdı. Harry Potter dizisinin olağanüstü başarılarını göz önünde bulundurarak Lezard’ın bu yorumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Çok fazla bir fikrim yok. O kadar çok yetişkin eleştirmen birinci Harry Potter kitabının "inanılmaz özgünlüğü"nden dem vurup durunca ben de tüm bu yaygaranın kaynağı nedir diye merak edip kitabı okudum. Kafam hâlâ karışık: "Okul romanı"yla ters düşen hareketli bir çocuk fantazyası, o yaş grubu için iyi bir eğlence, ama üslubu sıradan, hayal gücü açısından yaratıcılıktan uzak ve ahlaki olarak oldukça zalim. Etkili büyünün bir yolu olarak "hakiki isimler" keşfetme fikri nereden geldi? Sizi Yerdeniz üçlemesinde bunu bu kadar merkezi bir tema olarak kullanmaya iten neydi? Büyüde çok eski bir düşüncedir bu, tüm dünyada vardır. Çocukken J. G. Frazer’ın Altın Dal (Golden Bough) serisinden parçalar okumuştum. Herhalde bu fikirle orada karşılaşmışımdır. Bir yazarın, kelimeleri birer araç olarak kullanmak durumunda olan bir sanatçının, isimlendirmeyi büyü, kelimeleri kudret olarak görmesi çok doğal. Yerdeniz kitaplarının hafızalarda en çok yer eden imgelerinden biri "taştan duvar" ve ölülerin gri dünyası. Bir gölgeli umutsuzluk dünyası fikri bilimkurguda sıklıkla ortaya çıkıyor. Aklıma gelenler Philip K. Dick’in "mezar dünya"sı, C. S. Lewis’in The Great Divorce’undaki boz bulanık kasaba ve son olarak Philip Pullman’ın His Dark Materials’ındaki ölüler diyarı. Sanırım tüm bunlar antik çağlara dayanıyor, Tevrat’taki "Şeol"a yapılan göndermeler veya Yunanlıların ölüler ülkesi anlayışı. Sizce neden bu kadar çok yazar ölüm hakkında bu terimlerle konuşmuşlar ve bu konunun Yerdeniz’de bu kadar sıklıkla ortaya çıkmasının bir sebebi var mı? Yerdeniz’in karanlık, kuru, değişmez öteki dünyasının temelleri Yunan-Roma’daki Hades fikrine, Dante’den bazı imgelere ve Rilke’nin ağıtlarından birine dayanıyor. Hiçbir şeyin değişmediği, "âşıkların sessizlik içinde birbirlerinin yanından geçtiği" bir gölge ve toz diyarı. Bu, ölümden sonra kişisel varoluşun neye benzeyeceği hakkında oldukça yaygın bir düşünüş şekli, modern bir anlayış olduğunu söylemek pek mümkün değil. Umarım, Öteki Rüzgâr'da taştan duvarın yıkıldığını, tüm o toz ve sessizlik dünyasının "değiştiğini, geri dönmemecesine değiştiğini" fark etmişsinizdir. Mülksüzler için karşıkültürün özgürlükçü komünal ethos’unun bir manifestosu deniyor. Ben şöyle derdim: Mülksüzler bir anarşist ütopyacı roman. İçindeki düşünceler pasifist anarşist gelenekten geliyor. Kropotkin vs. Aynı şey 60’ların ve 70’lerin sözümona karşıkültürünün düşünceleri için de geçerli. O zamanların karşıkültürünü şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz? Dönüp baktığınızda iyi ve kötü tarafları nelerdi? Sizce 68’liler yaşlandıkça bilgeleştiler mi? Hâlâ aynı tür idealizmi paylaşıyor musunuz (tabii eğer hiç paylaştıysanız), yoksa umutlarınız ve görüşleriniz başka bir şekle mi büründü? 60’ların ve 70’lerin cömertliğini severdim. Geleceğe karşı taşıdıkları sorumluluk hissi kuvvetliydi. Bazı insanlar için bu sorumluluk hissi şimdi de kuvvetli: Yeşiller’de, şirketleşme karşıtı hareketlerde, savaş ve Bush karşıtı hareketlerde... Çoğu insan yaşlandıkça akıllanmıyor, sadece yaşlanıyor. Taoizm takip ettiğiniz bir yol mu? Bireyselciliği bastırıp geleneksel kökleri yüceltmeyi amaçlayan bir anlayış değil mi? Yani 68’lilerin ideallerinin ve vasiyetlerinin bir antitezi? Taoizm iki şeydir: Birincisi Mao Tse-Tung’un inanılmaz kültürel despotizmi tarafından neredeyse tamamen kökü kurutulan bir din; ben bu din hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Ötekisi bir felsefe, daha doğrusu son derece devrimci ve tamamen kurumsallaşma karşıtı bir düşünme biçimi. (İki bin yıl boyunca radikal kalmak kolay iş değil, ama Lao Tzu bunu başardı.) Din hakkında bilgi edinmek istiyorsanız bir rahip bulmanız gerekecek. Düşünme biçimi hakkında bilgi edinmek istiyorsanız Lao Tzu’yu ve Chuang Tzu’yu okuyun. Belki çağdaşlarınızdan biraz farklı olduğunuzu hissediyorsunuz? Yetmiş dört yaşında bir kadın neden herhangi birine ayak uydurmak istesin ki? Askerde falan mıyım? Geçen sene verdiğim Ütopya Edebiyatı dersinde Mülksüzler’e de yer verdim. Tartışmamızın çoğu kitabın alt başlığı etrafında döndü: "İkircikli bir Ütopya." Eleştirmenler bu başlığın hem Anarres’in hem de Urras’ın farklı şekillerde ütopyacı olduklarını anlatmak için kullanıldığını savunuyorlardı. Fakat bu bizi tatmin etmedi çünkü Urras çok kasvetli ve baskıcı görünüyordu. Anarres, tüm arızalarına rağmen, ütopya geleneğine çok daha uygun görünüyordu. Neden bu alt başlığı seçtiniz? Urras mı kasvetli ve baskıcı? Tüm o gösterişli mağazalara, lezzetli yemeklere, kolay sekse ve tavana vurmuş kapitalizme rağmen mi? Ben Urras’ın da Anarres’in de kendilerine göre meziyetleri ve hataları olduğunu düşündüm, böylelikle belli bir noktaya kadar ikisi de birbirleri için iyi birer örnek teşkil edebilirlerdi. Ama tabii ki benim kalbim Anarres’ten yana. Bu yüzden de bu ütopya diğerleri gibi kural koyucu olmak yerine belirsiz. Çelişkili. İki el de hünerli, iki elin de sunabilecekleri farklı. Bir hikâyeyi yazmaya nereden başlıyorsunuz? Önce değinmek istediğiniz konuyu bulup bu konuyu canlandırabilecek dünyayı ve karakterleri sonradan mı yaratıyorsunuz? Yoksa dünyalar ve karakterler beraberlerinde konularını da mı getiriyor? Evet. Çoğunlukla. Aslında insanlar ve konular bir küme ya da düğüm halinde hep beraber geliyorlar ve hikâyeyi yazmak da bu düğümü çözmek anlamına geliyor. Ben ve kardeşlerim Yerdeniz kitaplarını okurken hikâyeye çok "dahil" edildiğimizi hissettik. 1970’lerin İngiltere’sinde büyüyen siyah çocuklardık ve çok erken yaşlarda, Yüzüklerin Efendisi ya da Dune gibi kitapların (ne kadar çok seversek sevelim) bizi içlerine almadıklarını, hatta dışladıklarını fark ettik. Ged’i koyu tenli olarak tasvir ediyorsunuz; ben ve kardeşlerim seneler boyunca onun siyah olup olmadığını tartıştık Ged’i koyu kahverengimsi-kızıl olarak görüyorum ve kitaptaki tüm diğer insanları da (Karglar ve Serret hariç) kahverengi, kahve-kızıl veya siyah olarak. Bir başka deyişle, Takımada’da standart olan "renkli insanlar," beyazlar ayrıksı kaçıyor. Kargad Adaları’nda ise tam tersi geçerli. Ged’in ne kadar koyu tenli olduğuna karar vermek size düşüyor! Neden olmasın? Kuralları okuyucular koyar, değil mi? Ama kapak illüstratörleri beni deliye döndürüyorlar, herkesi illa da beyaz yapmak istiyorlar. Sanırım beyaz insanların çoğu, çoğu bilimkurgu ve fantazya kitabımdaki çoğu insanın beyaz olmadığını anlamakta güçlük çekiyor. Şaşmamak lazım. Yerdeniz hikâyelerinin ilham kaynağı neydi, politik düşünceleriniz mi, hayal gücünüz mü, yoksa sadece iyi bir hikâye anlatma ihtiyacı mı? Bunu itiraf etmekten nefret ediyorum ama fikir bir yayıncıdan geldi. On bir yaş ve üstü için bir fantezi kitabı yazmamı istedi. "Çocuklar için hiç yazmadım, nasıl olur bilmiyorum" dedim. Sonra eve gidip çocuklar hakkında düşündüm. Oğlan çocukları. Bir oğlan büyü yapabilen sakallı bir adama nasıl dönüşüyor? Ve kitap ortaya çıktı... Tekrar düşününce, Ged’in hiçbir zaman sakalı olmadı. Yerdeniz üçlemesinin daha derin boyutunu her zaman takdir etmişimdir, özellikle de yaşam ve ölümün doğasının tasavvur edilişini. En Uzak Sahil’de Ged’in ölümden sonra yaşam hakkında Cob’a verdiği mesaj: "Burada toz ve gölgeden başka bir şey yok. Orada ise o, toprak, güneş ışığı, ağaçların yaprakları, kartalın uçuşu. Yaşıyor. Ve ölmüş olan herkes, canlı..." Bu bende yer etti, babam öldüğü zaman benim için çok büyük bir teselli oldu. Bunu söylediğiniz için teşekkür ederim. Yerdeniz Büyücüsü İngiltere’de piyasaya çıktıktan kısa süre sonra bir bilimkurgu dergisinde hakkında bir eleştiri yazısı çıktı. Eleştirmen kitabı "teselli edici" ve "cesaretlendirici" olmakla suçlamıştı. Tamam, eğer teselli yapaysa, cesaret temelsizse böyle bir eleştiri haklıdır, peki ama teselli ve cesaret, tanımları gereği yapay, temelsiz –aptalca, gevşek, anlamsız, çocukça– duygusal mıdırlar? Yazarlar sadece zalim dürüstlükleriyle tehdit etmek, dehşete düşürmek, bunaltmak için mi varlar: Dürüstçe umut vermeye hakkımız yok mu? Eleştirmene mektup yazıp ne düşündüğümü ve bu konuda Tolkien’in de bana arka çıkacağına inandığımı söyledim. O da bana kibar bir cevap yazdı, kitabın çocuklar için yazılmış olduğunu göz önünde bulundurmamış olduğunu söyledi. Anladığım kadarıyla çocukları teselli etmeye izin var ama yetişkinleri yok. Sanırım bu tavır şöyle garip bir inançtan kaynaklanıyor: Ortalama okuyucu o kadar mutlu, o kadar enayice inançlı, o kadar aptalca güven dolu ki ortalama yazarın yegâne vazifesi okuyucusunu hayatın zor ve acılarla dolu olduğuna ve hiçbir teselli bulunmadığına ikna etmek. Benim tanıdığım çoğu yetişkin, hayatın zorluklarının zaten farkındalar ve sanattan bu bilgiyi hem onaylamasını hem de bir umut teşkil etmesini bekliyorlar. Seneler önce Endonezya’ya seyahat ettim. O takımadanın Yerdeniz’in ilham kaynağı olabileceğini düşündüm. Eğer değilse, nedir? Hepimizin aklında takımadalar olduğunu düşünüyorum. Yazdıklarınızın çoğu, kurgulanmış toplumlar üzerine yapılmış antropolojik çalışmalar olarak tanımlanabilir. Babanızın bir antropolog olduğunu biliyorum; hâlâ antropoloji okuyor musunuz ve özellikle takdir ettiğiniz antropologlar var mı? Claude Lévi-Strauss kafamı oldukça meşgul etmiştir, aynı şeyi Clifford Geertz için de söyleyebilirim. Anarres yerleşimcilerinin sade, anti-materyalist, devrimci ruhları bana biraz, idealist Avrupalı sosyalist ve anarşistler tarafından kurulan kibutzları hatırlattı. Kitabı yazarken aklınızda bu veya başka deneysel topluluklar var mıydı? Evet, Anarres’i kurgularken kibutzlar hakkında bilgi topladım. Daha önemli bir kaynak ise Amerikalı pasifist anarşist Paul Goodman ile kardeşinin çalışmalarıydı. En Uzak Sahil’de Çevik Atmaca’nın maceralarla dolu bir hayatı vardı; Tehanu’da ise hayatı belalarla doluydu. İki kitap arasında on sekiz yıla yakın bir süre geçtiğinin farkındayım, aradan geçen bu zamanın Yerdeniz’i ve sakinlerini tekrar gözden geçirmenize nasıl yardımcı olduğunu (ya da bunu nasıl zorlaştırdığını) anlatabilir misiniz? Kısaca, En Uzak Sahil ile Tehanu arasında geçen on yedi sene içerisinde feminizm yeniden doğdu ve ben on yedi yaş büyüdüm. Bu sırada da oldukça çok şey öğrendim. Öğrendiğim şeylerden biri de fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak oldu. Bir kadının bakış açısından Yerdeniz, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünüyordu. Yapmam gereken tek şey onu, güçsüzün, fakirleştirilmişin –kadınlar, çocuklar, gücünü çarçur edip "sıradan" bir insan gibi yaşamak zorunda kalan bir büyücü– bakış açısından tasvir etmekti. Ged’i cezalandırdığım için beni azarladılar. Oysa ben onu ödüllendirdiğimi sanıyordum. Sizce Tao’nun ruhunu en iyi şekilde temsil eden modern yazarlar kimler? Gerçekten bilmiyorum. Sanırım José Saramago’nun romanlarının bana bu kadar çok hitap etmesinin bir sebebi de onun insanlarının olaylarla beraber ilerlemesi, onları kontrol etmeye çalışmaması – yapmadan yapıyorlar. Körlük’ün başkarakteri olan kadın benim için gerçekten büyük bir kahraman. Birisi Endonezya’nın Yerdeniz’i ilham edip etmediğini merak etmiş, bu bana ilginç geldi çünkü ben orayı Antik Yunan’ı hayal ettiğim gibi canlandırmıştım, hem manzara hem de kültür açısından. Size ait bir şeyi insanların kafalarında nasıl canlandırdıklarını duymak garip olmalı, yoksa kitap yayımlandıktan sonra tüm bunların sizin olmaktan çıktığını mı hissediyorsunuz? Şey, evet, kısmen –sizin oluyorlar, okuyucunun– bu reddedilemez ve engellenemez. Peki bu benim kafamda onları değiştiriyor mu? Kesinlikle hayır. Sizinki Yunan, benimki değil, fark etmez. Bir çok Yerdeniz var, birçok takımada; söylediğim gibi, hepsi kafalarımızın içinde. Benim Yerdeniz’imin neye benzediğini görmek isterseniz Sicilya adalarına veya sisli bir sabah vakti California’nın kuzey sahillerindeki Trinidad adlı küçük koya gidebilirsiniz. Ama ben bu iki yeri Takımada’yı kafamda kurduktan çok sonra gördüm. "Ah! Evet! Burası tıpkı Batı Burnu’na benziyor" diyebilmek güzeldi. Yerdeniz’de yaşayan halkları belli insan kültürlerini temel alarak mı oluşturdunuz? Hayır. Yerdeniz bildiğimiz Endüstri Devrimi öncesi fantezi dünyalarından bir tanesi. Takımada’da yaşayanlar çiftçi/tüccar, köy/küçük şehir insanları, tıpkı XIX. yüzyıl öncesinde yaşayan herkes gibi. (Ama büyüleri işe yarıyor, bu da onları biraz farklı kılıyor!) Çölde yaşayan Karg’lar ise daha savaşçı, daha dindar bir halk ve büyü yapmıyorlar. Neden tüm büyücüleri erkek yapıp hepsinin de eline kocaman değnekler verdiniz? Meslektaşım Freud bunun arkasında yatan sebebi öğrenmek için can atardı. Fahri bir erkek yerine bir kadın gibi yazmayı öğrenmek hakkında yukarıda söylediklerimi okuyabilirsiniz. Freud’a da benden bir puro gönderebilirsiniz. Karanlığın Son Eli hakkındaki şimdiki fikirlerinizi merak ediyorum. Üzerinden neredeyse otuz beş yıl geçti. Uzun süredir hoş, yakışıklı ve yetişkin bir kitap. Kendi hayatını kazanıyor, kendine ait bir duruşu var; annesinin onun için yapabileceği tek şey iyiliğini dilemek. Yarattığınız dünyalar ve gezegenler arasında en çok sevdiğiniz hangisi? Ben özellikle beş bin yıldır hiç savaşmamış olan ve neredeyse tüm mimari ve teknolojisinin (mesela trenler) çok eski olduğu O’dan hoşlanıyorum. Dörtlü evlilikler de kulağa ilginç geliyor, tabii zor oldukları da kesin... Güzel bir soru. Sürekli geri dönüp durduğuma göre herhalde en çok Yerdeniz’i seviyorum. Eskiden Orsinia’ya gitmekten çok keyif alırdım, ama şimdi oraya giden yolu bulamıyorum. Bu beni endişelendiriyor. O’yu da seviyorum. Orada kendimi oldukça rahat hissettim. Dörtlü evlilikler ve her şey... Duygusal açıdan kendi hayatlarını zorlaştırıyorlar ama kontrolden çıkmış, üzerine düşünülmemiş karışık teknolojinin (otomobil, uçak, silahlar, elektronik haberleşme, genetik müdahale vs) bunu yapmasına izin vermiyorlar. Aynı zamanda nüfusu da kontrol altında tutuyorlar. Bizim yaptığımız gibi, her şeyin önce bir ihtiyaç, sonra bir zorunluluk, en nihayetinde de tam bir çöplük haline gelmesine izin vermektense karışık teknolojiden istediğini alıp ihtiyacı olmayanı geri çevirebilecek cesarete ve karakter sağlamlığına sahip bir toplum hayal etmek hoşuma gidiyor. Hep Yuvaya Dönmek’teki Na Vadi’si herhalde en çok yaşamak isteyeceğim yer, sanırım bunun sebebi çocukluğumun tüm yazlarında orada yaşamış olmam. |
||