SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: Sol Nedir? CHP Kimdir?

Sayfa: [ 1 ]

KARGA 24.09.2006 21:56:20
                                                                                                      Sol Nedir? CHP Kimdir?

                                                                                                                 Levent Toprak



Asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki burjuva kesimlerin AKP hükümeti üzerindeki baskısı Danıştay provokasyonuyla doruk noktasına çıkmıştı. Ancak hükümet bu provokasyonu boşa çıkarmış ve sonrasında birtakım taviz ve geri adımlarla da olsa koltuğunu muhafaza etmeyi başarmıştı. Bu baskının unsurlarından birisi erken seçim zorlamasıydı. Şimdi gelinen noktada bir erken seçim sorunu gündemden çıkmış görünmekle beraber, o tartışmalardan bu yana Türkiye’de bir seçim düzlemine girilmiş durumda ve seçim sorununun önümüzdeki aylarda gündemde giderek daha fazla yer tutacağı da muhakkak.

Seçim baskısının yoğunlaştığı günlerde AKP’ye seçimler ve parlamento düzleminde bir alternatif çıkarabilmek için sermaye partilerinden çeşitli cephe formülleri ortaya sürüldü. Karayalçın ve Ecevit’in esasen CHP’ye seslenen sözde “sol cephe” önerilerine karşılık CHP de “sağa açılım” diye anılan bir hamle yaparak kendi cephe önerisini yaptı. Bir tür “laik-milliyetçi cephe” formülü olan bu öneri, Türkiye’deki siyasete ilişkin bazı olgu ve eğilimleri tespit etmek için bir vesile sunuyor.

Bizce iki husus burada öne çıkarılmalıdır. Birincisi Türkiye’deki siyasal tablonun genel görünümünde ortaya çıkan ve milliyetçi eğilimlerin yükselişi biçiminde kendini gösteren tehlikeli gidişattır. Bu durum, başta işçi hareketinin zayıflığı olmak üzere, Kürt sorununun kangrenleşmesi ve özellikle Ortadoğu odaklı olarak dünya çapında siyasal dengelerde yaşanan yeni çatışma ve değişimlerin bir sonucu ve ifadesidir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde şovenizme ve milliyetçiliğe karşı mücadelenin önemi artarak devam edeceğinden, bunun altında yatan hususları değişik yönlerden tekrar tekrar hatırlamak ve vurgulamak gereklidir.

İkincisi ise CHP ve Kemalizm olgularının sol kavramıyla ilişkisi sorunudur. CHP’nin “sağa açılım” hamlesinin bir tuhaflık ya da ilginçlik olarak medyada yankı bulmasının altında onun sol olarak algılanması da yatmaktadır. Bu da sol kavramının netleştirilmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır. Bunu CHP ile Kemalizm ve sosyal demokrasi ilişkileri bağlamında yapmak gereklidir. Bu elbette devrimci hareketin ezelden beri Kemalizm ve CHP konusunda taşıdığı yanılsamaları bilince çıkarmak anlamına da geliyor.

“Sağa açılma” ne anlama geliyor?

Bir yandan dünya kapitalizminin bunalımı ve hegemonya kavgasıyla diğer yandan da Kürt sorununun gelişimiyle belirlenen son yılların iç politik gelişmeleri, etkili bir işçi hareketinin yokluğunda Türkiye’de şovenist milliyetçiliğin yükselişi için zaten çoktandır bir zemin oluşturmaktaydı. Ancak Öcalan’ın 1999’da tutuklanması ve PKK’nin o günden 2005 yılına kadar sürdürdüğü ateşkes görece bir yumuşama sağlamıştı. ABD’nin Irak’a saldırması ve ardından başlayan işgal süreci sonucu güneyde rüşeym halinde bir Kürt devletinin oluşması, Kürt sorununun çözümü için aradan geçen uzun dönemde dişe dokunur bir adım atmayan TC’nin korkularını yeniden depreştirdi ve Kürt hareketine yönelik saldırılar tırmandırıldı. Bu nedenle ateşkes süreci 2005’te sona ermiş ve düşük yoğunlukla da olsa savaş süreci yeniden başlamıştır. Bu durum aynı zamanda genelde milliyetçiliğin ve özelde de şovenizmin yeni bir yükselişi için zemin hazırladı. Dört bir koldan çalışan özel savaş aygıtı bunu çeşitli biçimlerde körükledi ve o günlerden bu yana ülkenin değişik bölgelerinde linç girişimlerine kadar varan milliyetçilik histerileri yaşanmakta. Bu şartlar altında hem sermaye partileri hem de kendine sosyalist diyen birçok parti milliyetçi rüzgârı kâh pompalamaya kâh ona uyarlanmaya çalışmaktadır. CHP’nin “sağa açılımı”nın bir boyutu budur.

ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin planları uzunca bir süredir biliniyor ve artık bu planlar ayrıntılı haritalar biçiminde ortalığa saçılmış durumda. Bu planlar 1. Dünya Savaşından sonra sınırları esasen İngiliz emperyalizmi tarafından çizilen Ortadoğu’nun haritasını da değiştirmeyi hedefliyor. Bu planlarda, kendi varlığı eski dünya konjonktüründe biçimlenmiş olan TC’ye yönelik  bazı kayıplar da öngörülüyor.

Esasen, Ekim Devriminin açtığı olanaklar sayesinde, TC adı altında bugünkü yapısına ve sınırlarına sahip bir devlete kavuşan Türk egemen sınıfı o günden bu yana bu statükonun tartışılmasına bile tahammül göstermedi. Ekim Devrimi her ne kadar daha 20’lerin ikinci yarısında bürokratik bir karşı-devrimle tasfiye edildiyse de dünya tarihinde 1980’lerin sonuna kadar süren bir parantez açılmıştı. Başka birçok olgu gibi TC de temelde bu parantezin ürünüydü. SSCB’nin çöküşü bu tarihi parantezin kapanışını simgeliyordu ve bu çöküşle birlikte eski dünya düzeninin de çanları çalmış oluyordu. Bu, şüphesiz yepyeni bir tarihi düzlemde, eski defterlerin açılması anlamına geliyordu.

TC’nin kuruluş döneminde Rumlar ve Ermenilere karşı çeşitli vaatlerle Osmanlı paşalarıyla ittifaka sürüklenen Kürtler daha sonra defalarca okkanın altına gitti. Ama haklı ulusal özlemleri o günlerden bu yana dinmeyen Kürt halkı, bölünmüş olduğu dört ülkede de defalarca isyan etti. Şimdi Mahabad Cumhuriyeti’nden bu yana ilk defa tarihsel Kürdistan’ın güneyinde fiili bir devlet oluşumu var. Bu oluşumun diğer ülkelerdeki Kürtler ve bu ülkelerin egemenleri için ifade ettiği anlamı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok.

Bu durum Türkiye için bir tarihsel kırılma noktasına işaret ediyor ve Türkiye egemen sınıfının özellikle kurucu asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki kesimi tarafından korkuyla karşılanıyor. Bu kesim, kendi devletiyle benzer bir konjonktürde doğmuş ya da benzer bir konjonktür temelinde varolmuş birtakım devletlerin 80’lerin sonundan itibaren dağıldığını, bileşenlerine ayrıştığını görmektedir ve o nedenle korkusu yersiz değildir.

Kurucu asker-sivil bürokrasinin günümüzdeki uzantıları için bölünme korkusuna eklenen ikinci bir korku da, yine TC’nin inşa sürecine damgasını vuran hususlardan biri olan laiklik sorunuyla ilgili olarak İslamcı hareketin yükselişi olmuştur. Bu yükseliş 90’lı yıllarda büyük bir ivme kazanmış ve İslamcı hareket ülkedeki en güçlü siyasal hareket düzeyine ulaşarak iktidara gelmiştir. Bu durum bir tür yarı darbe niteliğinde olan 28 Şubat’a yol açmıştır. 28 Şubat Türkiye’de siyasal arenayı yeniden tanzim ederek, koordinatları yeniden tanımlamıştır. Bu temelde Milli Görüş çizgisi (Refah Partisi çizgisi) marjinalize edilmiş ve bu hareketin içinden çok daha yumuşak muhafazakâr bir akımın (AKP) çıkması sağlanmış; değişik parti ve kurumlarda laikliği ve Kemalizmi vurgulayan 28 Şubatçı siyasal eğilimler güçlenmiş; şovenizme de yeni bir itilim verilmiştir. CHP bu 28 Şubatçı çizginin en önde gelen savunucularından biri olmuştur. Ama bu 28 Şubat etkisi CHP ile sınırlı kalmamıştır. Yeri gelmişken belirtelim ki kendine sosyalist diyen bazı parti ve gruplar bile kendilerine bu doğrultuda “balans ayarı” yaparak ordunun dümen suyunda kendilerine siyasal ikbal aramaya başlamışlardır.

CHP’nin “sağa açılımı” aslında onun bir süreden beridir bu şartlar altında yaşamakta olduğu aslına rücu edişi yalnızca tescillemektedir. Asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki kesimler kendi çıkarlarının bir ifadesi olan Kemalist devleti ve rejimi yeni dünya şartlarında koruma gayretindedir ve parlamenter siyaset düzleminde CHP bu çıkarların giderek ön plana çıkan sözcüsü konumuna hızla evrilmektedir. Bu tam da CHP’nin köklerine, doğuşuna uygun bir misyondur. Burada hatırda tutulması gereken önemli bir nokta, CHP’nin 70’lerden bu yana sürdürüyor göründüğü ve hiçbir zaman başarılı olmamış olan sosyal demokratlaşma çabalarının son bulması ve sürecin 2000’lere özgü bir Kemalizmle sonuçlanmış olmasıdır.

Sol kavramının kökeni ve gelişimi

Türkiye’deki yaygın kanıya göre CHP sol bir partidir ve bu ortalama insana da böyle belletilmiştir. Bu, ülkenin siyasal sisteminin genel çerçevesinin ve bunu hazırlamış olan tarihsel geçmişin bir ürünüdür. Şüphesiz her kavram, bir ucu geçmişe bir ucu geleceğe açılan hareketli, diyalektik bir niteliğe sahiptir. Ancak, bu diyalektik hareketlilik ve değişim olgusu, kavramın özünde içermediği anlamlara getirilecek şekilde istismar edilmesini haklı göstermez.

Siyasal kavramlar olarak sağ ve sol kavramları, başka birçok modern siyasal kavram gibi Fransız Devriminden doğmuştur. Devrim meclisinde eski düzenin, yani krallığın, aristokrasinin ve ruhban sınıfın çıkarlarını savunanlar mecliste başkanın sağında kalan sıralarda, bunlara karşı çıkanlar ise soldaki sıralarda oturuyorlardı. Böylece eski düzene karşı tavrın meclis oturma düzeniyle ilişkilenmesi sonucu sağ ve sol kavramları doğdu. Döneme ve ülkeye göre değişebilen somut konumların ötesinde, genel olarak sağ, siyasal ve toplumsal anlamda gericiliği, tutuculuğu; sol ise ilericiliği, insanlığın gelişimi yönünde değişime açıklığı, daha fazla özgürlüğü temsil eden kavramlar olarak şekillenmişlerdir.

Fransız Devrimi döneminde radikal burjuvazinin siyasal temsilcileri soldu, aristokrasininkiler sağ. Ancak kapitalizmin ilerici barutu tükendiği ölçüde burjuvazi sağın, devrimci işçi sınıfı ise solun genel adresi oldu. İşçi sınıfı bir sınıf hareketi olarak kendisini ortaya koyduğu andan itibaren hem bir zamanların devrimci burjuvazisinin savunduğu ve insanlığın tarihsel ilerleyişini temsil eden değerlere daha tutarlı biçimde sahip çıkmış, hem de bunun ötesine geçerek kendi sınıf doğasının ve tarihsel gerçekliğinin gereği olan daha evrensel değerlerin savunucusu olmuştur. Burjuvazi siyasal ayrıcalıkların kaldırılmasını savunurken işçi sınıfı bunun ötesine geçerek toplumsal ayrıcalıkların kaldırılmasını savunmuştur. Zaten bir dönem işçi hareketi tarafından kullanılan, ama teorik olarak hatalı “sosyal demokrasi” terimi de buradan doğmuştur.[1]

Bu tablo şüphesiz sağ ve sol kavramlarının dünya tarihsel ölçekteki genel değişimini özetlemektedir. Tek tek ülkelerdeki sınıf mücadelelerinin farklı seyri, farklı siyasal-toplumsal gelenekler gibi faktörler değişik ülkelerde siyasal yelpazenin farklı görünümler oluşturmasına yol açmıştır. Örneğin Avrupa’da genel olarak işçi hareketi kökeninden gelen sosyal-demokrat ya da sosyalist bir parti ve bunun karşısında muhafazakâr ya da liberal bir parti yer alırken; ABD’de Avrupa’daki gibi kitlesel bir sosyal demokrat parti yoktur. Bilindiği gibi ABD’de siyasal yelpazenin iki ana unsuru, köken olarak işçi hareketiyle hiçbir ilgisi olmayan Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Partidir. Türkiye’de CHP’nin solcu olarak algılanmasını andırır biçimde ABD’de de Demokrat Parti solcu olarak algılanmaktır. Tek tek ülkelerdeki özgün durum ve oluşumlar, özgün siyasal hareketler ve çeşitli sorunlarda takınılan özgün siyasal tutumlar şüphesiz somut incelemeyi gerektirirler. Ama yine de genel referans noktası olarak emperyalizm çağına girildiği andan itibaren solun gerçek adresinin işçi sınıfı ve sosyalist hareket olduğunu belirlemek gereklidir.

Diğer taraftan sol kavramına ilişkin başka türde çeşitlilikler de söz konusudur. İşçi hareketine dayanan parti ve örgütler düşünüldüğünde devrimci ve reformist sol olmak üzere kabaca iki kategori ayırt edilebilir. Ayrıca, küçük-burjuva demokrasisi olarak tarih sahnesine çıkmış olan radikal hareket ve partiler de küçük-burjuva sol olarak genel sol kavramı içinde yer almışlardır. Daha karmaşık görünen bir olgu da, reformist işçi partilerinin ve küçük-burjuva sol hareketlerin çoğunun, güttükleri siyaset bakımından burjuva solu olarak nitelenebilecek bir konuma yerleşmiş olmalarıdır. Örneğin bugün Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin konumu genel olarak budur.

Bu son nokta kapitalizmin halen işlemekte olan çok önemli bir eğilimini ortaya koyuyor. Kapitalizm varolmaya devam ettiği ölçüde, bir yandan dünyayı daha fazla entegre etmekte ve farklı tarihsel geçmişlerden kaynaklanan özgünlükleri silikleştirmekte, diğer yandan da yaşadığı tarihsel bunalım içinde eski anlamıyla sosyal demokrat solun varlık zeminini aşındırmaktadır. Eskinin sosyal demokrat partilerinin bugün ekonomik politikalar alanında muhafazakâr sağ partilerden farklı bir uygulaması bulunmamaktadır. 2. Dünya Savaşının bitiminden 80’lere kadar olan dönemde bu partiler şartların elvermesi ya da zoruyla, bölüşüm alanında işçi sınıfı lehine birtakım reformları hayata geçirebiliyorlardı. Ama 80’lerle birlikte o günler geride kaldı. Dünya burjuvazisinin nazarında komünist tehlike ortadan kalkıp, işçi sınıfı da birkaç kuşak boyunca pasifize edilince, krizin bastırdığı koşullarda artık o sosyal demokrat politikalar ıskartaya çıkartılmaya başlandı.

Sosyal demokrat partilerin geçirdiği evrime benzer bir evrimi, azgelişmiş ülkelerde ulusal kurtuluş mücadelelerine liderlik etmiş parti ve hareketler de kendi tarzlarında geçirmişlerdir. Bu tür ülkeler büyük bir çeşitlilik göstermekle birlikte, buralardaki siyasal yelpazenin ana unsuru genellikle anti-sömürgeci mücadeleye önderlik etmiş partiler olmuştur. Eğer Çin, Vietnam, Küba gibi, işçi ve emekçiler üzerinde sömürücü bürokratik diktatörlüklerin kurulduğu ve başka bir siyasal oluşuma izin verilmeyen ülkeler kategorisini bir yana koyacak olursak, diğer ülkelerdeki ana partiler genellikle sola dahil edilmiş, öyle gösterilmişlerdir. Hindistan’daki Kongre Partisi, Meksika’daki Kurumsal Devrimci Parti, Endonezya’da Sukarno’nun partisi gibi daha birçok örnekte bu böyledir. Bu tür partiler, zamanında, genellikle Üçüncü Dünya milliyetçiliği olarak adlandırılan bir eğilimi temsil etmişler, Batılı emperyalistlere kafa tutmuşlar ve genellikle devletçi ekonomik politikalara ağırlık vermişlerdir. Bunlardan bazılarını burjuva solun bir türü olarak nitelemek mümkündür ve işçi hareketinin ya da sosyalist hareketin bunların kuyruğuna takılmaları her zaman hüsranla sonuçlanmıştır. Diğer taraftan bu burjuva sol partiler de zaman içinde Batının sosyal demokrat partileri gibi son çeyrek yüzyılın neoliberalizmine uyarlanmaya başlamışlar ve eski özgün konumlarını terk ederek klasik tipte burjuva partiler haline gelmişlerdir.

Sosyal demokrasinin, küçük-burjuva demokrasisinin ve ulusal kurtuluşçu hareketlerin son çeyrek yüzyılda birbirinden çok farklı ülkelerde giderek aynı politikaları savunur hale gelmesi olgusu, aslında sol kavramı açısından da sahneyi temizleyici ve netleştirici bir rol oynamaktadır.

CHP ve sol

Ecevit’in 60’ların ortasında “ortanın solu” kavramını ortaya atmasına kadar CHP’nin sol kavramıyla bir ilintisi bulunmuyordu. Yani o güne kadarki 40-45 yıllık varlık süresi boyunca CHP’nin sol olmak gibi bir iddiası yoktu. Nitekim CHP’nin resmi internet sitesinde verilen parti tarihinde, “1960’lı yılların ortalarında CHP sola açılarak kendisini ‘ortanın solu’ olarak tanımladı” ifadesiyle de bu olgu açıkça belirtilmektedir. Bu ifadenin devamında yer alan satırlar da CHP’nin kendisini nasıl gördüğü konusunda aydınlatıcıdır:

“1970’li yıllarda ideolojisini ‘demokratik sol’ kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla ‘düzen değişikliği’ni hedefledi. Bu süreçte CHP, ‘devlet partisinden’ ‘halkın partisine’, ‘düzen partisinden’ ‘değişimin partisine’ dönüştü. Sosyalist enternasyonale katılan CHP, tarihsel geleneğini ve temellerini temsil eden ilkelerin yanı sıra sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de benimsedi.”

Bu özet, CHP’nin 70’lerde en azından görüntüde yapmaya çalıştığı şeyi anlatsa da, gerçekliği anlatmıyor. Gerçekte CHP, 60’lar ve 70’lerde devrimci gençlik hareketinin ve işçi hareketinin yükselişi temelinde toplumun yaşadığı genel uyanış karşısında sol bir söylem tutturmaksızın ayakta kalamayacağını görmüştü. O bunu yaparak, hem bu dalgayı dizginlemek hem de Süleyman Demirel’in Adalet Partisi gibi halk desteğine sahip tarihi rakibi karşısında kendine bir taban sağlamak istemiştir. “Ortanın solu” aldatmacasının hikmeti buradadır.

CHP’nin sol kavramıyla flörtü başlayana kadarki uzun sicili, amansız bir komünizm ve işçi düşmanlığıyla bezelidir. 60’lı yıllara kadar CHP en sıradan işçi haklarının bile karşıtı olmuş, hatta 1950’de iktidardaki Demokrat Parti sendika, grev yasası gibi düzenlemeler önerdiğinde, CHP’li eski çalışma bakanı Sadi Irmak CHP adına “böyle bir şey olamaz” diye itiraz etmiştir.

Bu özellikler gerici bir burjuva partisinin tipik özellikleridir. Tepeden inme bir burjuva rejim kurma perspektifiyle hareket eden Osmanlı paşalarınca kurulmuş olan CHP tam da böyle bir parti idi. Bırakalım komünistleri ve emekçi sınıfları, CHP cumhuriyetin başlangıcından itibaren yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca başka burjuva partilerine bile izin vermeyen bir tek parti diktatörlüğü kurmuştur. Bu dönemde CHP ve devlet aygıtı neredeyse tümüyle örtüşmekteydi, yani CHP bir bakıma Kemalist devletin kendisiydi. Ya da bir başka ifadeyle CHP, rejimi kuran ayrıcalıklı asker-sivil bürokrasinin partisiydi.

CHP, tek parti diktatörlüğünü ve baskıcı uygulamaları, toplumu “sınıfsız, imtiyazsız, çıkarları ortak tek bir kitle” olarak tanımlayan ideolojisiyle gerekçelendiriyordu. Öyle ya, çıkarları ortak tek bir kitle varsa bunun da yalnızca tek bir partisi olabilirdi. CHP’nin programının temellerini oluşturan “altı ok”un da (cumhuriyetçilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devletçilik, inkılâpçılık) sol kavramıyla doğrudan bir ilgisi yoktu. Bu nedenle o zamanın CHP’sini burjuva sol olarak değerlendirmek bile mümkün değildir. Sözgelimi CHP’nin ilkeleri arasında “demokrasi” yoktur, “toprak reformu” yoktur, Kürt halkının, Ermenilerin ve daha nicelerinin haklarının savunuluşu yoktur.

Keşke bu hakikat TC’nin kuruluş sürecinden itibaren 60’lara kadar geçen uzun dönemde son derece ağır şartlarda kahır dolu bir mücadele veren ve ağır bedeller ödeyen Türkiyeli komünistler tarafından da açık bir bilinçle kavranmış olsaydı. Zira bu nokta 60’larda yükselişe geçen Türkiye’deki devrimci hareketin Kemalizm ve CHP konusundaki yanılsamalarına temel oluşturan yanlışların kaynağı olmuştur. CHP ve Kemalizm daha en başından beri komünistlere katliamı, hapisleri, işkenceleri, ağır takip ve acımasız polis baskısını reva görmüştür. Buna rağmen Türkiye Komünist Partisi bu yıllar boyunca, ülkenin geriliğinin aşılması ve kapitalizm öncesi yapıların tasfiyesi adına, burjuva devriminin temsilcisi olarak gördüğü CHP’nin ve Kemalist rejimin destekçisi olmuştur.

Peki CHP, çoğunluğa belletildiği gibi, en azından 60’ların ikinci yarısından itibaren sosyal demokrat bir sol parti olmuş mudur? Her şeyden önce CHP diğer sosyal demokrat partiler gibi işçi hareketinin içinden gelmemiştir, örgütlenmesi işçi sınıfına dayanmamaktadır, üye bileşimi işçi ağırlıklı değildir. Siyasal çizgisinin ve programının da ağırlık noktası, işçi sınıfı için en azından kapsamlı reformlar –bunların gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesinden ayrı olarak– olmamıştır. Ne yaptığının çok iyi farkında olan Ecevit de hiçbir zaman başlattığı ve sürdürdüğü hareketi “sosyal demokrat” olarak adlandırmadı, bilinçli olarak “ortanın solu”, “demokratik sol” gibi başka nitelemeler kullandı. Bu dönemde yapılan değişikliğin özeti, partinin varoluş temelini oluşturan Kemalizm ile sosyal demokrasinin bazı yönlerinin eklektik ve yüzeysel biçimde birleştirilmesidir. CHP 70’lerdeki güçlü sol yükseliş boyunca sosyal demokratlığa nispeten daha yaklaşmış, ancak her zaman Kemalizm unsuru onun alttaki özü olarak kalmaya devam etmiştir. Esasen Kürt hareketi ve İslamcı hareketin yükselişinin damgasını vurduğu 90’lı yıllar ve rejimin buna yanıtı niteliğindeki 28 Şubat örtülü darbesi, bu özün yeniden belirgin biçimde öne çıkması için zemin oluşturdu. CHP o gün bugündür köklerinden gelen bu yönü her bakımdan daha da belirginleştirmektedir.

Adres devrimci sosyalizmdir

Bugün CHP’ye (ondan daha beter olan DSP’den bahsetmeye bile değmez) kelimenin hiçbir anlamında sol demek mümkün değildir. O, Kemalist tarzda çarpık bir laiklik savunusunu ve milliyetçiliği siyasetinin temeline oturtmuş, diplomatlar ve müteahhitlerle dolu has bir burjuva partisidir. İşçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin dertleriyle ilgisi yoktur. Zaten bu nedenle emekçi kitlelerin geniş bölümünden de giderek daha az oy alabilmektedir. Ancak CHP, yayılan milliyetçilik, laiklik ve modern yaşam tarzı konusunda duyarlı halk kesimleri için ana odak konumunu kazanmaya ve toplumu bu konular etrafında kutuplaştırmaya çalışmaktadır. Bu bakımdan CHP’nin “sol” aldatmacası ortadan kalkmış değildir.

Dünya ve ülke şartları Kemalist refleksleri azdırmakta ve özellikle statükocu asker-sivil bürokrasinin hamiliğini yaptığı milliyetçilik yükselmektedir. Nasıl dünya siyasal manzara olarak bir bakıma 1. Dünya Savaşı öncesine dönüyorsa, Türkiye de benzer bir geri dönüş yaşıyor. Dolayısıyla statükocu güçlerin resmi milliyetçi çizgisi olarak Kemalizmin işi bitmiştir demek doğru olmaz. İhtiyaç oldukça egemen sınıf bunu devreye sokabilmektedir. O nedenle işçi sınıfı bu tehlikeye karşı hazırlıklı olabilmelidir. CHP konusunda ve özellikle de sol kavramına ilişkin net bir kavrayışa sahip olmak son derece önemlidir. Kemalizmle ve milliyetçilikle hesaplaşmadan, hele de günümüz şartlarında devrimci işçi hareketinin temsil ettiği gerçek sol çizginin güçlendirilemeyeceğini vurgulamak gerekiyor.

Tarihsel nedenler ve sosyalist hareketin hataları sonucu Türkiye’de siyasal bir işçi sınıfı mücadelesi geleneği ve kültürü yeterli ölçüde oluşmamıştır. O nedenle Türkiye’deki siyasal yelpazenin ağırlık noktası da dünya geneline göre daha sağda olmuştur. Yeryüzündeki belki de en korkak ve kıyıcı burjuvazinin ülkesinde böyle olmaktadır işler. Türkiye’de siyasal arena genelde sağın işgali altındadır. Kimisi Kemalizme, kimisi İslami motiflere ya da dindarlığa, kimisi faşist milliyetçiliğe, kimisi muhafazakârlığa, kimisi de liberalizme vurgu yapmaktadır.

Bu şartlar altında proleter devrimci geleneği yaratmak için mücadeleci, öncü işçilerin çok ter akıtması gerekiyor. İşçi sınıfının tarihsel çıkarları açısından solun gerçek adresi devrimci sosyalizmdir ve insanlığın tüm büyük sorunlarının çözümü de buradadır. Dünyayı anlamak ve değiştirmek isteyenlerin, tutarlı bir sol arayışı içinde olanların gitmesi gereken yer de burasıdır.






[1] 1848 devrimleri sürecinde ortaya çıkan bu kavram Marx ve Engels tarafından doğru bulunmadığı halde Ekim Devrimine kadar Marksistler tarafından kendilerini adlandırdıkları bir kavram olarak sahiplenildi. Ancak Ekim Devrimiyle birlikte Marksistler kendilerini komünist sıfatıyla adlandırmaya başladılar. Reformistler ise sosyal demokrat kavramını sahiplenmeye devam ettiler. Avrupa’daki “sosyalist parti” ya da “işçi partisi” gibi adlar taşıyanlar partiler de bu kategoridedirler.


kaynak; http://www.marksisttutum.org/solnedirchpkimdir.htm

denge 25.09.2006 09:04:27
Alıntı
Bu şartlar altında proleter devrimci geleneği yaratmak için mücadeleci, öncü işçilerin çok ter akıtması gerekiyor.

Yazık, boşuna ter akıtmayın...İdeolojiler kendi ateşlerini beslemek için kurban isterler, sistem de sorun var gibi gösterebilmek için ideolojileri ister... Hatta onları kendi elleriyle besler,büyütür ve işibitincede bir şaplak atar ve haddini bildirir. Olan kime olur burada, adanmış hayatlara. Yazık, çok yazık... Adanmışlar sayesinde ayakta kalan ve güçlenen ideolojiler sonra yavaş yavaş sisteme entegre olur, olan yine bizim işçi sınıfına olur yani... Onlar ya bu seyre bakarak kalan hayatlarında depresif günler yaşarlar, ya da güç ellerine geçince "patron" olup hayat boyu ikilem yaşarlar... Bunlar şanslı olanlardır ama...çünkü bir de mezarda kemikleri sızlayanlar olur herzaman...

anka 23.07.2007 17:49:13
CHP 1992 yılında Baykal tarafından kurulmuş ve 15 yılda ömrünü tamamlamış bir partidir.

karahan 25.07.2007 17:27:25
CHP bitmiştir, artık sosyalist solun sahne zamanı gelmiştir.(Karahan)


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Prof. Ersin Kalaycıoğlu (Işık Üniversitesi Rektörü)
BAYKAL’A “GİT” DİYEMEDİKÇE BU PARTİ DEĞİŞMEZ

Bu başarıdır, başarısızlıktır, diye bilimsel, normatif bir ölçüyle yola çıkamayız. Ama burada bunun başarı olup olmadığına karar verecek olan kritik kitle, CHP’liler ve özellikle delegeler. Eğer onlar bugünkü durumdan memnunlarsa bu CHP devam edecektir. Değillerse bir şey yapmaları gerekir. Niye kart taşıyorlar, niye delegeler, niye yönetim kurulundalar? Partinin aldığı şekil üzerinde bir tepkilerinin olması gerekiyor.

Baykal’a parti içinden “Biz seni desteklemeyeceğiz. Burada kalmaya devam edersen seni mahvederiz, git” denilebilmesi lazım. Bu denemiyor. Denemediği sürece CHP’nin değişebilmesi mümkün değildir. Baykal’ın yerine geçecek bir lider, Baykal ‘ın etrafındakilerin yerine geçecek yeni bir yönetim ekibi gerekiyor. Eğer bu ortaya çıkmıyorsa o zaman partinin değişmesi mümkün değil. CHP’yi değiştirecek olan budur. Bizim isteklerimiz değildir.

BİYOLOJİK OLARAK BİTMESİ BEKLENECEK
CHP’de Deniz Baykal’ı koltuktan kaldıracak birileri çıkamıyor ise o partinin hayatiyeti tehlikede demektir. Dolayısıyla CHP’de, Baykal’ın kendi kendini emekli etmesi veya biyolojik olarak hayatının son bulması falan beklenecek demektir. Tercih budur. Sonuç itibarıyla CHP’nin iç dinamikleri böyle bir değişime el verecek nitelikte değildir.

Deniz Baykal’dan hiçbir beklentim yok. Deniz Baykal lider olarak kalmayı tercih edecektir. Zaten Avrupa’da da bunun bir örneği yok. “Yenildim, kendiliğimden gideyim” denilmiyor. John Mayer, sosyal demokrat değil ama muhafazakar parti başkanı, İngiltere’de bir seçim hezimetine uğradı. Yaptığı konuşmada istifa sözü etmedi. Bir gün sonra konservatif parti toplantısı yapıldı. Toplantıdan çıktı ve “İstifa ettim” dedi. Orada birileri “Senin suyun kaynadı, güle güle” dediler.

PARTİNİN OYU ASLINDA YÜZDE 8
Bir sonraki seçimde CHP yüzde 10’a da düşse Deniz Baykal yine “Ben gitmiyorum” diyecektir. Deniz Baykal’ı oradan ayırabilmek için ona bu mesajı verebilecek ve onu parti başkanlığından ayrılmaya zorlayacak bir iç kuvvet gerekiyor. Bu olmadığı sürece parti liderleri koltuklarını bırakmazlar. Koltuklarını bırakacak olsalar zaten parti lideri olmazlar. Çünkü liderlik ihtiras gerektirir. Eğer ihtirasınız yoksa lider olamazsınız. Muhteris insanlar koltuğa yapışırlar, koltuktan kaldırılırlar, kendileri gitmezler.

Bugün itibarıyla kendisini sol olarak görmekte olan seçmen oranı yüzde 16.7.  Bunun içerisinde DTP’liler de var. Onları çıkarırsanız yüzde 10 oranında seçmeni var. Hatta yüzde 8’dir. Zaten “Parti tutuyor musunuz” diye sorduğunuzda, “evet” diyenlerin sadece yüzde 8 kadarı “CHP’liyim” diyor. CHP’yi parti tutma anlamında fazla tutan da yok. Dolayısıyla orada öyle büyük bir potansiyel yok. Varmış gibi düşünmek de yanlış.


Hasan Bülent Kahraman (Sabancı Üni. Öğretim Üyesi)
BAYKAL CHP İÇİN ENGEL OLUŞTURMUŞTUR
Baykal bence bu seçimde sol açısından, CHP açısından, - ben artık CHP’yi sol sol olarak görmüyorum- bir engel oluşturmuştur. Bunu nereden anlıyoruz? Bunu siyasal davranış biliminin sonuçları söylüyor. Gazetelerde bugün yansıtılmış olan seçmen davranışı göstergeleri var. “CHP’ye oy veriyorum” diyenler içinde “Baykal nedeniyle oy veriyorum” diyenlerin oranı, AKP’de “Erdoğan’a oy veriyorum” diyenlerle mukayese edildiği zaman daha düşük. Dolayısıyla burada öne çıkmış olan CHP, Baykal değil. Bana öyle geliyor ki partinin başında Baykal olmasaydı CHP’nin alacağı oylar daha yüksek olurdu. Bu işin siyasal davranış bilimi açısından objektif kısmı.

KUTUPLAŞMAYA DAYALI BİR SİYASET
2002 seçimlerinde CHP’nin aldığı oy ve bu seçimlerde aldığı oy ise Baykal’ın bu dönemden başlayarak çok sert, çok şiddetli bir kutuplaşmaya dayalı bir siyaset sürdürmesindendir. O siyaset kendisine yüzde 20 başarı kazandıracak seviyede olmuştur; bunu eğer bir başarı olarak görüyorsak. Aklımın almadığı şu: Neden yüzde 20 oy oranı toplumda bir başarı olarak görülüyor. İktidar partisi yüzde 46 oy almışsa yüzde 20 niye başarı olsun? Yüzde 20 oy da kutuplaşmış seçmen davranışının CHP’nin o konudaki katkısının bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

CHP SOLLA İLİŞKİSİNİ BİTİRMİŞTİR
Bence CHP, Türkiye’de sosyal demokrasi ile, solla olan ilişkisini tamamlamıştır, bitirmiştir. Türkiye’de artık kitlelere, sosyal demokratik bağlamda, verecek bir şey kalmamıştır. Kaldı ki, demokratik çizgiden uzaklaşma içinde olduğunu 27 Nisan muhtırasından sonra da gördük. O kadar ki CHP, Sosyalist Enternasyonal’den çıkarılma iddiasıyla sorgulanan bir parti konumundadır. Dolayısıyla sol-CHP, sosyal demokrasi-CHP ilişkisi açısından söyleyecek herhangi bir şey yok.

MUHALEFETİ STALİNİST ŞİDDETLE EZİYORDeniz Baykal’ın sergilediği iki önemli tutum sözkonusu. Bunlardan biri partiyi gerçek sosyal demokrat içerikten koparmak, partiyi sadece 1930’lardaki kavramlarla özdeşleştirmek: Cumhuriyetçilik, laiklik temeline oturan milliyetçilik -ona şimdi ulusalcılık deniyor-, bu temele oturan bir politikaya yaslamak. Bunun sosyal demokrasiyle ilgisi olmadığını ben 1990’lardan beri ısrarla vurguluyorum.
Baykal’ın ikinci eğilimi de, her seçimden sonra doğal olarak kendini gösteren muhalefeti büyük bir Stanilist diyebilecek şiddette ezmek, partiyi toplumdan büsbütün koparmak, partiyi kendi içine kapamak olmuştur. O bakımdan Baykal bir kez daha kendisine karşı çıkanları- eğer kalmışsa- ezme yöntemine gidecektir. Bu son açıklamalarında ‘Partimiz oluşumunu sürdürüyor, restorasyon döneminden geçeceğiz’ sözlerini, onların halk için söylediği sözle değerlendireyim; ‘mantıksız’ buluyorum.

Baykal giderse sol toparlanır mı, hayır toparlanamaz. Baykal’ın iş başından gitmesi belki CHP’yi yeniden hareketlendirmesi açısından bir katkı getirir. Ama benim kişisel olarak anladığım anlamda bir sol oluşum, sadece Baykal’ın CHP’nin başından uzaklaşmasıyla -bunu çok gerekli görmeme rağmen- çıkacakmış izlenimini vermiyor.


Prof. Ahmet Yücekök (Yeditepe Üni. Kamu Yön. Bl. Bşk.)
CHP İÇİNDEKİ İKTİDAR SAVAŞI...
Bugünkü koşular içinde CHP’nin Baykal’dan yoksun bırakılması veya Baykal’ın CHP’den ayrılması ne kısa vadede ne uzun vadede bir çözüm getirmez. Bundan sonra Baykal’ın çekilmesi ‘CHP’ye verilecek desteği arttıracaktır’ beklentisi bence CHP içindeki iktidar savaşında taraf olan birtakım çevrelerin çıkardığı sözlerdir, diye düşünüyorum. Baykal’a antipati muhakkak vardır. Antipatinin bu ölçüde körüklenmesi ve tekrar tekrar ‘Baykal olmasaydı daha iyi sonuç alınırdı’ değerlendirmesine gelince; Baykal olmasaydı mutlaka CHP’ye oy verecek çevreler vardır. Ama Baykal olmadığı takdirde CHP’ye aynı güvenle bakmayacak başka çevreler de vardır.

TÜRKİYE’DE SOL POLİTİKA YAPACAK MALZEME YOK
CHP tarihinde sosyal demokrat-sol bir parti olmayı amaçlamıştır ama, benden akademik tahlil istiyorsanız, Türkiye’de sol politika yapacak malzeme yoktur. Sosyolojik olarak böyle bir malzeme yoktur. Türk insanının en fazla sosyal demokrasiye örgütlü olarak yaklaşabildiği nokta cumhuriyetçilik, laiklik dediğimiz olgudur. Yani Türkiye’de bir işçi sınıfı liderliği olmadan sol politikaların yapılması mümkün değildir. Bunu sol olarak zorlamaya kalkarsanız eğer, o zaman olmayan bir işçi sınıfına veya muhafazakar işçi sınıfına yapamayacağı görevleri yüklemiş olursunuz.
Bunda da hüsrana uğradığınız vakit,
hangi jenarasyon sol kitaplar okuyorsa bütün umudu ona bağlarsınız.



danyal unakar 26.07.2007 07:20:03
chp geri kafalı devletçi ideolojilerin merkezi halne gelmiştir kemalizmle birlikte ömrü bitmiştir

anka 29.07.2007 10:46:02
CHP , HP, SHP ve DSP Genel Seçim sonuçları:

1950 CHP -> %39,6 -İnönü
1954 CHP-> %35,1 -İnönü
1957 CHP-> %41,4 -İnönü
1961 CHP-> %36,7 -İnönü
1965 CHP-> %28,7 -İnönü
1969 CHP-> %27,4 -İnönü
1973 CHP-> %33,3 -Ecevit
1977 CHP-> %41,4 -Ecevit
1983 CHP-> ***yok*** / HP % 30,5
1987 CHP-> ***yok*** / DSP  1987 -> %8.53    / SHP %24,7 : --> TOPLAM: % 33,2
1991 CHP-> ***yok*** / DSP  1991 -> %10.8   / SHP -> % 20,7 : -->TOPLAM: % 31,5
1995 CHP-> %10,7 ->   /  DSP  1995 -> %14,64 : -->TOPLAM: % 25,34
1999 CHP-> % 8,7 ->   /  DSP  1999 -> %22,19 : -->TOPLAM: % 30,9
2002 CHP-> %19,4 ->  /  DSP  2002 -> %1,22  : -->TOPLAM: % 20,62
2007 CHP+DSP -> %20,9

------------------------------------------------------------------

Merkez sola oy veren vatandaş sayısı:

1950 CHP -> %39,6 -İnönü - 3.176.561
1954 CHP-> %35,1 -İnönü - 3.162.196
1957 CHP-> %41,4 -İnönü - 3.753.136
1961 CHP-> %36,7 -İnönü - 3.724.752
1965 CHP-> %28,7 -İnönü - 2.675.785
1969 CHP-> %27,4 -İnönü - 2.487.006
1973 CHP-> %33,3 -Ecevit - 3.570.223
1977 CHP-> %41,4 -Ecevit - 6.136.171
1983 HP -> % 30,5 -Necdet Calp- 5.285.814
1987 DSP+SHP -> % 31,5 -Erdal İnönü+Ecevit - 7.975.000
1995 CHP+DSP  ->  % 25,34 - Baykal+Ecevit - 7.130.000
1999 CHP+DSP  -> % 30,9 - Baykal+Ecevit -  9.600.000
2002 CHP+DSP -> % 20,62 - Baykal+Ecevit - 6.500.000
2007 CHP+DSP -> %20,9 - Baykal+Sezer - 7.300.000




sea 29.07.2007 11:24:39
kesinlikle Chp yön değiştirebilmelidir.chp sol görüşü yanlış tanıtmaktadır.Evet Sayın Deniz Baykal'ın hayata kişisel olarak bakışı elbetteki bi sola uygun olucak ama sol siyaset içinde ve siyaseti uygulayabilecek kapasiteye sahip tek meclistir.ama Chp nin bu haliyle değil.

anka 29.07.2007 11:45:25
Turhan Feyzioğlu, CHP içinde 1960'lı yıllarda "ortanın solu" konusunda yapılan tartışmalarda partinin "ortanın sağı"nda bulunması gerektiğini öne sürmüş ve kendi partisi Cumhuriyetçi Güven Partisini kurmuştur.Yani CHP sağ mı sol mu olduğuna 60 lı yıllarda karar vermek zorunda kalmıştır.Bunun en büyük sebeplerinden biri de tüm dünyada yükselen sol-sosyalİst akımlardın Türkiyeyi de etkilemesiydi,Gençler TİPe üye oluyor, TİP giderek büyüyordu.TİPin oylarını çalmak için CHP kendisini sola yakın olarak ilan etti ve CHP, TİP e gidecek oyların büyük kısmını almayı başardı 1965-1969 seçimlerinde belkide..Yada en azından işçi çiftçi köylüden bahsederek sol söyleme yakın durdu.Ve o günden beri herkes CHPyi sol parti sanar durur...

anka 03.08.2007 17:34:39
Ozan Ceyhun   - Birgün
 
Sosyal demokrasi ve Kemalizm arasında bocalayanlar- 02/08/07

Seçimler sonrası Türkiye'sinde CHP ve "Kuzey Kore tarzı ömür boyu" başkanı tarafından oynanan "kabaremsi" oyunu izlerken Türkiye'de kendilerini sosyal demokrat sanan ama aslında "Kemalist" olanların SOL'a verdikleri zararı görememeleri beni şaşırtmıyor artık.


CHP ve DSP'nin birçok konuda MHP'den farksız içerikleri ile sosyal demokrat partiler olmadıkları açık ve net bir şekilde ortada.

CHP bu haliyle ve değişmediği sürece üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonel'de galiba yanlış adreste.

Klasik "Kemalist düşünce yapısı" ile Avrupa sosyal demokrasisi arasında büyük farklılıklar var!
Özellikle belirtiyorum:
Kemalizm konum değil! Ben sadece çağdaş modern sosyal demokrasi ile Kemalizmin aynı çatı altında barınabileceği mantığına karşıyım. Bu mantık Türkiye için büyük bir talihsizlik!

Ne Willy Brandt ne de Gerhard Schroder ya da Tony Blair sosyal demokrasisi, CHP tarzı kemalist bir parti ile uyuşabilir.
Bu nedenle Sosyalist Enternasyonal toplantılarında Baykal ve Öymen "Müslüman mahallesinde salyangoz satan" seyyar satıcılar kadar ilgi görmekteler.

AB, globalleşme, "devletçiliği savunmaksı-zın" sosyal devletten yana olmak ve daha nice alanlarda "Kemalist"
bir CHP'nin sosyal demokrat politikalara ayak uydurmasını beklemek oldukça "saf bir davranış olur.
Bay-kal'lar, Anadol'lar ya da Topuz'lar AKP'li bir Er-tuğrul Günay kadar bile sosyal demokrat ilkelere sahip çıkmayarak Avrupa'daki sosyal demokratların "kara, kara düşünmesine" neden olmaktalar.

AKP'nin başarısının ardından çıkan gerçek, Türkiye'de geniş yığınların da artık sosyal demokrasi kavramını
"doldurmadan" ve de belki de "kendileri de ne olduğunu açıklayamadan" Kemalist programları sosyal demokrat
politika gibiymişcesine ambalajlayıp sunanlara tepki gösterdiği.

Bu son seçim açıkça gösteriyor ki SOL'da gerçek bir sosyal demokrat parti yok.
Sosyalist Enternasyonal ilkelerine sonuna kadar bağlı ve modern sosyal demokrat dünya düşüncesini
Türkiye Gerçeği'ne adapte edebilecek kadroların eksikliği Türkiye'de kemalistle-rin "kendilerini sosyaldemokrat sanarak"
ya da "olmadıklarını bildikleri halde öyleymiş gibi pazarlayarak" açık kapatmaya çalışmaları nedeniyle AKP
gerçekte sosyal demokrat bir partiye verilecek oyları da alabilmekte.

"301" gibi bir utanç paragrafına sahip çıkmayacak, "Kürt Sorunu" tanımlamasından korkmayacak,
"Kıbrıs Sorunu'nu" Kuzey Kıbrıs halkının "kendi kaderini tayin" ilkesini de göz önünde tutarak ele alabilecek,
kota sistemi ile kadın adayların listelerde hak ettiği yerlerde olmasını toplumsal bir sorumluluk kabul edecek,
global sorunlara global çözümler arayışı içinde olmayı "vatana ihanet olarak" görmeyecek ve enternasyonal bir
sosyal demokrat işbirliğine açık olacak sosyal demokrat partiye acilen ihtiyaç var Türkiye'de.

CHP'de Deniz Baykal istifa etse ne olur etmese ne olur, CHP kemalist kimliğinden arınıp
sosyal demokrat bir parti olamadıktan sonra!


İşte ana sorun burada!
CHP tabanının sosyal demokrasi ve Kemalizm arasında bir karar vermesi gerekiyor artık.


Sayfa: [ 1 ]