SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Siyasi Portreler

Konu: Abdullah Öcalan

Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 [ 12 ] 13 14 15 16 17 18 19 20

botan56 12.02.2007 17:49:00
peki 1993 yılından bu yana barışa kardeşliğe çağrıları emperyalizm oyunlarını boşa çıkarma çabaları toplumu dewlet egemenlikli zihniyetten çıkarıp toplumsal demokrasiye geçmesine çalışması gibi olumlu yöleri hiç mi kaideye alınmayan olgulardır...
ewet sialh kullandı ama kaybettiği kesinlikle söylenemez eğer demokrasiye çağrı kaybetmekse...

Tigris 12.02.2007 22:23:10
Demokrasiye çağrı?
Attın bana bi çağrı
Sür burdan merkeze..
Kartaldan şahine..

Bir hakkım var benim
Şiddeti reddediyorum..
....


Demokrasiye çağrı'ya nasıl olur söyleyeyim ben sana
İzlemişsindir filmini ya da anlatan olmuştur
ya okmuşsundur  belki, Hz.Muhammed (s.a.v) in ilk vahiy indikten sonra bir çağrısı vardı.
Tüm dünyaya kutsal çağrısını yaptı

Kabul edenler oldu, dalga geçenler...
Sonunda savaşmadı mı tabi savaştı.

Pusu kurmadan savaştı, arkadan vurmadan savaştı..?
Onunkisi gerçeği göstermek için bir telaştı..

Ama sizin apo haddi boyunu aştı, sonunu görünce kaçtı
Arkasında masum insanlar bıraktı, garip kürt halkını yaktı

Sen bu arkasında kalan masumlardan değilsin,
Telaş değil seninkisi...

Boşluğa haykırmaktan ibaret, gücün yetmeyeceğini bile bile..

torq 18.02.2007 12:41:55
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın çarşamba günü yaptığı görüşmede, önemli mesajlar verdiği öğrenildi. Edinilen bilgiye göre, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararına değinen Öcalan, 'Bakanlar Komitesi Sekretaryası kararını kimlerin hazırlamış olabileceğini daha önce de söylemiştim. Bunlar İngiltere, Almanya, Fransa devletleridir. Arka planında ise ABD var. Bunlar hep birlikte çirkin bir oyun içerisindedirler. Benim komployla Türkiye'ye teslim edilmemde de bu devletler aktif yer almışlardır. Benim Atina'ya girişim tamamen yasaldır ama oradan zorla çıkarılmam hem onların ulusal hukukuna hem de Avrupa hukukuna aykırıdır. Sonradan da olayın hukuksuzluğuna ilişkin birçok belge ortaya çıktı' dedi. 'Avrupa'nın niye böyle yaptığını biliyorum' Öcalan, şöyle devam etti: 'Daha önce de söylemiştim. Samimi değiller. Büyük ve çok çirkin oyunlar tezgahlanmaktadır. Bu büyük oyunun parçası olmayacağız. Herkesi uyarıyorum. AİHM kararı da yerine getirilmedi. Çünkü bazı şeyler daha da açığa çıkacaktı, bunu istemediler. Bizim duruşumuz bağımsızdır, kimseye dayanmıyor. AB ve ABD Saddam'ı son ana kadar destekleyerek Irak'ın bu hale gelmesini sağladılar. Sonra da konuşmasına izin vermemek için astılar. Saddam'ın bazı şeyleri, Kürt katliamı ve Halepçe'nin arkasındaki güçleri ve daha birçok gerçeği açıklamasına fırsat vermemek için idam ettiler. Büyük devletler Saddam'ı alelacele asarak onun işlediği suçlardaki ve katliamlardaki kendi rollerinin ortaya çıkmasını önlemeyi amaçladılar. Böylece maskelerinin düşmesini ve ikiyüzlülüklerinin görülmesini engellediler. Bu devletler benim de yeniden yargılanmamı, savunma yapmamı engelleyerek, haksız ve hukuk dışı yakalanmamdaki suçlarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Benim de aslında ilk olarak imham planlanmıştı.'

Komplo ABD ve AB oyunuydu

Komployla Türkiye'ye getirilmesinin ABD ve AB'nin oyunu olduğunu bir kez daha vurgulayan Öcalan, komplo sürecine dair şu değerlendirmeyi yaptı: 'Kenya'da Yunan Elçiliği'ndeyken önce yoğun bir diplomasi trafiğiyle yaklaşık oniki saat boyunca beni dışarıya çıkarmaya çalıştılar. Ben oyunu fark edince bunu kabul etmedim, çıkmadım. İzbandut gibi dört polis zoruyla beni dışarı çıkarmak istediler. Ben de ısrarla çıkmadım. Hatta benim yanımdaki elçilik görevlileri arkadaşlarımıza 'eğer dışarı çıkarsa yanına silah alsın' diyorlardı. Tabancayla dışarı çıksaydım beni vuracaklardı ve daha sonra da 'çatışmada vuruldu' diye yansıtacaklardı. Ben bu oyunu da fark ettim. Silahı kabul etmedim ve ısrarla, inatla dışarı çıkmayı reddettim. Daha sonra soruşturmada bu konuda bir görevli bana; 'çok akıllıca davrandınız, eğer elçilikten çıksaydınız anında vurulacaktınız' demişlerdi. Benim imham amaçlanmıştı ve imhamla birlikte şahsımda Kürt Özgürlük Hareketi'nin bitirilmesi amaçlanıyordu. Bu gerçekleşmeyince Türkiye'ye teslim edildim. İmralı sürecinde benden de Saddam gibi kaba bir direniş gösterip sonsuz ve kanlı bir Kürt-Türk savaşını başlatacağımı ve ardından idam edileceğimi ummuyorlardı. Öyle söylendiği gibi benim idam edilmemem yönünde bir telkin söz konusu değildir. Sekiz yıldır geliştirdiğim tez ve projelerle Saddam gibi oyuna gelmedim. Benim buradaki sorumlu tutumum ve beklemedikleri bir tezle ortaya çıkmam nedeniyle bu amaçları boşa çıkmıştır. Bizim duruşumuz bağımsız ve özgürlükçüdür. Bu nedenle gözden çıkarıldık. Ortada yine çirkin hesaplar var.'

ABD Türkiye'yi teslim almak istiyor

Öcalan, ABD, AB ve küresel sermayenin Türkiye'ye yönelik amaçları konusunda şu değerlendirmede bulundu: 'ABD, İran'ı ortadan kaldırmak niyetindedir. ABD, bölgedeki bütün ulus devletleri parçalayıp Yugoslavya örneğindeki gibi dağıtmak ve küçük devletçikler kurdurmak amacındadır. Buna Rusya da dahildir. Kimse dile getirmiyor ancak ben biliyorum ki Rusya da bu konuda Amerika'nın hedefindedir. ABD, küresel sermaye Türkiye'nin teslim olmasını istiyor. Bunlar Türkiye'yi küresel sermayeye tamamen teslim edecekler. Zaten Türkiye'nin dörtyüz milyar dolar borcu var. Avrupa Birliği de bu konuda Türkiye'yi sağlam kazıklara bağlamak istediğini söylemişti. Yani 'sağlam kazıklar' deniliyor. Bununla Türkiye'yi tamamen kendilerine bağlamayı ve kontrol edebilmeyi amaçlıyorlar. Bunlar Türkiye'nin kıyılarına egemen olmak istiyor. Zaten Kıbrıs elden gidecek, Ege'den tavizler verilecek. Ermeni yasa tasarıları çıkacak ve bir iki yılda Türkiye, bunu kabul edecek duruma getirilecek. Dediğim gibi ABD ve AB Türkiye'yi bağımlı hale getirmek istiyor. Fransa'daki tutuklamaların arkasında da zaten ABD var. Fransa bu baskın ve tutuklamalarla PKK'ye karşı mücadele ettiğini gösterip daha önce kabul ettiği Ermeni soykırımı yasasını meşrulaştırmış oldu. ABD de Fransa'daki bu tutuklamaları kendisinin yaptırdığını söyleyerek bunun karşılığında kendi meclisinde Ermeni soykırımı yasasını kabul edecektir.'

'Ortada çok büyük ve kanlı bir oyun var' diyen Öcalan, şöyle devam etti: 'Biz bu oyuna gelmeyiz ve kendimizi kullandırtmayız. Güya Deveciyan ile görüşmeler varmış. Yani başka şeyler devrede. Türkiye ile 900 milyon Euroluk ihale gündemde. Bunların hiç birisi sonuç vermez. Türkiye PKK ile sorunlarını dış devletlere havale ederek sürekli tavizler vermektedir. Ama artık Türkiye'nin verebileceği bir şey de kalmamıştır. Savaşa dörtyüz milyar dolar harcanmış, katrilyonlarca iç ve dış borcuyla küresel sermayenin tutsağı olmuştur. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki dağlık Karabağ sorununda da Türkiye yine böyle bir yol izlemiştir. Ermenistan'dan bazı kişiler bize bir haritayla geldiler, birtakım talepler karşılığında bize destek olacaklarını söylediler. Ama ben bunu kabul etmedim. Bu nedenle bize destek vermediler, tavır aldılar. Ben başkasının savaşımını yapmam, oyunlara gelmem. Benim savaşımım özgürlük ve demokrasi içindir. Bize tavır almaları karşılığında Ermenistan'la görüşmeler yapılarak Karabağ gözden çıkarıldı.'

Sorun ABD ve AB'ye havale ediliyor

Öcalan, sözlerini şöyle sürdürdü: 'ABD'nin tavsiyesiyle Çiller, bunu Türkeş'in vasıtasıyla yaptırdı. Hem de Paris'te. Türkeş'in bizzat kendisi partisinin dahi bilgisi olmaksızın Paris'te Ermenilerle görüştü. Tam beş yıl boyunca bu görüşmeler sürdü. Ve PKK'ye tavır alma karşılığında Türkiye Dağlık Karabağ ile ilgili taleplerinden vazgeçti. Şimdi de Baykal ve çevresiyle görüşüyor olabilirler. Türkiye bu haliyle ve kendisinden talep edilenlerle birlikte Duyun-i Umumiye'den daha kötü hale gelmiştir. Bu durumda Türkiye halen Avrupa'nın üç beş PKK'liyi yakalamakla, on onbeş kadrosunu tutuklamak ya da yok etmekle bu sorunun üstesinden gelebileceğini sanıyor. Avrupa'da yakalananlar yerine daha dinamik kadrolar gelir. Bu çözüm değildir. Maxmur'dan da birkaç kişi yakalayıp Türkiye'ye teslim edebilirler. Hatta pili bitmiş üç beş ayrılanı da Türkiye'ye teslim edebilirler. Yani bu şekilde Türkiye, sorunu AB ve ABD'ye havale ediyor.

PKK milyonlardır

Türkiye'nin PKK olgusunu yanlış değerlendirdiği vurgusunu yapan Öcalan, şu hususlara dikkat çekti: 'Oysa PKK'yi tanımıyorlar. PKK onbeş yirmi kişi değil, PKK milyonlarca kişidir. Binlerce kadrosu vardır. Sürekli yeni katılanlar olmaktadır. Bunlar soruna hiç ciddi yaklaşmıyor, çözüm için son 3 ay önümüzdedir, bir adım atılmadığı takdirde, kimse olacaklardan beni sorumlu tutamaz. Bundan ne ben ne de PKK sorumludur. Bundan da Türkiye kaybeder. Benim eskiden de, halen de PKK içinde bir çizgim var. Halk arasında ve Avrupa'da beni sevenler ve taraftarlarım var. Ben temiz siyaset yapıyorum ve yaptığım siyaset çok açıktır. Gerçekler ortadadır. ABD'nin PKK'nin üstüne gidip bitirebileceğini mi düşünüyorlar? Öyle PKK'yi bitiremezler, bitirme gibi amaçları da yoktur. Bu sorunun en makul çözümü Türkiye'nin bütünlüğü içerisinde özgür birliktelik temelindedir.'

Asla ateşkes çağrısı yapmam

Öcalan, ateşkesten sonra meydana gelen gelişmelere dikkat çekerek, şu tespitlerde bulundu: 'Biz barış için ateşkes ilan ederken AKP seçim hesapları yaparak Türkiye'yi uçuruma sürüklüyor, operasyonlar devam ediyor. Bu benim son uyarımdır. Ben bir daha asla PKK'ye ateşkes çağrısı yapmam. Zaten beni burada etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Koşullarımı daralttılar, daraltıyorlar. Mahkememi bile yapmıyorlar. Dediğim gibi ben bu şartlar altında bir daha ateşkes çağrısı yapmam. Yine de üç ay zaman var, bu değerlendirilebilir. Türkiye Barışını Arıyor Konferansı'nın sonuçlarını okudum. Konferansa katılan aydınların yapmış olduğu çalışma gibi aktiviteler yoğun bir şekilde yapılabilir. Tarihi sorumluluklarını yerine getirmelerini istiyorum. Üç ayda çok güzel şeyler yapılabilir. Bu hükümet'in siyasi iradesi yoktur. Hükümete sesleniyorum; duruma hemen el koysunlar. Maksadım darbe yapsınlar demiyorum. Meşru yönetim haklarını ve yetkilerini kullansınlar.'

Türkiye'nin bağımsızlığı yalan

Öcalan, Türkiye'nin küresel sistem içindeki rolü konusunda ise şu çarpıcı tespitlere yer verdi: 'Türkiye'nin bağımsız olduğu söyleniyor. Bu tamamen yalandır. Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal döneminde bile sadece 6 ay bağımsız kalabilmiştir. Türkiye 1923 İzmir İktisat Kongresi ile uluslararası sermayeye bağlılığını ilan etmiştir. İşte bu tarihten sonra Türkiyenin ulus devlet olarak devamına karar ve destek verdiler ve bu tarihten sonra Kürtlerin katledilmesine onay verdiler. Oysa Koçgiri isyanı Kürtlerle Türklerin işbirliği sonucu aşılmış ve Kürt-Türk birlikteliği burada gerçekleşmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal, Kürt ileri gelenlerinden Hacı Musa'nın elini öpmüştür. Bitlisli Yusuf Ziya, Dersimli Hasan Hayri bu dönemde mecliste milletvekilidir. Mustafa Kemal Koçgiri ayaklanmasında bu Kürtlerle anlaşma yapmış ve ayaklanma bu şekilde sonlandırılmıştır. Ama 1923'ten sonra durum daha farklı hale geliyor. Kürtlere bu tarihten sonra yönelme oluyor. Bu tarihten itibaren Türkiye ulus-devlet olarak kabul edildikten sonra Kürtlerin katliamı başlamıştır. Ben bütün Kürtleri uyarıyorum, bugün de imha ve komplo dayatılıyor. Buna karşı Kürtler kendilerini elbette savunacaklardır. Benim savunma anlayışım bütün halkların, Kürt Türk halklarının kardeşliği ve demokratik birlikteliği içindir. Yirmi yıldır bu temelde mücadele ediyoruz. Biz ne ABD ne ulus-devlet için mücadele etmiyoruz. Biz haklarımızı savunurken bunun demokratik bir bütünlük içinde olmasını talep ediyoruz. Ama bu mümkün olmazsa uyarıyorum benim de istemediğim başka alternatifler devreye girecektir.'

Kürt halkı kendini savunur

Kendi koşullarına dikkat çeken Öcalan, gelecekte Kürtleri bekleyen olası gelişmelere değinerek şunları söyledi: 'Mahkum olan bir insanın yönetme hakkı yoktur. Kürt halkı bilsin ki, benim burada onları yönetme koşullarım yoktur. Ben İmralı'dayım. İmralı'da yönetme, talimat verme gibi durumlarım ya da koşullarım söz konusu değildir. Onlara bir katliam ya da saldırı olması durumunda en ufak bir onurları varsa kendilerini her türlü savunurlar. Zaten onurlu ve şerefli insanlar da bunu yapar. Bütün Kürt halkı ve herkes şunu iyi bilmelidir ki ben, tarihi ve vicdani sorumluluk gereği Kürtlere yönelik planlanan katliamın önüne geçmek için konuşuyorum ve çaba sarf ediyorum. Bunlar Kürtlere katliam yapmak istiyorlar. Çok çirkin planlar devrede. On binlerce Kürdü katletmeyi planlamışlar. Böyle bir imha ve saldırı gelişirse PKK ve halkın kendilerini savunma hakkı vardır.'

Hrant Dink cinayetini değerlendiren Öcalan, şu tespitlerde bulundu: 'Hrant Dink olayı Mit müsteşarının açıklamasından bir gün sonra oldu. Bu dikkat çekicidir. Bu olayın amacı halklar arasındaki ayrılıkları derinleştirmek ve gündemi saptırmaktır. Oysa Hrant Dink aslında bir Türk yurtseveridir. Olayın boyutu başkadır. Başka kişilere, kesimlere de ciddi yönelimler olabilir. Türkiye'de bu atabeyler operasyonunda ortaya çıktı -ki zaten bu dosyada gizlilik kararı alınmıştı- kırk iki adet bu tarz oluşum varmış. Bu sayı çok daha fazla olabilir. Bu çeteler çok yoğundur. Şemdinli'deki olayı yapan itirafçı, bu çetelerin uyuşturucu işini de yaptığını söylüyordu. Trabzon'da Yasin Hayal'in olduğu yerde Trabzonsporlu futbolcu çocuklardan bile para istediler. Siz çok kazanıyorsunuz ama yüz bin veriyorsunuz ya da vermiyorsunuz diye bunlara kurşun bile yağdırdılar. Fatih Tekke Rusya'ya kaçtı.'

Diyalogla bu sorunu 3 ayda çözeriz

Abdullah Öcalan, Türkiye'nin PKK Koordinatörü Edip Başer'e hitaben şu çağrıyı yaptı: 'Edip Başer'den bilhassa şunu talep ediyorum: Bir an önce, derhal benimle diyaloğa geçsin. Bu sorunu ABD, Avrupa'ya, şuraya buraya havale edeceklerine gelsin benimle diyaloğa girsin. Bu sorunu kendimiz çözelim. Benim istediğim sadece diyalogtur. Taleplerimiz MİT Müsteşar Yardımcısı'nın 18 ve 19 Ocak 2007 tarihli Milliyet Gazetesi'nde Belma Akçura ile yaptığı röportajında söylediklerinden daha fazlası değildir. Müsteşar yardımcısı, yurtsever vatandaşlık kavramını kullanıyor ve şöyle diyor; 'Anayasal vatandaşlık ve yurtseverlik kavramını şekillendiren bir anlayış, Türkiye'yi bütünleştirecek, demokratik hayatımızı zenginleştirecektir.' Biz de yıllardır bunu savunuyoruz. Bu noktada PKK, 'ben milliyetçiyim' diyenlerden çok daha yurtseverdir. Eğer diyalog ve çözüm gelişirse biz PKK'yi Türkiye'nin yurtsever güçleri haline getireceğiz. Bu konuda MİT beni iyi anladı. Daha öncesinde de 1998'de Kıvrıkoğlu'nun temsilcisi de bana gönderdiği mesajda, 'Cumhuriyetin çatısı çökerse hepimizin altında kalacağını' söylüyordu. Kıvrıkoğlu Edip Başer'in de komutanıydı. Bu doğru bir söylemdi. Biz de bunu doğru gördük. Sorunun Türkiye'nin bütünlüğü içinde çözülmesi için çabalarımız biliniyor. Ben yıllardır çözüm olması halinde bunu yapmaya çalışıyorum. Bu sorunu diyalogla üç ayda çözebiliriz. Taleplerimizi kabul etmezse yine etmesin, eğer bu sorunu üç ay içinde diyalogla çözemezsek en ağır cezaya razıyım. Çünkü ben tarihi bir sorumluluk gereği olarak Türkiye'nin Iraklaşmasını istemiyorum. Türkiye'nin Irak'ın kaderini paylaşmasının önüne geçmeye çalışıyorum. Türkiye'nin durumu Irak haline gelirse, soruyorum; bu kimin suçudur? Bu oy için, küçük iktidarlar için, iktidar peşinde koşan muhalefetin ve AKP'nin suçudur. Ne benim ne de PKK'nin suçudur. Türkiye'deki siyasetçiler siyasetten anlamıyorlar. Bir tek Mehmet Ağar biraz samimi görünüyor fakat emin değilim, onun tavrını da tam anlamış değilim. AKP, sorunu çözmeyerek ve orduyu PKK'ye saldırtarak aradan kendisine çıkar sağlamayı mı düşünüyor? Bunun sonucunda İslami iktidar mı gelecek? Hayır. Ilımlı İslam iktidarı mı gelir? Hayır. Bu iktidarı ve konumu onlara da bırakmazlar. Kendileri de bu durumda çok zarar görürler. Bunu iyi bilsinler. Aynen MİT Müsteşarı'nın söylediği gibi olacak. Bakın ne diyor: 'Her kurumsal yapının kendisine göre bir payı, sorumluluğu vardır, ama siyaseti oluşturan sivil iradedir, iktidardır, hükümetlerdir. Bu irade oluşmamışsa boşluklar doldurulur.' Evet yazısında 'boşluklar doldurulur' diyor. Aynen öyle olacak. Hükümet pasiftir. Bu sorunu iktidar çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Bunun neticesinde hükümetin kendisi de zarar görür.'

Türkiye'yi Iraklaştırmak istediler

'Tekrar ediyorum; Beni teslim eden güçler, imhamla birlikte büyük bir Türk-Kürt savaşını başlatmayı hesaplıyorlardı. Aslında bugünkü Iraklaşma önce Türkiye'de planlanmıştı. Böylece Türkiye'yi ekonomik, siyasi, her açıdan zayıf düşürerek tamamen kendilerine bağlamayı hedeflemişlerdi. Benim buradaki sorumlu tutumum ve beklemedikleri bir tezle ortaya çıkmam nedeniyle bu amaçları boşa çıkmış, Türkiye'nin Iraklaşması önlenmiştir. Ancak komplocu güçler, yani ABD, AB ülkeleri ve destekçileri bunun üzerine yeni yöntemler devreye koydular. Avrupa'daki bu son tutuklama ve yönelimler komplonun yeni bir düzeyde devamıdır. Yine AB'nin beni yeniden yargılamama yönündeki yaklaşımı, bana savunma hakkı tanımamaları, onların komplodaki gerçek yüzlerinin ve niyetlerinin açığa çıkmasını önlemeye yöneliktir. Irak'ta ve Ortadoğu'da ABD ve AB politikalarının sonuçları görülüyor. Öyle üç beş PKK'linin üzerine gitmekle bu sorunu çözemezler. Türkiye, bu son yaşananlarla birlikte eğer bu sorunu çözemezse Iraklılaşma ile karşı karşıya kalacaktır. Kürtler üzerine katliama yönelik planlar yapılmaktadır. 14 yıldır buradaki duruşumla bunu önlemeye, Türkiye'nin barışı ve sorunun demokratik çözümü için çalışıyorum. Ben tarihi ve vicdani sorumluluğum gereği olarak Türkiye'nin Iraklaşmasını istemiyorum. Türkiye Iraklaşmaya doğru giderse bunun sorumluları, iktidar hırsı için bu ülkenin demokrasisini ve bütün menfaatlerini ayaklar altına alan iktidar partisi ve muhalefeti olacaktır. Yirmi yıllık savunma anlayışımız, Kürt ve Türk halkı ve bütün Ortadoğu halklarının kardeşliğini sağlamaktır. Bu sorunu ABD'ye, AB'ye havale edeceğimize, kendi içimizde çözebilmeliyiz. Benim Demokratik Konfederalizm projem de Ortadoğu halklarına yöneliktir. Sadece Kürtlere ve Türklere değil tüm Ortadoğu sorunlarına çözüm getiriyor. Örneğin Arapların durumu ortada. Bu kadar bölünmüşlük var. Benim tezlerim Araplara ilaç gibi gelir. Görüşlerimizi doğru değerlendiren Arap aydınları ve yazarlarını selamlıyorum. Gençlere çok selam söylüyorum. Bütün halkıma, herkese selamlar. 17-02-2007

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1

deniz 18.02.2007 15:48:33
abdullah öcalan türk-kürt barışı için çok büyük bir imkandır..

keşke bu fırsat doğruca değerlendirilebilse..

21.02.2007 12:14:55
Öcalan'ın söylediklerinin satır aralarını iyi okumak lazım. Ve burada ağırlıklı olarak ABD ve AB suçlanmış. Yurtiçinde ise asıl sorumlu seçim hesabı yapan AKP ve iktidar peşinde koşan CHP diyor. Edip Başer'e ve eski genelkurmay başkanı h. Kıvrıkoğlu'na övgüler var. Niyeyse bu görüşler genelkurmayın görüşleri ile büyük ölçüde örtüşüyor. Askere herhangi bir eleştiri yapılmamış ilginç değil mi?


deniz 21.02.2007 12:26:10
valla benim sezgilerim, şu sıralar gündeme  gelen kürt-türk çatışması senaryolarından çok türk-kürt yakınlaşması olacağı yönünde.

belki de bu söylentiler bu gelişmenin önününe almak içindir...

ay_danscisi 21.02.2007 18:00:18
Cesaret , elinizde güç varsa sahip olunan yetenektir.Apo , cesur davranmış olabilir.Hatta "zeki" ve "iyi bir sosyalist" de olabilir.Ama bu onun haklı olduğunu göstermez.
Sosyalizmin çok daha masum öğretileri varken , eline silah almayı ve toplu kalkışmayı yeğlemiş bir kişidir o.Ve rahatlıkla söylenebilir ki , elindeki gücü ;
-Silah , uyuşturucu , insan kaçakcılığından
-Dış desteklerden
-İç destekçilerden
elde etmiştir.Irak Devletinden ( Eski Irak devletinden bahsediyorum ) Mig ( savaş uçağı ) almayı planlayacak ve elinde bunun için gerekli olan herşey bulunan bir kişinin , tek çaresinin savaşmak olduğunu düşünmek , ahmaklığın bir üst derecesi olsa gerek.
Onun tek çaresi savaşmak değildi.Üstüne üstlük o bütün Kürtlerin temsilcisi de değildi.Pkk içinde bile Kara Yılanla vb. "komutan"larıyla rekabetleri söz konusuydu.O rakiplerini "ezmenin" en iyi tercih olduğunu düşünmüş ve buna göre hareket etmiştir.

Son söylediklerinde , "genelkurmayın görüşleri ile büyük ölçüde örtüşüyor" tezini pek kabul etmesem de , Kürtlerin çoğunu kucaklamak için böyle bir tribün siyaseti izliyor olabilir.Yakalandığında , "Türk devletine hizmet etmek için hazırım" demesi gibi...

deniz 21.02.2007 18:08:52
o dediğinde aponun samimi olduğunu düşünüyorum.

elbette yakalanmasından sonra siyaseti değişebilir. elinde ne varsa onunla düşünecek.

botan56 22.02.2007 16:14:32
abdullah öcalan türk-kürt barışı için çok büyük bir imkandır..

keşke bu fırsat doğruca değerlendirilebilse..

torq 05.03.2007 09:36:16
Öcalan zehirlendi mi ?
Rizgarî Online/Abdullah Öcalan'ın avukatları, dün İtalya'da yaptıkları basın toplantısında, Öcalan'ın saç örneklerini yurtdışına çıkarttıklarını ve yapılan tahliller sonucu vücudunda krom ve stronsiyum maddesine rastlandığını belirttiler. Avukatlar "Bu metallerin müvekkilimizin üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu bilmiyoruz. Ancak yaşamının ciddi ve büyük bir risk altında olduğuna inanıyoruz. Uluslararası bağımsız bir hekim heyetinin İmralı Cezaevi'ne giderek, kapsamlı bir sağlık analizi yapmasını talep ediyoruz" dediler.

Öte yandan, Avukatlarıyla görüşen Abdullah Öcalan sağlık koşullarıyla ilgili"Nefessiz kalıyorum. Camı açıp havalandırıyorum, o zaman da içerisi soğuk oluyor. Boğazımda acı ve yakıcı bir sıvı geliyor. Ben bu sıvıyı anlayamadım. Neden kaynaklanıyor, nedir bu, bilemiyorum. Karaciğerden ya da akciğerden kaynaklanıyor olabilir, bilemiyorum, bunları genel sağlık bilgilerime göre söylüyorum. Boğazımdaki akıntıyı sürekli temizleyip dışarı vermem gerekiyor. O sıvıyı önlemezsem vücudumun içine akıyor ve vücuda zarar veriyor. Akut bir zehirlenme olsa midemde yanma olur, ama midemde yanma yok. Odamda karbondioksit oranı yüksek, sanırım yüzde 75 oranında olabilir. Boğaz akıntım nedeniyle hap vermişlerdi. Bu hapı kullandığım zaman vücudum uyuşuyordu, kaskatı kesiliyordu. Bir süre kullandım, faydasını göremedim, kullanmayı bıraktım. Şimdi kullanmıyorum. Diz ve diz altındaki kaşınma ve dökülme, şimdi kollarımda da var. Hava ile temas ettiğinde kollarımda yanma ve kaşınma başlıyor. Kaşıntı çıban şeklinde değil, deriden dökülme şeklindedir. Sağlığıma ilişkin geçen hafta belirttiklerimi doğrular nitelikte, bana karşı kimyasal bir yönelim varmış. Bu yönelim sürece yayılı bir şekilde yavaş yavaş yapılıyormuş. Daha önce de bahsetmiştim, böyle şeyler olabilir. Devletin sorumluluğu var. Benim burada yapabileceğim fazla bir şey yok. Her şeyim dışarıdan geliyor, yemekler dışarıdan geliyor" dedi.

Devletin bu sorumluluktan kurtulması için gerekli analizlerinin yapılabilmesi amacıyla gerçekleştirilecek girişimlere olumlu yanıt vermesi gerektiğini de belirten Öcalan,: "Bilindiği gibi burası Başbakanlık Kriz Merkezi'ne bağlı. Bana böyle bir yönelim varsa devletin bütün kesimlerinin haberdar olup olmadığını bilemiyorum. Bir kısmının haberi olmayabilir. Ben Devletin, yetkililerin hepsini zan altında bırakmak istemem. Belki bu cezaevi yönetiminin bile bu konuda bilgisi yoktur. Hatta belki devletin de bilgisi yoktur. Bilemiyorum. Bu konuda Başbakanlığa, Tabipler Odasına, İşkenceyi Önleme Komitesi'ne, AİHM'e gerekli başvurular yapılmalı. Bu kurumlar sorumlulukları gereği üzerlerine düşeni yapmalıdırlar"
dedi.

Türk Adalet Bakanlığı ise, Abdullah Öcalan'ın avukatlarının, "Müvekkilimizin saçında kronik zehirlenme bulgularına rastlandı" yönündeki açıklamalarının doğruyu yansıtmadığını bildirdi. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsü olan Öcalan'ın 16 Şubat 1999'dan bu yana İmralı Adası'nda tutulduğunun anımsatıldığı açıklamada, "İddialar üzerine Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılarak iddianın araştırılması istenmiştir. Abdullah Öcalan, ülkemizde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilen kişilerin yararlandığı tüm haklardan istifade etmektedir. Sağlık muayeneleri düzenli olarak yapılmaktadır. Bugüne kadar ciddi bir sağlık problemi olmamıştır" ifadeleri kullanılarak, Öcalan'ın yeniden yargılanma talebinin AİHM tarafından reddedilmesi nedeniyle ilgi çekmeye çalıştıkları ifade edildi.

http://turkish.rizgari.com/modules.php?name=News&file=article&sid=7108

torq 11.03.2007 22:07:37
Rizgarî Online/Zaman gazetesinin iddiasına göre gazeteye konuşan konuşan Fransız Dr. Pascal Kintz, "Hiçbir zaman Öcalan'ın zehirlendiğini söylemedim." dedi.

1 Mart'ta Roma'da basın toplantısı düzenleyen Öcalan’ın avukatları ise, "müvekkillerinden aldıkları 6 saç teline Avrupa'da yapılan metal testinde kronik zehirlenme bulgularına rastlandığını''belirterek, Öcalan'ın zehirlenmekte olduğunu iddia etmişti. Fransız uzman Kintz, laboratuvara gelen kişilerin, saçların Öcalan'a ait olduğunu başta belirtmediklerini, bunu araştırma neticelendikten sonra öğrendiğini ifade etti. Önümüzdeki günlerde daha geniş değerlendirmelerde bulunabileceğini vurgulayan Doktor, "Ben hiçbir zaman Öcalan'ın zehirlendiğini söylemedim. Toksiklenmeden bahsettim. Ve saçların sahibinin doktor tarafından izlenmesi gerektiğini dile getirdim." şeklinde konuştu.

Abdullah Öcalan'ın zehirlendiği iddiasının ortaya atıldığı Roma'daki basın toplantısına Doktor Pascal Kintz katılmamıştı.

Öcalan ise, ailesi ve “avukatları“yla Çarşamba günü yaptığı son görüşmesinde, kaldığı yerin bir yıl önce boyandığını belirterek, zehirlenmenin duvar boyalarından kaynaklanmış olabileceğini söylemişti.
http://turkish.rizgari.com/modules.php?name=News&file=article&sid=7191

torq 12.03.2007 21:45:46
Abdullah Öcalan'dan alınan ve İstanbul Adli Tıp Kurumu'nda incelenen kan, saç ve idrar örneklerinde, herhangi bir zehirlenme bulgusuna rastlanmadığı bildirildi.

İmralı Adası’nda hükümlü bulunan terör örgütü PKK'nın lideri Abdullah Öcalan'ın zehirlendiğine ilişkin avukatlarının öne sürdüğü iddialarının ardından Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından adaya gönderilen 3 kişilik uzman heyetin, Öcalan’dan aldığı idrar, kan ve saç teli numunelerinin analiz sonuçları açıklandı.

Bursa Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Er, makam odasında düzenlediği basın toplantısında, avukatlarının İtalya'da yaptığı açıklamada Öcalan'ın zehirlendiğini öne sürmesi ardından gereken inceleme ve tıbbi araştırmanın yapıldığını bildirdi.

Cumhuriyet Başsavcısı Er, İstanbul Adli Tıp raporu sonucunun değerlendirmesine ilişkin şu yazılı açıklamayı yaptı:

“İmralı Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından hükümlü bulunan Öcalan'ın zehirlendiği iddiasıyla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından oluşturulan 3 kişilik uzman heyet marifetiyle hükümlünün kan, idrar, gaita, balgam ve saç kılları örnekleri alınarak gerekli tahlillerin yapılması için İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'na gönderilmiştir. İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’ndan alınan 12.03.2007 tarihli raporda, hükümlü hakkında ileri sürülen zehirlenme iddialarının tamamen asılsız olduğu kesin olarak tespit edilmiştir.”
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6111067.asp?m=1&gid=112&srid=3603&oid=2

sariakrep 29.04.2007 02:30:00
mücadelede samimi olsaydı şu an kodeste olmazdı zaten

hatta şükretsin orada olduğuna

Clockwork Avian 29.04.2007 02:41:24
Bu yaratığın adı anılınca aklıma hep aynı görüntü geliyor:

Yaratık hazırolda duran bir grup kadın teröristin önünde volta atmaktadır. Birinin önünde durur, pis pis gülümser ve kadının karnını mıncıklayıp "sen iyi doğurursun" der.

İnsanlıktan nasibini almamış biri ve ayrıca bir sapık olduğunun bu kanıtıdır gerçi ama "benim pis kokulu güvercinlerim" sözü imzasıdır.

Avrupa'lı güvenlik birimlerinin Avrupa'daki uyuşturucu piyasasının %70'inden sorumlu olduğunu bildirdiği kişidir ayrıca. Çok hümanisttir canım... Çoookk.. Uyuşturucu kaçakçısı sapık bir adamdır, ama ülkemizde kürdüyle türküyle apo fantezisi olan mazoşist çoktur Smiley

torq 08.05.2007 21:35:06

İmralı Adası'nda 3 hafta aradan sonra avukatlarıyla görüşen Abdullah Öcalan, 14 yıldır barış için çabaladığına, bütün savunmalarında demokratik-barışçıl bir çözüm için yön gösterici olduğuna ve her fırsatta Türkiye'nin karşılaşacağı muhtemel tehlikelere dikkat çektiğine vurgu yaparak, 'Çok tehlikeli bir süreçteyiz. Artık gelişecek savaş sadece Kürtlerle devlet arasında olmaz. Toplumsal bir savaş gelişir' dedi.
Genelkurmay Başkanlığı muhtırasından haberdar olmadığını belirten Abdullah Öcalan, ABD'nin darbeyi desteklemeyeceğini söyledi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, son süreçteki tartışma ve kamplaşmalara değinen Öcalan, 'Laiklik kaygısı nedeniyle yaratılan gerginlik de biraz sunidir. Asıl mesele Kürt sorununa yaklaşım biçimidir. Özel savaş yanlılarının asıl kaygılandığı, AKP'nin Kürt sorunu konusunda reform yapma ihtimalidir' diye kaydetti.

Öcalan, 3 hafta aradan sonra avukatlarıyla çarşamba günü görüşebildi. Edinilen bilgiye göre, kendisine verilen 20 günlük hücre cezası nedeniyle tecritte tutulan Öcalan, 125 sayfalık bir savunma hazırladı. Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yazdığı savunmasında Öcalan, 2 cümle nedeniyle verilen hücre cezasını 'idari ve siyasi cezalandırma ve baskı olarak' tanımladı. Savunmasında 14 yıllık bir süreci özetlediğini belirten Öcalan, şu bilgileri kaydetti:
 “93'ten beri, Özal döneminden beri, yani devletin benimle ilişkiye geçtiği tarihten bugüne olan süreci özetledim. Barış, demokratik çözüm çabalarımızı, PKK'ye yönelik tasfiye çabalarını belirttim. Bu tasfiye çabalarının çözüm olmadığını ve olamayacağını geçmiş deneyimleri belirterek anlattım. 18 Mayıs yaklaşıyor, Haki Karer yoldaşın şehadetinin 30. yılı oluyor. Ben Elazığ'daydım, o zamanlar Beş Parçacılar vardı. KUK da o sıralar ortaya çıktı. Hatta o zaman Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Mardin'den aşağıya doğru bir hat çizmişler ve 'PKK bunun doğusuna geçemez' diye bir iddiaları vardı. Bu tasfiye sürecinden sonra Sarı Baran, Selim Çürükkaya, Süleymanlar ve Şemdin Sakık'la bu tasfiye çabaları sürdü. Bunlar çok tahribat yarattılar. Birçok insanın ölümüne sebep oldular. Kuşkuculuğun gelişmesine neden oldular. Harekete çok zarar verdiler.

En son 2003 dönemindeki tasfiye süreci yaşandı. Osman, Botan onlar hareketi tasfiyeye götürüyorlardı. O dönem yüzlerce kişinin ayrılmasına neden oldular. Hareket o dönem çok tehlikeli bir süreçten geçti. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. ABD'nin planı da bu yöndeydi. Türkiye'den bir af yasası çıkarması istendi. Bu konuda tam uzlaşamadılar. Sonuçta çıkan yasa pişmanlık yasası gibi bir şey oldu. Talabani de o süreçte onlara kucak açtı. Buna paralel olarak Türkiye'de de bunun ayağını oluşturmak için bazı partiler kurdular. 2003-2004'te bu şekilde hareket tasfiye edilecekti. Osman alçağı ve diğerlerine bazı imkanlar sunuldu. Onlar da bu plana geldiler. Hatta benim de bu çizgiye geleceğimi düşündüler. Ama ben duruşumla bu planların bozulmasına neden oldum. Zaten bundan sonradır ki, hücre cezaları gündeme gelmeye başladı. Hücre cezası uygulamaları hukuki değildir, idari ve siyasi baskıdır. Ben bu uygulamalarla cezalandırılmış oluyorum. Şimdiki hücre cezasının da asıl gerekçesi budur. Yoksa benim savaş değil, barış istediğimi, 14 yıldır barış için çabaladığımı herkes bilir. Her fırsatta bunu ifade ettim. Bütün savunmalarımda demokratik barışçıl bir çözüm için yön gösterici olmaya çalıştım.

"Muhtemel tehlikelere dikkat çekiyorum.' Çok tehlikeli bir süreçteyiz “

Savunmamda yazdım, çok tehlikeli bir süreçteyiz. Artık gelişecek savaş sadece Kürtler ve devlet arasında olmaz, toplumsal bir savaş gelişir. Özellikle vurguluyorum; toplumsal savaş gelişir! Ben buna engel olmaya çalışıyorum. Bu tehlikeye işaret edince, bana 'APO savaş istiyor' diyorlar. Öyle değil. Ben burada dört duvar arasındayım. Savaş kararı verme pozisyonum olamaz.

Savunmamda şunları da yazdım: 93'te Özal döneminde başlayan diyalog sürecini bugüne kadar getirdim. Özal'la başladı, sonra Erbakan'la devam etti. Buradayken Ecevit'in özel temsilcisiyle görüştüm. İmralı'ya geldikten sonra başlattığım, savunmalarımla daha da yetkinleştirdiğim barış süreci biliniyor. Fakat bütün bunlardan bir sonuç alınamadı. Bu barış sürecine az önce bahsettiğim tasfiye girişimleriyle karşılık verildi. Fakat nihayet bu tasfiyeden de bir sonuç elde edilemeyeceği anlaşılmalıdır. Hem sivil toplum örgütlerinin, hem aydınların, hem halkların barış talepleri olduğu bana bildirildi. Bunun üzerine ben de bir kez daha PKK'den ateşkes kararı almalarını rica ettim. Bütün bu çabalarım ortadayken nasıl Öcalan savaş istiyor denilebilir! Bu son Newroz da, devlet içindeki savaş yanlılarını bir ayaklanma olur mu diye ürküttü. Devletin içerisinde bir kesim diyalogtan yanayken, kirli savaş, özel savaş yanlılarının olduğu da açık. Aralarında bir çatışma ve gerginlik olduğu da anlaşılıyor.

” Muhtıradan haberdar değildim “

Herhalde artık taraflar CHP ve AKP kutuplarında bir araya gelirler. Ulusalcılar, kızıl elmacılar CHP cephesinde bir araya gelebilirler' diyerek, önümüzdeki günlerde siyasi trafiğin hızlanacağına şu sözlerle dikkat çekti: 'Muhtemelen seçim ittifak pazarlıkları başlar. DTP'nin de hazırlıklı olması gerekir. Bağımsız adaylar mı belirlerler, ittifak mı yaparlar, bunu en iyi şekilde değerlendirip karar verirler. Bu konuda daha önce de örnekler vermiştim; İspanya, İtalya örnekleri incelenebilir demiştim. Şimdi de gerçek solcular, demokratlar, yurtseverler bir araya gelebilir. Bu fırsat değerlendirilebilir. Hatta dürüstçe yaklaşılacaksa, DYP ile, AKP ile de ittifaka gidilebilir. Bu süreç 1946-50 arası sürece çok benziyor. O dönemde Demokrat Parti listelerinde solcular da yer almıştı. Fakat o süreç tamamlanamadı. Gerçek demokrasiye geçilemedi.

” ABD desteklemezse darbe olmaz “

ABD açıkça desteklemezse darbe olmaz' diyen Öcalan, darbe söylentilerinin nedenlerine ilişkin de şunları kaydetti: 'AKP büyük bir destekle iktidara geldi. Değişim yapacağı beklentisini de yarattı. Fakat bir yandan da devlet yönetimini İslami bir temelde şekillendirmeye çalıştı. Nakşibendi geleneği önceleri bize karşı desteklendi. Sonraları AKP nakşi kadrolarını devletin bütün kademelerine yerleştirdi. AKP cumhurbaşkanlığı konusunda devleti, genelkurmayı uyutabileceğini düşündü ama yanıldı. Bu çabaları muhtırayla sonuçlandı.

” Bizim önerimiz Demokratik Cumhuriyet “

Bizim önerimiz, demokratik bir cumhuriyettir. Demokrasi cumhuriyetle çelişmez, cumhuriyet demokrasinin devlet biçimidir. Demokrasi olmadan cumhuriyet ne sorunlarını çözebilir ne de devamlılık arz eder. M. Kemal'in de asıl düşüncesi buydu, demokratik bir cumhuriyetti. Ama o zamanki koşullar nedeniyle bu düşüncelerini hayata geçiremedi. Şimdi kendilerini Kemalist olarak değerlendirenlerin M. Kemal ile hiçbir alakası yoktur. M. Kemal Kürtleri bir unsur olarak kabul etmiştir. Kürtler ile ittifak yaparak işgalcileri kovmuştur. Kürt isyanları ve İngilizlerin bölgedeki emelleri M. Kemal'in kafasındaki planları ertelemesine neden olmuştur. M. Kemal'in o zamanlar muhtariyet dediği şey aslında bir tür demokratik özerkliktir. O zamanki koşulları iyi değerlendirmek gerekir. Cumhuriyet henüz çok gençti, yeni kurulmuştu ve parçalanma, bölünme paranoyası çok büyüktü. Hilafetin, saltanatın, Vahdettin'in geri gelme tehlikesi vardı. Musul-Kerkük meselesi vardı. Bu süreçte Kürt isyanları patlak verince M. Kemal cumhuriyeti ayakta tutma telaşına kapıldı. Cumhuriyetin ayakta kalması için Musul ve Kerkük bile feda edildi. Biliyorsunuz, onlar da Misak-ı Milli sınırlarına dahildi. Misak-ı Milli önemlidir.

 Savaştan yeni çıkmış cumhuriyet bir savaşı daha göze alamadı. M. Kemal Kürtlerin yine kendisiyle birlikte hareket edeceğinden emin olsa, yedi düvelle savaşırdı. M. Kemal Kürtlerle birliktelikten yanaydı. Kürtlerin o dönem güçlü bir önderlikleri olmadığı için sorunu demokratik diyalog kanallarıyla birliktelik temelinde çözme imkanı oluşmadı. Bu diyalog eksikliğinden gelişen isyanlar da sert bir şekilde bastırıldı. M. Kemal'e yönelik önyargılar da bu nedenledir.

” Devlet ve ordu içinde iki eğilim var “

Bugün ise gelinen noktada söylediğim gibi artık gerçekleri görüp demokratik bir çözümden yana olanlar olduğu gibi, özel savaş yanlıları da var. Orduda böyle çözümden yana olanlar olduğu gibi, özel savaş yanlıları da vardır. Bugün Kürtlere, zamanında Ermeni ve Rumlara uygulanan politikaların uygulanmasını isteyenler var. Açık açık Kürtlerin Güneye sürülmesini teklif edenler var. Bunlara göre Kürtlere karşı büyük bir imha politikası yürütülecek; bir kısmı yok edilecek, asimile olanlar asimile olacak, geriye kalan büyük kitleler de Güneye sürülecek. Bu korkunç bir plandır ve gerçekleşmesi mümkün değildir. Kürtlerin durumu, konumu farklıdır. Kürtler artık kendilerini savunabilecek bir pozisyondadırlar. Bu felaket senaryosunu ciddi ciddi bir çözüm seçeneği olarak Türkiye'nin önüne getirmek isteyenler var. Ama bunun yanında Evren gibi bizimle yıllarca savaşmış ama artık savaşın çözüm getirmeyeceğini anlamış olanlar da var. Gazetelerde benim Evren'e dahi diyerek övdüğüm yazıyordu. Bu doğru değildir. Benim kastettiğim şuydu: Askeri anlamda çok deneyimlidir, bizimle 30 yıl savaşmıştır. Kürt sorununda birinci dereceden taraf olduğu için bu sorunun gelişimini ve geldiği noktayı iyi bilir, tehlikeyi de görmüştür. Evren böyle düşünüyorsa, askeriye içinde onun gibi düşünen bir kesim mutlaka vardır. Evren askeriye için de önemlidir. O bile bu noktaya gelmişse, bu önemlidir ve gerçekleri görmek gereklidir.

” Asıl mesele Kürt sorunudur"
 Abdullah Öcalan, Mümtazer Türköne'nin Radikal'de çıkan bir röportajını okuduğunu söyleyerek, şunları söledi: “Orada şunu diyordu: 'Savaş yanlıları o kadar korkunç yapılanmışlar ki, Evren bile açıklamalarını yaptıktan sonra korkup sindi.' Biliyorsunuz, M. Türköne de eski bir milliyetçidir. Fakat şimdi benim de katıldığım görüşleri var. Geçmişte de Erbakan, hükümeti zamanında bizimle diyaloga girdikten sonra tasfiye edildi. Öncesinde de Özal açılım yapmak istediğinde, şaibeli bir şekilde hayatını kaybetti. Yine emekli bir askerin gazetede bir yazısını okumuştum. O da zamanında en şiddet yanlısı askerlerdendi, bizimle en çok savaşanlardandı. O da artık silahla sorunun çözülemeyeceğini ifade ediyordu. MİT Müsteşarının açıklaması vardı. Mevcut katı ulus-devlet anlayışının esnetilmesi gerekir diyordu. Yine eski MİT'çi Cevat Öneş, bu düşünceleri daha da detaylı bir şekilde ifade etmişti. Bu düşüncelerin çoğuna ben de katılıyorum. Yine Mehmet Ağar'ın da açıklamaları ortada. Onun da gerçekçi bir noktaya geldiği görülüyor. Hatta Benelüx modelinden söz ediyordu. Görüldüğü gibi devletin içerisinde Kürt sorunu konusunda açık bir ikilem var.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bu tıkanma görüldü. Laiklik kaygısı nedeniyle yaratılan gerginlik de biraz sunidir. Asıl mesele, Kürt sorununa yaklaşım biçimidir. Özel savaş yanlılarının asıl kaygılandığı, AKP'nin Kürt sorunu konusunda reform yapma ihtimalidir.” Türkiye'nin AB'yle anlaşması var “İddia ediyorum ki, bu resmi bir anlaşmadır. Bu anlaşmaya göre, PKK gözden çıkarılmıştır. Herkes bunu böyle bilmelidir. Bütün bunların karşılığında Türkiye'ye Avrupa Birliği'ne alınacağı vaat ediliyor. Ayrıca AB'nin PKK'yi gözden çıkarmasıyla Türkiye bütün ekonomisini Avrupa ülkelerine açtı. Almanya bütün büyük ihaleleri almaya başladı. Daha sonra bunu İngiltere, Fransa, İtalya gibi diğer Avrupa devletleri takip etti. Onlar da pastadan pay almaya başladılar. Bu şekilde açıkça Kürtleri sattılar. Bu noktada Kürtlerin satılması demek, Türklerin satılması demektir. Türkiye, ekonomisini bu şekilde yabancılara açmakla Düyun-u Umumiye döneminden 4 kat daha fazla borçlanmış bir durumda. Mustafa Kemalciyiz diyorlar. M. Kemal olsa böyle mi yapardı? Düyun-u Umumiye borçları onun zamanında silinmedi mi? Arazilerin yabancılara peşkeş çekildiği söyleniyor ama bununla kalsa iyi. Bütün Türkiye satılıyor.”

"Yeniden yargılanmaya müdahale “
Bu durum, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin benim yeniden yargılanmam konusundaki son kararında açık bir şekilde görüldü. AİHM'in adil yargılanmadığıma ilişkin kararına rağmen Bakanlar Komitesi'ne tepeden gelen merkezi ve siyasi bir kararla yeniden yargılanmamın önü kesildi. Bakanlar Komitesi benim için suçlarını itiraf etmiş diyor, bu kesinlikle doğru değildir. Benimki, çözüme yönelik samimi çaba ve tutumlardı. Bunun itiraf olarak adlandırılması kabul edilemezdir. Ben bütün bunları demokratik çözüm ve barış için yaptım. Hatta son süreçte Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonlarını önermiştim. Devlet içinde suça karışanların da bu komisyonlara gelerek samimi bir şekilde suçlarını kabul edip özeleştiri yapmaları gerekir demiştim. Bir çeşit şartlı af gibi olacaktı. Güney Afrika'da çok büyük suçlara karışanlar gelip özeleştirel yaklaşımla ifade vermişlerdi. Türkiye'de de Tansu Çiller, Mehmet Ağar gibi isimler böyle yaklaşabilir.

” Barzani ve Talabani'nin önü açıldı “
Komployla tarihi Türk-Yunan düşmanlığının giderilmesi için benden daha iyi bir hediye olamazdı. Rusya'ya da 10 milyar dolar para verdiler. Ayrıca Mavi Akım projesinde de anlaşmaya varıldı. Rusya'nın müthiş paraya ihtiyacı vardı. Benim teslim edilmemle sonradan çok açık şekilde anlaşıldı ki, Barzani ve Talabani'nin önü de açılmış oldu. Bunların hepsini çok iyi düşünmek gerekir. Söylediğim gibi benim savaş istediğim kesinlikle doğru değildir. Bunu özellikle Türk kamuoyunun çok iyi anlamasını istiyorum. Türk aydınları, Türk solu da bunu iyi bilmeli, bu konuda çaba göstermelidir. Benim bütün çabalarım demokratik barışçıl bir çözüm içindir. Ben bu konuda elimden gelen her şeyi yaptım. Fakat bu şekilde PKK'nin ve Kürtlerin üzerine gidilirse, onların ne yapacağına karışmam. Bu konuda kararı kendileri verecektir. Bu uyarıyı yapmayı görev biliyorum. Eğer Kürt halkının üze-rine gidilirse çatışmalar artar. Ama benim bütün çabam toplumsal barışı sağlamak içindir.”
http://ronahi.net/index.php?q=aHR0cDovL3d3dy5rb3h1ei5vcmcvbmV3cy85MS5odG1s


Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 [ 12 ] 13 14 15 16 17 18 19 20