SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Siyasi Portreler

Konu: Abdullah Öcalan

Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 [ 10 ] 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20

24.03.2005 10:23:26

gerilla 31.03.2005 18:53:40
yazık walla hepinize düşüncelerinizi bu şekilde savunuyor veya sevmedikleriniz karşısında gövde gösterisi yapmaktan başka elinizden gelen hiç bir şey yok o da ii ama buda sizin için bir aşamadır

05.04.2005 12:04:02
sanırım burda şöyle bi döngü var aşamadan çok birileri bi şeyleri görmüyor bunun nedeni de bazıları ya çok yaşlıı 800,900, filan ya da taş gibi sadece birisinin zamanın da yuvarladığı unutulmuş bir taş...

gerilla 12.05.2005 21:54:22
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) temyiz kurumu niteliğindeki büyük dairesi, terör örgütü başı Abdullah Öcalan'ın avukatlarının yaptığı başvuruyla ilgili olarak, ''adil yargılanma hakkının ihlal edildiği'' yolundaki görüşü teyit etti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Büyük Dairesi, bugün açıkladığı gerekçeli kararda, terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın tekrar yargılanmasını veya dava dosyasının yeniden açılmasını tavsiye etti.
haberin devamı için:
http://www.haberturk.com/habermetni.haberturk?@=185745


11.06.2005 18:26:35
Uğur Mumcu kahramanmı? bana hiç inandırıcı gelmiyor gündüz klark kent gece süperman durumları yani.. yada daha açık şöyle bir soru yöneltebilirim devlet in gizli bilgilirine -türk mitolojisinde "devlet sırrı" dır-hemde şartların hiç de buna uygun olmadığı zamanlarda nsaıl ulaşıyordu bunlar ööle sıradan durumlarda değil ve sadece Öcalan mevzuuda değil..

ay_danscisi 22.06.2005 18:02:13
Şöyle baştan sona hızla okudum da yazılar çelişkilerle dolu.T.C. ye laf atanlar A.B. ordusu Abd ordusu vs vss diyor , sonra yine onlara sığınıyor.
apo nun yargı aşamasında bir hukukçu gözüyle bakarak en fazla teknik eksiklikler vardı diyebilirim.Ama bunlarda küçük ve sadece Ab ve saygı değer kürtçülerin apocuların gözüne batan teknikler.
Pehh pkk bilmem kaç senedir özgürlük yolunda uzlaşı istiyormuş heralde silahın namlusuyla imza atacaktı, kurşunlarda mürekkep...
Evet çoğunuzunda anladığı hatta bildiği gibi:
Abilerimiz! bizi nasıl yıllarca pkk ya dokundurtmadıysa; apo olayında da avucu ile teslim etmiştir.Ama aponun sırtını sıvazlayarak...

gerilla 06.07.2005 21:29:38
hayat bu işte abiler yeri geldiğinde cebimize harçlık oyar yeri geldiğiinde kulağımızı çeker. çünkü güçlü olan onlar.  bu yüzden umut beklenilen vede korkulan onlar

15.07.2005 08:33:42
  Bu cadı kazanını çağrıştıran operasyona “Labyris” adını vermemizin
bir nedeni daha var: “Labyrinth”, yani “labirent”, “içinden zor çıkılan veya
çıkılamayan, geçit ve yolları karmakarışık ve içiçe olan yapı ya da yer”
demektir ve her iki kavram da aynı kökten gelmektedir.




Labyris Operasyonu
Türk MİT Müsteşarı Atasagun daha dört yıl örgütü yönetecekti; ancak sürpriz
biçimde erken emekli edildi. Onun görevden çekilmesi, Amerikan elçisinin de
ülkeden ayrılması dönemine denk geldi. Atasagun’un emekli edilmesi,
1999-2000 yılında devreye giren ve merkezine Abdulah Öcalan’ı alan
operasyonun yön değiştirmesiyle bağlantılıydı. Operasyon, PKK-Kongra Gel
hareketi aracılığıyla, Kuzey Kürdistan halkının tam teslimiyetini
hedefliyordu. Buna göre, Abdullah Öcalan zaten Türk istihbarat ve
Genelkurmayının denetimindeydi ve kolaylıkla yönlendirilebilirdi. PKK-Kongra
Gel örgütü içinde de, baştan beri varolan ve özellikle 1999-2000 tarihinden
itibaren sızdırılan Türk özel kuvvetleri, operasyonun başarıyla
yürütülmesinde görünmeyen bir altyapı oluşturuyorlardı. Gerçekten de, 1999
yılından sonra adım adım, gerek Öcalan’ın Genelkurmay ile anlaşmalı
yönlendirmesi, gerekse de içerdeki ajanların yönlendirmeleri sonucu, örgüt
içerik, hedef ve biçim değiştirmeye başladı. Başlangıçta, örgüt içindeki
Kürdistani eğilim, bunu yanılgılı biçimde bir reform eğilimi olarak
algıladı. Onlara göre, ABD’nin Irak müdahalesi arefesinde ve onunla birlikte
statüko parçalanmıştı ve PKK de buna göre biçim ve içerik değişikliğine
uğruyordu. Oysa gerçek bunun tam tersiydi. Öcalan’ın “strateji değişikliği”
adı altında gerçekleştirdiği müdahale, aslında bir “kişiliksizleştirme” ve
Türk ırkçı çıkarları doğrultusunda tamamen uydulaştırma müdahalesiydi.  Buna
göre öncelikle örgüt stratejik olarak bulandırılacak, onun tutarlı
elemanları tasfiye edilecek, geriye kalanlar ise kolaylıkla yönlendirilerek
Türk devletinin hizmetine alınacaktı. Öcalan’ın 1998 yılı sonlarında çokça
işlemeye başladığı “UNITA” gerillacılığı modelinin çok ötesinde, çok daha
karmaşık yeni bir model, 2004 ve sonrasının PKK’si olarak ortaya çıktı.

Gerçekleştiricileri buna ne derse desin, biz bunu “Labyris Operasyonu”
olarak adlandırmalıyız. “Labyris” iki yüzlü bir Latin savaş baltasıdır.
Soğuk dünya savaşı döneminde kılıç anlamına gelen adıyla uzun süreli
“Gladio” harekatı, Sovyet yayılmacılığını engelleme amaçlı illegal bir
operasyondu. Ama bu aynı zamanda geniş yelpazeli, uluslar arası imkanlara
sahip, ve en önemlisi kayıtdışı bir ekonomik-siyasal gücün de doğmasına yol
açtı. Uyuşturucu ticareti ya da en azından bu ticaretin pahalı karşılıklar
sonucu kontrol altına alınması yoluyla palazlanan bu kast, neredeyse
devletlerarası sisteme alternatif sonuçlar ortaya çıkardı. Bugün El Kaide
olarak genel bir kavram halinde tanımlanan ve birbiriyle
bağlantılandırılamayan, ve hala uluslararası alanda görünmeyen bir etkinliğe
sahip olan örgütler, temelde Gladio kökeninden doğdular. Bu meşru olmayan
oluşumlar, küresel anlamda insanlığı tehdit edecek seviyeye ulaşmıştır.

Eskiden Sovyet karşıtı Gladio harekatına uygulama alanı oluşturan rejimler,
bugün Sovyetler yıkıldıktan sonra, eski stratejik kıymetlerini sürdürebilmek
için ve ırkçı amaçlar doğrultusunda yeni operasyonlar yürütmektedirler. Yeni
operasyonlar kimi yerde Gladio uzantısı olarak ortaya çıkmış, kimi yerde
ise, büyük bir ihtimalle PKK’de olduğu üzere, Amerikan yanlısı özel harbin
kendi çıkarlarına uymadığı durumlarda bölge rejimlerinin istihbarat
cephelerinden kaynaklanmıştı. Gladio, tek yüzlüydü ve sadece komünistleri
hedeflemekteydi; ama bizim kastettiğimiz anlamda Labyris, hem içinden
çıktığı sistemdeki uzlaşmazlarını tasfiye etmek istediği kendi içeriklerini,
hem de kendi zorlama varoluşu için yeniden ürettiği düşmanlarını
hedeflemektedir. Labyris, hem onu kendi elinde tutanın kendi safındaki
uzlaşmazlarına karşı, hem de sunni (yani çok farklı ve temelde kayıtdışı
ekonomik amaçlar doğrultusunda rant elde etmek için icat edilmiş)
düşmanlarına karşı kullandığı bir silahtır.
Ve bu bir bütün olarak, esasta bir kan ticaretidir. Labyris, “ikiyüzlü savaş
baltası”, Türk ordusunun “güvenlik ihracı” konseptine de uymaktadır. İşte
bakın, gerçekte, Afganistan’daki Türk gücü, bu labyris’in esaslı bir
modelini oluşturmaktadır. Türk birlikleri, bir yandan El Kaide
faaliyetlerine karşı savaşmak için ordadır, ama öte yandan ve daha önemlisi,
El Kaide ile kayıtdışı çıkarları doğrultusunda ilişki için de oradadır.
Birlikler, bir yandan Amerikan çıkarlarına hizmet ederken ya da böyle
görünürken, öte yandan Amerikan karşıtı faaliyetin merkez üslerinden birini
oluşturmaktadır. Kürt kurum ve statüleri bunu ne kadar görmezden gelirlerse
gelsinler, bu aynı zamanda, ve esasta, ve doğal olarak, Kürt karşıtı bir
faaliyettir.
Bu cadı kazanını çağrıştıran operasyona “Labyris” adını vermemizin bir
nedeni daha var: “Labyrinth”, yani “labirent”, “içinden zor çıkılan veya
çıkılamayan, geçit ve yolları karmakarışık ve içiçe olan yapı ya da yer”
demektir ve her iki kavram da aynı kökten gelmektedir.
Şimdi konunun esası olarak, içerikleri olan militanlar ve dışındaki
gözlemciler için konumu bir labirent oluşturan PKK’ye vurgu yapmak
istiyorum. Günümüzün en etkin Labyris’i, ikiyüzlü baltası PKK’dir. Hem
görünürde veya iddiada sosyalist, hem davranışta ve (örtülü veya açık)
eylemde (devrim inancıyla katılan iyi niyetli kadrolar dışında) faşisttir.
PKK’nin sistematik yapısından kaynaklanan nedenlerle, onun savaşımında Türk
ordusuna verdirdiği kayıpların birkaç katı Kürt insanı yine PKK eliyle
katledilmiştir. “Ajan vuruyorum” adı altında gerçekleştirilen cinayetler
sonucu, yığınlarla Kürt insanı zorla Türk ordusunun hizmetkarlığına,
ajanlığına savrulmuştur. PKK hem Kürtler için savaştığını söylemekte, hem
Kürt uluslaşmasını açıkça kırmaktadır. Hem halkçı olduğunu ve halka
dayanarak halkın çıkarlarını savunduğunu söylemekte, hem de halkın kanını
emerek yoksullaştırmakta, onu ekonomik faaliyetten alıkoymakta, zor yolu ile
vergilendirmekte, ve Kürt halkının kanından elde ettiği değerleri
“kardeşlik” ve “Türkiyelileşme” adına Türk devlet çıkarlarına harcamaktadır.
PKK, Kürtlerin çıkarları için savaştığını söylemekte, ama onun faaliyeti
Kürtleri sürekli güçsüzleştirmekte, işlevsizleştirmekte, hatta silmektedir.
Hem sadece halka, Kürtlere dayandığını söyleyerek övünmekte, hem de Türk
devletine Güney Kürdistan’ı “İkinci İsrail” olarak ihbar etmektedir. Hem
teoride iktidar olgusunun yokedilmesini istemekte, hem de pratikte,
liderleri Öcalan, Karayılan ve Bayık ile, onların irili ufaklı karikatürleri
şahsında, inanılmaz şiddette bir iktidar hırsı göstermektedir. Sürekli ad
değiştirmesi, sürekli yeni sloganlar üretmesi, bağımsız devlet parolasından
devletsizlik parolasına savrulması, oradan ne olduğu belli olmayan bir
konfederalizm parolasına geçmesi, bir yandan kendisini gözleyen toplum için
kendi labirentini daha fazla karmaşık hale getirmek, öte yandan onun bir
labirent olduğuna ilişkin toplumsal  algıyı kırmak içindir; ve bu aynı
zamanda onun çıkmazlarından sadece biridir.

Günümüzde PKK hareketinin işleyiş tarzını hafife almak, görmezden gelmek,
Kürtler için büyük bir hata, dahası bir gaflet olacaktır. Artık net olan bir
şey de şudur: Eğer bir yerde veya zamanda devlet ve PKK savaşıyor gibi
görünüyorsa, orada devlet ve PKK Kürtlere karşı savaşıyor demektir; veya
Türk derin devletinin belirlediği ve Türklerin kendi içindeki herhangi bir
gücün geriletilmesi, aynı anda PKK ve devletin ortak gündemindedir. İşte
bugünkü görünürde PKK-Türk ordusu çatışması da, temelde Kürt aydınlanmasını
ve uluslaşmasını kırmayı hedeflemekte, ama aynı zamanda da, derin devletin
tehlike olarak gördüğü ve özellikle Gladio kalıntısı ve savaş rantçısı
çevrelerin çıkarlarına zarar veren AKP iktidarının yıpratılması
amaçlanmaktadır. Burada PKK’nin bugünkü konumu, bir zamanların Türk
Hizbullah’ını çağrıştırmaktadır; fakat bu seferki etkili bir maskeye, Kürt
maskesine sahip olduğu için, ondan daha tehlikelidir.

1999 yılı Şubat ayında, PKK Genel Başkanı A. Öcalan Türk devletine teslim
edildiği sırada, PKK 6. Kongresi toplantı halindeydi ve Kongrenin hazırlık
safhasına ve ilk haftalarına PKK Genel Başkanı Öcalan telefonla ve
belirleyici olarak katılmıştı. Öcalan bu Kongrede, PKK’nin ilk çekirdeği
olan Ankara grubu ile birlikte bütün statik yöneticilerini danışman olarak
kızağa alma ve yönetim işlevini yeni yüzlere bırakma talimatını Roma’dan
göndermişti. Bu, o zamanlar samimi ve devrimsel bir müdahale olarak
algılanmıştı. Öcalan’ın Roma’da ve Moskova’da bulunduğu kısa süreler içinde,
örgütünü içerden değişime uğratmak istemesi, onun kendi bulunduğu duruma
göre Kürt davasını yönlendirme isteğini ele veriyordu. Bu sadece 1999
sürecinde değil, her zaman Öcalan kavramı çevresinde geçerli bir notasyondu.
“Önderliksiz Kürdistan olmaz”, “Önderliksiz hayat olmaz” gibi sloganlar,
gerçekte örgütü Öcalan üzerinden Türk devletine bağlayan sloganlar oldu.
Ancak süreç Öcalan’ın  hayal ettiği gibi yürümedi; kendisinin de sonradan
Atina savunmasında özeleştirisini verdiği üzere, olayları anlama konusundaki
ikircikliği ve Türk ırkçılığı karşısındaki kişisel cesaretsizliği (ki Öcalan
buna “benim sığlığım” diyordu), onu Kürt tarihinin dışına savurdu.  Bu
gerçekten de bir trajediydi,Öcalan bunu “Prometheus” kavramıyla açıklamaya
çalıştı. Ancak dışarıda, Kürdistan dağlarında ve Kuzey’de, Türk derin
devleti hazırlıklarını önceden yapmıştı. Başta Cemil Bayık, Duran Kalkan ve
Osman Öcalan olmak üzere, birçok PKK yöneticisi, 15 Şubat 1999 tarihinden
birkaç gün sonra biten PKK 6. Kongresinde, Abdullah Öcalan’ın yeniden PKK
genel sekreteri seçilmesini sağladılar. Gerçekte bu bir intihardı ve
partinin yönetimini doğrudan Türk Genelkurmayına devretmek anlamına
geliyordu. Ancak Bayık ve arkadaşları bunda hiç tereddüt etmediler.

Bu karanlık sürecin açıklamasını Kalkan, Bayık ve arkadaşları, “Önderliğe
bağlılık” kavramıyla kolayca açıkladılar. Ve buna önemli bir dayanak olarak
da, PKK tarafından sistematik olarak tamamen işlevsizleştirilen eski
komünist A. Haydar Kaytan’ı kullandılar. Kaytan, ciddi denilebilecek
bilimsel-felsefi etik birikimine sahip olduğu halde, Öcalan ve çevresine
karşı, özellikle yurtdışına (Şam’a) çıktığı dönemden sonra, kişiliksizlik
derecesinde kayıtsız şartsız teslimiyetçi bir tutumu her zaman sergiledi;
bunun nedenleri de her zaman gizli kaldı. Onun PKK yapısına yaydığı
dogmatizm, her zaman bilimsellik adı altında, Öcalan’ın tartışmasız kabul
edilmesini öğütledi. Muhtemelen bunun temel nedeni, yine bir yandan Türk
istihbaratı ile Öcalan arasındaki bağlantı ya da anlaşmaydı ve öte yandan da
Kaytan’ın Öcalan’ın şantajı ya da tehdidine uğradığı açıklarıydı.


Özellikle önemli bir fırsatın yakalandığı 1999 yılında, (ki Kürt kitleleri
tarihte hiçbir zaman her dört parçada birbirine paralel yürüyen bu derecede
büyük bir devrim dalgası yakalamamışlardı) Öcalan dışında ve aynı
bağlantılara sahip olmayan birinin PKK’nin başına geçmesi, Türk devleti için
bir felaket olurdu. PKK yönetiminde gerçekten bir tutarlılık olsaydı, bunun
gereği olarak 1999 yılında başkaldırı liderliğini devralıp onu Kürtlerin
zaferine götürmek gerekirdi. Eğer Öcalan’ın Türk derin devletinin en azından
gölgesinde olduğu doğru idiyse, ki bütün veriler bunu gösteriyor, Öcalan
gerçekte olması gereken yerdeydi ve bu Kürt davasını onsuz veya ona
dayanarak (ve bu ahlaki açıdan meşruydu) zafere götürmek en doğrusuydu. Yine
Öcalan gerçek ve temiz bir lider olsaydı da, devletin esaretindeki bir
önderin önderliğe devam etmesi, en azından örgütün karşı tarafın denetimine
girmesi anlamına gelirdi. Eğer Öcalan ya da dağdaki yöneticiler devrim ve
Kürdistan davasında tutarlı olsalardı, en son tercih edilecek bir şey olsa
da, bu sürecin sonunda en fazla Öcalan idam edilirdi. Ama Kürt davası zafere
ulaşırdı. Herhalde Öcalan’ın canı, Haki, Kemal, Mazlum, Agit, Zilan ve daha
nice gözlerini kırpmadan bu uğurda canlarını vermiş olan binlerce
devrimciden daha değerli değildi. Önümüzdeki süreçte belgeleriyle de ortaya
koyacağımız gibi, Kürdistan kurtuluş savaşının zafer imkanları ortaya
çıktığı her zaman, Öcalan kendi kişisel konumu ile Kürdistan’ın zaferi
arasında tercih yapmış ve her zaman kendi kişisel konumundan yana karar
vermiştir.

Kaldı ki Öcalan tutuklandıktan sonra eğer doğru bir tutumun sahibi olsaydı,
en azından Kürt hareketini kendi haline bıraksaydı ve kendi kurtuluşu için
Kürdistan davasını pazarlık konusu etmeseydi; Kürt davasında asla
silinemeyecek bir iz bırakmış olurdu. Kürt gerillaları, o zamanlar (’99
sonrası dönemde) böyle bir sürecin fedaileri olmaya can atıyorlardı. Hepsi,
Öcalan’ın esaretiyle birlikte kendilerini esir hissediyor ve özgür olmak
için canlarını vermek istiyorlardı. Buna kalkıştılar da; birçokları bu
uğurda yaşamlarını yitirdiler. Ama PKK sistematiği nedeniyle, PKK içinde
Kürdistan idealiyle şehit düşen devrimcilerin idealleri de, Öcalan ve
uzlaşmacıları tarafından gömüldü. en azından bu sistematik yürürlükte olduğu
sürece, onlarla birlikte gömüldü.
Yazık ki yukarıda değindiğimiz –olsaydı- gibi dileklerin hiçbiri olmadı.
Öcalan’ın yardımcıları konumunda olanlar, her zaman saklı kalan nedenlerden
dolayı onun tepkili köleleri konumunda ısrar ettiler. (Bir Afrika atasözü:
Köle efendinin önünde eğilir; ama bu arada sessizce osurur.) Ve sonuçta
konsept tamamen oturdu. Labyris Operasyonuna göre, Kürtler kuzeyde
varoldukça, Kürt davası tartışılabilir oldukça, sırtı Türk ordusuna karşı
her zaman yerde olan bir PKK ayakta tutulmaya devam edecek; başka ciddi bir
örgütün ortaya çıkmasını engellemek için, PKK’nin iki yüzü kullanılacaktır.
Sonuçta, şu anda (Temmuz 2005) Kuzey Kürdistan’da yürürlükte olan savaşın
iki cephesi, PKK ve Türkiye devleti değildir: aksine, Türkiye devleti ve PKK
cephesinin, ABD müdahalesiyle birlikte başlayan Kürt aydınlanmasına karşı
başlattığı bir savaştır. Haziran ayı ortalarında çatışmaların
yoğunlaşmasıyla birlikte, PKK yönetimi asıl hedefi Cemil Bayık’ın
talimatlarıyla belirlemişti. Bayık yayınladığı ve bütün örgüt birimlerine
peşpeşe gönderdiği talimatlarında, hiçbir zaman Türk ordusu ya da devletini
hedef göstermedi, ama aksine, PKK’nin ikiyüzlü gerçeğini deşifre eden PWD ve
sempatizanlarına karşı savaş ilan etti. Bunun sonucu olarak Avrupa ve
Diyarbakır’da, PWD bürolarına saldırılar düzenlendi, sempatizanları dövüldü,
tehdit edildi. 6 Temmuz 2005 günü, PWD’nin Kuzey Kürdistan Koordinatörü
Hikmet Fidan, Diyarbakır’da PKK tarafından vurularak öldürüldü. Bu cinayet 
de, muhtemelen Osman Öcalan’ın tavsiyesi ve PKK yöneticileri M. Karayılan ve
Cemil Bayık’ın emirleriyle gerçekleşti




Ve bu yazıyı ortak kaleme almamızın gerekçesi, kanı hala soğumamış bir
Kürdistan şehidine saygıyı amaçlıyor: Hikmet Fidan, tanıdığımız ve bütün
çalışma arkadaşlarınca da iyi tanınan, Kürdistan davasına içten inanmış bir
idealistti. Birçok arkadaşı gibi o da, her türlü yaşam imkanına sahip olduğu
  halde, Kürdistan idealinden asla vazgeçmedi. PKK propagandasıyla yaygın
olarak aldatılan kitleler tarafından “hain” olarak niteleneceğini bildiği
halde, hiç ikirciklenmeden inandığı doğruları hayata geçirmek için, PWD
Kuzey Kürdistan koordinatörlüğünü yürekten inanarak üstlendi. O, gerçek bir
Kürdistan şehididir. PKK kaynaklı propaganda, Türk derin devletiyle kolkola,
onun şehadetini ne kadar bulandırmaya çalışırsa çalışsın,  bu gerçek
değişmeyecek. Gelecek kuşaklar, onu kendi özgür yaşamlarının bir emekçisi
olarak hatırlayacak. Kürtlerin gelecek kuşakları, Hikmet Fidan’ın
katledilmesi emrini verenler ve tetiği çekenleri, lanet etmek için bile
anmayacak; çünkü o zaman geldiğinde, lanet duygusu bugünün lanetlileriyle
birlikte tarihe karışmış, unutulmuş olacaktır.



                               Hıdır Sarıkaya / Hüseyin Kaytan












ekrem@pwdnerin.com



Copyright © PWD-Kurdistan Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2005-07-10 (1725 okuma)

deniz 15.07.2005 09:42:46
pwd nedir ?

15.07.2005 12:13:51
Açıkçası ben de ne olduğunu tam bilmiyordum. İnternetten araştırdım baktım.

Açık ismi : PARTIYA WELATPAREZEN DEMOKRATEN KURDISTAN yani "Kürdistan Demokratik Yurtsever Partisi" imiş. PKK / Kongra-Gel'den daha önce ayrılan halen Avrupa ve Türkiye'de bulunan eski bazı yöneticilerin geçen yıl Eylül ayında kurulduğunu kamuoyuna ilan eden Osman Öcalan'ında içinde bulunduğu bir parti.

İçlerinde PKK örgütünün eski Avrupa sorumlusu Kani Yılmaz gibi tanınmış isimler de var.

şimdilik bu kadar,

   


15.07.2005 15:34:04
vay anasını sayın seyirciler

ateş hırsızı,valla sana şapka çıkarttım

15.07.2005 18:02:43
Aşağıda önemli bir hata yapmışım. Osman Öcalan ve Kani Yılmaz bu PWD-K'nin önemli iki lideri imiş. Ancak göründiği kadarıyla Osman Öcalan şu an PWD saflarında da gözden düşmüş ve yalnızlığa itilmiş bir durumda.  Ayrıca Abdullah Öcalan'ı genelkurmay adına Osman Öcalan, Kani Yılmaz'ı ABD ve Barzani adına çalışmakla şuçlayan yazı başka bir grup olan http://turkishrizgari.com sitesinden alınmış.  Durum bayağı karışık ve yazıkki konunun uzmanı değişim. Yanlışlık için özür dilerim.

sağlıcakla,
 

Leonardo 16.07.2005 12:45:35
geçiniz olm. tarih oldunuz işte. Kürtlerin etnik-kültürel anlamda kişisel haklarını savunan siyasi-hukuksal  düzeydeki mücadeleleri destekliyorum.

bunun dışındaki şiddet terör içeren eylemlerin tümünü kınıyorum.

16.07.2005 18:52:30
Yeni okuduğum bir yazıdan öğrendiğim kadarıyla Osman Öcalan PWD'nin kuruluşunda aktif rol oynadıktan sonra bir süre önce ani bir U dönüşü ile PKK-Kongra-Gel'e geri dönüş yapmış.

Ne bu böyle yahu? Gelişmeleri izleyeceğiz diye başımız döndü. Politikanın ve derin ilişkilerin gözünü seveyim.....

 2funny

BUDHA 04.07.2006 14:54:18
Alıntı
  Lenin bile komünizmin demokrasi olmadan yürüyemiyeceğini anlayamamıştır."

"Önce eşitlik istedik, olmayınca bizle uğraşmayın dedik, bizi anlayamadıklarını yahut anlamak istemediklerini görünce kaçınılması imkansız bir özgürlük mücadelesinin içinde bulduk kendimizi."

ABDULLAH ÖCALAN 


Allahsız kominist refanslı pkk liderinin bu cümlesini reddediyorum.

Hak talep ederken haksızlık yapma hakkını nereden alıyorsun.

Türkiyeyi, işgalci israille aynı sınıfa koyup Türkiyeye savaş açmak canilik değil de nedir.

Soruyorum; sizin kardeşiniz size haksızlık yapsa kardeşinize el muamelesi yapıp ona yabancı bir insana davrandığınız gibi mi muamale edersiniz?

Türkiye'ye kürtlerin israili diye bakanlar içlerinde büyük bir nefret taşıyan faşişt kürtçülerdir.

Kürt ve Türk kardeştir.

Masum Türk ve Kürt askerlerimizi öldüren PKK'YI lanetliyorum.

Bütün sorun Türk ve Kürt faşistlerden kaynaklanıyor.

YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ



Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 [ 10 ] 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20