SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Okuma Odası

Konu: Çuvaldızla İntihar

Sayfa: [ 1 ]

04.09.2006 15:31:42
GÜZEL BİR YAZI..... Bİ İNTERNET SİTESİNDE BULDUM VE HOŞUMA GİTTİ.......Bİ OKUMALISINIZ ETKİLEYİCİ....



ÇUVALDIZLA İNTİHAR
Sen bir erkeksin. Naçizane kudretin, mütereddit atılganlığın ve şehvetli hayal gücünle bir erkeksin sen. Kar; soğuk, rüzgârlı bir kış gecesi, kadim çocukluğunun ürkütücü hayalet kostümleri ya da şu anda nerede ne yapmakta olduğunu bilmediğin istikbâldeki zevcenin kar beyazı gelinliğinin kıvamında şehrin üstünü şefkatle örterken denizin kudurmuş sularının yuttuğu kristal zerreciklere bakarak hayaller kurarsın.

Eldivensiz ellerin soğuktan tir tir titremektedir, parmaklarının ucunda biriken kar tanecikleri tırnaklarının arasından keskin, minyatür bir bıçak gibi sızar ve kanına karışıp şahlandırır utangaç zihnini. Kanın sulandıkça anımsar, kanın sulandıkça hayal edersin. Canım kardeşim benim.

Sen bir erkeksin. İstanbul'un uzak bir semtinden Boğaziçi'ne -tıpkı çocukluktan yetişkinliğine hiç durmamacasına usul usul ilerler gibi- yol aldığın kasvetli, boğucu bir yaz gecesi kara dumanını gökyüzüne üfleyen soluk kırmızı renkli, yaşlı bir otobüsün demirlerine tutunduktan sonra terli vıcık vıcık avuçlarına yapışan o metalik, gri koku senindir artık.

Zira sen, o demirleri sıkıca kavrayarak saatler, günler, aylar ve hatta yıllar önce oraya tutunmuş yaşlı hemcinslerinin geçmişteki cesaret dolu adımlarını ve kederli kaderlerini emanet almışsındır. Bundan böyle bayrak sendedir. Gazan mübarek olsun.

Şimdi ben, savaşın ve barışın ve aşkın ve hüznün ve istiklâlin ve esaretin ne olduğunu anlamak için eşyaya bakman gerektiğini söyleyeceğim sana. Çünkü evlat, çünkü eşya hayatın ta kendisidir. Çünkü ancak, zamanın eşya üzerindeki ölümcül tahribatını izleyerek yürüyebilirsin bu yolu.

Kim bilir kaç nemli, soğuk, ıslak gecede sırta sırta vermiş yüzlerce evin çatısından duman püskürten, azgın yağmur tanelerinin dövdüğü eski soba borularının mazisindeki bitip tükenmez hüznün izlerini -her yanı is ve pasla kaplanmış- gövdelerinde bulursun.

Ya da... Ya da karlı dağların sarp yamaçlarını andıran saçak saçak, tomurcuk tomurcuk kristallerle her yanı kaplanmış bir buzluğun içinden zorla söküp çıkardığın elli yıllık bir cezerye kalıntısının damağında bıraktığı tadı düşün. İşte o, "zamanın" tadıdır.

Eşyanın kokusu ve tadı ve sesi evlat! Eşyanın gerçekliği...

Hatırla ya da hayal et, güneşli pırıl pırıl bir sonbahar sabahını... Sultantepe'nin arka sokaklarında bütün şehir halkına boyun eğmiş emektar parke taşlarının üzerini envai çeşit çiçeklerin örttüğü yollarda yürüdüğün herhangi bir sonbahar sabahını...

Gökyüzünde kaşları çatık veya gülümseyen yahut ağlayan ya da hoş gören bakışlarıyla salkım salkım bulutlar seni izlemekte. O gün ne yapacağının bir önemi yok evlat. O gün ille de istikbâl için bir şey yapman gerekmiyor. Sadece serin sonbahar sabahına ve bulutlara karşı sorumlusun.

Lâkin yine de o sonbahar sabahının anılarını belleğinin mahrem köşelerine kaydet. Kokusunu, serinliğini, rengini... Duyduğun, hissettiğin, gördüğün her şeyi ama her şeyi... Çünkü bir gün anlatmanı isteyecekler senden, o sabahın hikâyesini. Oğulların ve kızların ve torunların olacak senin. Zürriyetin; eskimiş, zaman tünelinin içinde ufaldıkça ufalmış bir gövdenin titreyen parmaklarından fışkıran harfler ve kanı iyice çekilmiş dudaklarından dökülen kelimelerle yaşayacak.

Sen bir erkeksin evlat. Geçmişi anımsarken geleceğin, geleceği düşlerken geçmişin kudretli kollarına bırakabilmelisin kendini yeri geldiğinde. Kalabalık otobüs duraklarında, havaalanlarında, çarşıda, vapurda, sinemada, cadde ve sokaklarda gördüğün başını öne eğmiş, geleceğe hüzünle ama inadına bir umutla bakan parmakları yüzüksüz kızlardan birinin soyadını bir gün değiştirebileceğini bilmelisin.

Duvarları gökyüzü rengine boyalı bomboş bir salonda asılı, diğer bütün eşyanın kendisini birer birer terk etmiş olmasına aldırmaksızın zamana ve hayata direnen saadetle buğulanmış siyah-beyaz bir fotoğraf karesini düşün.

Unutulmaz bir düğün gecesi objektife kararsız bir mutlulukla gülümseyen kar beyazlar içindeki telli duvaklı gelinin bir dünyadan bir başka dünyaya, bir yaşamdan bir başka yaşama doğru süzülüyor olmanın yarattığı heyecanla terlemiş avuçları vardır. İşte o avuçları sen tutmalısın.

Eşyayı ve insanı tanı evlat! Eşyanın ve insanın acısını hisset damarlarında. Bindiğin bir şehirlerarası otobüste yaslandığın o koltuğa daha önce; yaşamak, ayakta kalmak uğruna emek verdiği için sırtı terlemiş kaç kişinin oturduğunu düşün. Erkek ya da kadın, önemli değil... Onların daha önce gittiği yoldan gidiyorsun. Onların yürüdüğü yolu sen şimdi yürüyorsun. Lâkin fark etmez, geç kalmış değilsin. Herkes yürüdüğü yolları bir daha ve bir daha ve bir daha yürüyor nasılsa.

Soğuk bir kış gecesini geride bırakmış, erkeklerle dolu bir sabahçı kahvesine girdiğinde önüne emrivaki konulan ağzına kadar çay dolu ince belli, narin bardağı, ellerini ısıtmak için avuçlayınca o bardağa daha önce kaç kişinin dokunduğunu da hatırlamalısın.

Havanın henüz aydınlanmadığı bir sabah bindiğin Üsküdar-Sirkeci vapurunda kurulduğun koltuğa, yıllar önce aynı vakitlerde ekmek parası için yollara düşen babanın da kaç kere oturduğunu bilemezsin. Ama o koltuğun babanın malı olmadığını bilmelisin. Baban öldü evlat. Heyhat! Baban uzun yıllar önce öldü.

Ama sen ağlama. Canım kardeşim benim. Erkekler ağlamaz.

Sadece çocukluklarında ağlar erkekler ve o zaman da bir erkek değildirler henüz ve zaten gelecekte hiç ağla(ya)mayacaklarını bildikleri için en çok o zaman ağlarlar ve ne zaman ki kısacak ömürlerinin anımsayabildikleri ilk ânından beri sürekli koruyup gözetmelerinin tembihlendiği uzuvları yalnızca çişleri geldiğinde değil, şehvetli hayallere daldıklarında da irileşir, işte o zaman bırakırlar ağlamayı.

İğneler çuvaldız olmuştur artık. Ve işte tam da şimdi, bir çocukken tertemiz, ak pak zihinlerine, sürekli korkutuldukları küçük toplu iğneler gibi saplanan kadim bir ilkeyi anımsamaları gerekmektedir. Fakat o ilkeyi yeniden çocukça değil, bu kez erkekçe yorumlayarak...

Böylece iğneyi kollarına batırıp ağlamak yerine kızgın çuvaldızı kalplerine saplayıp intihar ederler.

FERHAT ÜNLÜ


Sayfa: [ 1 ]