|
||
| İsrail'in "Yeni Ortadoğu"su Tanya Reinhart Beyrut yanıyor, yüzlerce Lübnanlı öldü, yüzbinlercesi şimdiye kadar sahip oldukları her şeyi kaybetti ve mülteci oldu, ve dünyanın yaptığı tek şey iki hafta öncesine kadar "Ortadoğu'nun Parisi" olan şehrin "yabancı pasaportlu" sakinlerini kurtarmak. Lübnan şimdi ölmeli, çünkü "İsrail'in kendini savunma hakkı var". ABD'nin hikayesi bu şekilde devam ediyor, ve bir ateşkes sağlamak yönünde herhangi bir uluslararası girişimi engellemek için kullanılıyor. ABD'nin desteklediği İsrail, Lübnan'a karşı savaşını bir özsavunma savaşı olarak tasvir ediyor. Bu mesajı ana-akım medyaya satmak kolaydır, çünkü İsrail'in kuzeyindeki halk da sığınaklarda, bombalanıyor ve tehlike altında. İsrail'in, hiçbir ülkenin kendi vatandaşlarına yapılan böylesi bir saldırıyı cevapsız bırakmayacağı iddiası birçok destekçi buluyor. Olayların tam olarak nasıl başladığını gelin yeni baştan inceleyelim. 12 Temmuz Çarşamba günü Hizbullah üyesi bir grup Lübnan-İsrail sınırında devriye gezen İsrail ordusuna ait iki zırhlı cipe saldırdı. Saldırıda üç İsrail askeri öldü ve ikisi rehin alındı. Birkaç saat sonra Beyrut'taki bir basın toplantısında Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah mahkum değişimini amaçladıklarını açıkladı. Esir edilen iki İsrailli askere karşılık İsrail, önceki mahkum değişiminde vermeyi reddettiği üç Lübnanlı mahkumu serbest bırakacaktı. Nasrallah "Bölgeyi savaşa sürüklemek istemediğini" söyledi ve ekledi: "Mevcut tahditimiz zayıflıktan kaynaklanmıyor. Eğer İsrail bizimle yüzleşecekse, sürprizlere hazır olmalı." Fakat İsrail hükümeti, diplomasi, pazarlık ya da hiç olmazsa mesele hakkında soğukkanlı düşünmek için hiç zaman ayırmadı. Aynı gün yapılan kabine toplantısında Lübnan'a ağır saldırı kararı aldı. Ha'aretz'in bildirdiği şekliyle "İsrail'in daha önceki Hizbullah saldırılarına verdiği karşılıklardan keskin bir dönüşle, kabine oybirliği ile dünkü olaylardan Lübnan hükümetinin sorumlu tutulması konusunda anlaştı." Olmert, "Bu sabahki olaylar terör saldırısı değildir, İsrail'e sebepsiz yere ve bir provokasyon olmadan saldıran bağımsız bir devletin eylemidir." dedi ve ekledi: "Hizbullah'ın da parçası olduğu Lübnan hükümeti bölgesel istikrarın altını kazıyor. Lübnan suçludur ve Lübnan eylemlerinin sonuçlarına katlanacaktır." Kabine toplantısında İsrail Savunma Kuvvetleri Lübnan hükümetini ve Lübnan'daki stratejik noktaları hedef alan çeşitli operasyonların yanı sıra Hizbullah'ın roket bataryalarının bulunduğu güney Lübnan'a kapsamlı bir saldırı yapılmasını önerdi. Hükümet iki öneriyi de hemen kabul etti. Kabine kararı Savunma Bakanı Amir Peretz tarafından şu sözlerle özetlendi: "Tehdit etme aşamasını atlıyoruz ve direkt eyleme geçiriyoruz." Aynı gün 21.50'de, Ha'aretz internet sayfası İsrail'in halihazırda merkez Lübnan'daki köprüleri bombalamış olduğunu ve güney Lübnan'daki Hizbullah mevzilerine saldırdığını bildirdi. Uluslararası Af Örgütü'nün ertesi günkü (13 Temmuz 2006) basın bildirisi, saldırılarda 40 civarında Lübnanlı'nın öldüğünü Lübnan'lı kurbanların arasında, Nabatiyeh yakınındaki Dweir köyünde sekizi çocuk on kişilik bir ailenin ve Tire yakınlarında Baflay köyünde yedi aylık bir bebekleri ile yedi kişilik bir ailenin bulunduğunu; bu ve diğer saldırılarda 60'tan fazla sivilin yaralandığını bildirdi. İşte bu noktada, Hizbullah Çarşamba gecesi, ilk İsrail saldırısını takiben İsrail'in kuzeyine roket saldırısı başladı. Aynı gece ilerleyen saatlerde (Perşembe sabahı şafak sökmeden) İsrail Beyrut'a ilk saldırısını gerçekleştirdi. İsrail uçakları Beyrut Uluslararası Havaalanını bombaladı ve hava saldırılarında en az 27 Lübnanlı sivil öldü. Buna karşılık olarak Perşembe günü Hizbullah'ın roket saldırıları yoğunlaştı. "1982 yılındaki Lübnan Savaşı"ndan bu yana gerçekleştirilen bu en büyük saldırıda Lübnan'dan İsrail'e 100'den fazla Katyuşa roketi atıldı." Bu saldırılarda iki İsrailli sivil öldü ve 132'si hastaneye kaldırıldı. Ertesi gün İsrail'in, Beyrut'taki Şii mahallelerini yıkmaya başlaması ve Nasrullah'ın hayatına yönelik başarısız bir saldırı gerçekleştirmesiyle birlikte Hizbullah roket saldırılarını Hayfa'ya doğru genişletti. İşin başında Hizbullah'ın askeri eylemlerinde İsrail'in aşırı orantısız tepkisini haklılaştıracak hiçbir şey yoktu. Lübnan'ın İsrail ile uzun süredir devam eden sınır sorunu vardı: 2000 yılında Başbakan Ehud Barak döneminde, İsrail güney Lübnan'dan çekilirken Dov Dağı'nın yanında Şaba Çiftlikleri olarak bilinen küçük bir toprak parçasını elinde tutmuştu. İsrail bu toprağın tarihsel olarak Lübnan'a değil de Suriye'ye ait olduğunu iddia ediyor, fakat hem Suriye hem Lübnan bunu reddediyor. Lübnan hükümeti bu bölgedeki gerilimi azaltmak ve Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanmasına dair ülke içinde yürüyen müzakerelere yardımcı olmak amacıyla güney İsrail'in Lübnan'daki gerilimin merkezi olan bu topraklardan çekilmesi için ABD ve diğer yerlere defalarca başvurdu. Bu tarz bir başvuru son olarak Nisan 2006 ortasında, Washington'da Lübnan başbakanı Fuad Sinyora ve George Bush görüşmesinde gündeme geldi. İsrail'in geri çekilmesinden bu yana geçen altı senede, Hizbullah ve İsrail ordusu arasında sınır olayları ve her iki tarafın, daha ziyade İsrail'in, şimdi Hizbullah'ın yaptığı tarzda ateşkes ihlalleri gerçekleşmişti. Daha önceki olayların hiçbiri, İsrail'in geri çekilmesinden bu yana tamamıyla sakin olan kuzey İsrail'in Katyuşa bombardımanına maruz kalmasıyla sonuçlanmamıştı. İsrail için bu durumu da daha öncekiler gibi, en fazla lokal bir misillemeyle, ya da mahkum değişimiyle, hatta sınır sorununu tamamen çözme girişimiyle idare etmesi mümkündü. İsrail bunun yerine topyekün bir savaşı tercih etti. Peretz'in de söylediği gibi: "Amaç, bu olayın, yaptıkları saldırıdan pişmanlık duymayan tek bir Hizbullah üyesi bile kalmayacak şekilde Hizbullah?ın fena bir biçimde mağlup edilmesiyle sonlanması" idi. İsrail hükümeti, daha en başından beri bir saldırı başlatmasının İsrail'in kuzeyini ağır Katyuşa füzesi bombardımanına açık hale getireceğini biliyordu. Bu, hükümetin çarşamba günkü ilk toplantısında açık bir şekilde tartışılmıştı: "Hizbullah'ın İsrail saldırılarına ağır roket saldırısı ile karşılık vermesi olasıdır. Böyle bir durumda İsrail Savunma Kuvvetleri kara kuvvetlerini Lübnan'a gönderebilir." İsrail ordusu ve hükümetinin, planladığı kara saldırısını haklılaştırmak için, kuzey İsrail'deki vatandaşlarının hayatlarını tehlikeye atmayı ödenmeye değer bir bedel olarak gördüğü sonucuna varmamak mümkün değil. Aynı Çarşamba günü İsraillileri neler olabileceği konusunda hazırlamaya başladılar: Kıdemli bir subay "Binlerce İsrailli'nin kendilerini kısa bir süre için Hizbullah roketlerinin tehdidi altında bulabileceği farklı bir gerçeklikle karşı karşıya olabiliriz." dedi. "Ülkenin merkezinde yaşayanlarda bu duruma dahil." İsrail askeri yönetimine göre sadece Lübnanlılar ve Filistinliler değil, İsrailliler de büyük bir askeri vizyonun sadece piyonları. Olayların gelişme hızı (diğer birçok veriler ile birlikte) İsrail'in Lübnan'a karşı planladığı büyük savaş için "uluslararası koşulların olgunlaşmasını" uzun zamandır beklediğini gösteriyor. Aslında bu konuda spekülasyon yapmaya gerek yok, çünkü en başından beri İsrail ve ABD resmi kaynakları bu konuda gayet açıktı. İsrailli üst düzey bir yetkilinin 16 Temmuz'da Washington Post'a açıkladığı gibi "Hizbullah"ın sınır ötesi saldırısı "çıkarların örtüştüğü", "eşsiz bir fırsat" sağladı." Gazete bu örtüşen çıkarların ne olduğunu şöyle anlatıyor: ABD'nin daha geniş amacı Hizbullah, Hamas, Suriye ve İran eksenini boğmaktır. Bush yönetimi bu eksenin Ortadoğu'daki stratejik oyun sahasını değiştirmek için kaynaklarını birleştirmekte olduğunu düşünüyor. ABD için Ortadoğu, hegemonya kurma oyununu oynadığı "stratejik oyun sahası". ABD, halihazırda Irak ve Afganistan'da hakimiyetini koruyor. Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğer birkaç devleti de işbirliği içinde olduğu dost rejimler olarak görüyor. Bu büyük dayanakla bile ABD hegemonyası tam olarak kurulmadı. İran, Irak savaşı ile güçlendi ve efendinin emirlerini reddediyor. Arap dünyasında "dost rejimler" de dahil olmak üzere ABD'ye karşı artan bir öfke var. Bu öfkenin kaynağı sadece Irak'ın işgali değil, aynı zamanda Filistinliler'e yönelik vahşi baskı ve ABD'nin İsrail'in politikalarına verdiği destek. Bush yönetiminin tanımladığı dört düşmanlı yeni eksen (Hizbullah, Hamas, Suriye ve İran) Arap dünyası tarafından ABD ve İsrail yönetimlerine karşı direnen ve Arap bağımsızlığından yana olan bir yapı olarak görülüyor. Bush'un perspektifiyle, Ortadoğu'da tam bir ABD kontrolü sağlamak için sadece iki senesi var. Bunu yapmak için, her bir Arap'a, efendiye itaat etmenin hayatta kalmanın tek yolu olduğunu kabul ettirecek biçimde, bütün direniş tohumları mahvedici bir darbe ile ezilmeli. Eğer İsrail bu işi yapmakta istekliyse ve sadece Filistinliler'i değil, Lübnan ve Hizbullah'ı da ezecekse, o zaman, içeride Bush'un savaşlarına karşı artan bir kızgınlıkla bölünen ve belki de böyle bir amaç için ölecek yeni askerleri hemen gönderemeyen ABD, İsrail'e verebileceği bütün desteği verecek. 25 Temmuz'daki Kudüs ziyaretinde Rice'ın da duyurduğu gibi burada "yeni bir Ortadoğu" sözkonusu ve bu işin "üstesinden geleceğiz" diye Olmert'e söz verdi. Ama İsrail, askerlerini ve vatandaşlarını sadece Bush yönetimini memnun etmek için feda etmiyor. "Yeni Ortadoğu", 1982'de Sharon tam olarak bu şekilde ifade edilen amaçla ülkeyi 1. Lübnan Savaşı'na soktuğundan beri İsrail egemen askeri çevrelerinin hayallerini süslüyor. Hizbullah liderleri yıllardır uzun vadeli görevlerinin ordusu çok zayıf olan Lübnan'ı korumak olduğunu iddia ettiler. İsrail?in Lübnan?dan hiçbir zaman vazgeçmediğini ve 2000 yılında güney Lübnan'dan çekilmesindeki tek nedenin Hizbullah direnişinin işgali maliyetli hale getirmesi olduğunu söylediler. Lübnan, hatırlayacak kadar yaşlı olan İsrailliler'in bildiği şeyi biliyor: İsrail'in kurucu lideri Ben Gurion'un vizyonuna göre İsrail'in "doğal" sınırları olmalı: doğuda Ürdün Nehri ve kuzeyde Lübnan'ın Litani nehri. İsrail 1967'de Ürdün nehrini kontrol altına aldı, ama Litani sınırına ulaşmak için şimdiye kadarki bütün girişimleri başarısız oldu. İsrail/Filistin adlı kitabımda da iddia ettiğim gibi İsrail ordusu 2000 yılında güney Lübnan'dan çekilirken bile geri dönüş planları hazırdı. Ama İsrail'in askerî vizyonuna göre bir sonraki aşama "İsrail'in 1967'de Golan Tepeleri'ni işgal ederken ve de şimdi güney Lübnan'da yaptığı gibi- bölgenin sakinlerinden temizlenmesi". Ben Gurion'un İsrail vizyonunun nihai olarak gerçekleşmesi için her bir direniş odağını ezme konusunda işbirliği yapacak "dost bir rejim"in kurulması gerekiyor. Bunun için evvela, ABD'nin Irak modelinde olduğu gibi, ülkeyi yıkmak gerekiyor. Bunlar, 1. Lübnan Savaşı'nda Şaron'un açıkladığı amaçların tamamen aynısı. İsrail ve ABD bu hedeflerin gerçekleşmesi için koşulların artık yeterince olgunlaştığına inanıyor. Tanya Reinhart Tel Aviv Üniversitesi'nde dilbilimi ve medya çalışmaları ordinaryüs profesörüdür ve İsrail akşam gazetesi Yedihot Ahranot'un köşe yazarıdır. 2002'de yayınlana "İsrail-Filistin: 1948'de başlayan savaş nasıl sona erdirilebilir?" adlı kitabı geçen sene Seven Stories Press tarafından yeniden basılmıştır.Yeni kitabı "Hiç bir yere çkmayan yol haritası" Eylül ayında Verso yayınevi tarafından yayınlanacaktır. |
||
|
||
| Uzayıp Giden Bir Sömürge Savaşı Tarık Ali İsrail, ABD'nin desteğiyle Lübnan'da hüküm sürerek Suriye'yi tecrit etmeyi ve yıkmayı ümit ediyor. Altı gün süren 1967 savaşının ardından, yakın akrabaları Nazi kamplarında ölen ve hayatta kalanlarının ise İsrail?de yaşadığı tarihçi Isaac Deutscher son röportajında şöyle diyordu: "İsrail'in Araplar'a karşı savaşını haklılaştırmak ya da bu savaşa göz yummak, İsrail'e son derece büyük bir kötülük yapmak ve uzun süreli çıkarlarına zarar vermek demektir." İsrail'le Prusya'yı karşılaştırırken kasvetli bir uyarı da yapıyordu: Almanlar deneyimlerini şu acı deyimde özetlediler: "Man kann sich totseigen!" "Kendinizi öldürme pahasına zafer kazanabilirsiniz!" Bugün İsrail'in eylemlerinde kibrin türlü öğelerini görebiliyoruz: Emperyal bir küstahlık, gerçekliğin tahrifi, askeri üstünlüğünün farkında olmak, daha zayıf devletlerin toplumsal altyapısını yıkacak ölçüde kendini üstün görme hali ve kendi ırkının üstünlüğüne duyduğu inanç. Gazze ve Lübnan'da birçok sivilin ölümü İsrailli bir askerin ölümü ya da kaçırılmasından daha az sorun yaratan bir olay. Bu durumda da İsrail eylemleri ABD tarafından onaylanıyor. Gazze saldırısı seçimleri kazanmaya cesaret eden Hamas'ı yok etmek için tasarlandı. Gazze toplu cezanın acısını yaşarken "uluslararası camia" olanları sessizce izledi. Onlarca suçsuz insan ölmeye devam ediyor. Bunun G-8 liderleri için bir anlamı yoktu; zaten bir şey de yapılmadı. Washington İsrail'in umursamazlığına her zaman yeşil ışık yakıyor. Bu savaşta birbirlerinin çıkarları örtüşüyor. Lübnan'ı, Ürdün modeline uygun bir şekilde, bir İsrail ve Amerikan vilayeti biçiminde güvenceye alarak Suriye rejimini tecrit etmek ve devirmek istiyorlar. Bunun, ülkenin orijinal düzeni olduğunu savunuyorlar. Çağdaş Lübnan'ın, başlangıçta olduğu gibi, halen büyük ölçüde Fransız sömürgeciliğinin yapay bir yaratımı olmaya devam ettiği doğrudur. Lübnan, Maruni azınlığın egemen olacağı bölgesel bir uydu yaratmak için Büyük Suriye'nin anakarasından bir kıyı şeridinin Paris tarafından kesip alınmasıdır. Ülkenin dinsel inançlar bakımından mozaik yapısı hiçbir zaman doğru bir nüfus sayımına izin vermedi. Bunun sebebi, bugün belki de Şii'lerden oluşan esas Müslüman çoğunluğun politik sistemden dışlandığının ortaya çıkma korkusudur. Filistinli göçmenlerin bulunduğu kötü durumun körüklediği mezhepsel gerilimler 1970'lerde iç savaşın patlak vermesiyle sonuçlandı. Bu da Suriye birliklerinin ABD'nin örtülü onayıyla bölgeye girişine olanak sağladı. Suriye birliklerinin orada konumlanmaları görünürde savaşan taraflar arasında tampon bölge oluşturmaktı ve İsrail'in bu bölgeyi ele geçirmesini caydırma amacı taşıyorlardı. Kaldı ki İsrail'in bölgeyi ele geçirmesi olmamış bir şey de değildi: 1978 ve 1982 işgalleri önümüzde duruyor (ve o zamanlar Hizbullah henüz yoktu). Refik Hariri'nin öldürülmesi orta sınıfın öncülüğünde devasa gösterileri körükledi. Talepleri Suriye'nin bölgeden çıkarılmasıydı. Bir yandan da Batılı örgütler Cedar Devrimi'nin ilerlemesine yardımcı olmak için bölgeye geldiler. Washington ve Paris'ten gelen tehditlerin destek verdiği hareketlilik Suriye'nin geri çekilmesini zorlamak ve Beyrut'ta zayıf bir hükümet oluşturmak için yeterliydi. Fakat Lübnanlı gruplar aşırı ölçüde vatansever olmaya devam ettiler. Hizbullah silahsızlanmadı ve Suriye devrilmedi. Washington bir rehin alabilmişti, fakat kale hala ele geçirilmeliydi. Mayıs ayında İsrail ordusu Beyrut'a girip bir Filistin fraksiyonu üyesi iki "terörist"i öldürdüğünde oradaydım. Filistinliler buna roketlerle karşılık verdi. İsrail savaş uçakları da Hizbullah'ı, sınırın yakınındaki köylerine ve karargahlarına 50 bomba atarak cezalandırdı. Son gerçekleşen İsrail saldırısı kaleyi ele geçirmek üzerine kurulu. Başaracak mı? Uzayıp giden bir sömürge savaşı önümüzde duruyor, çünkü Hamas gibi Hizbullah'ın da kitle desteği var. Kolayca "terörist" bir örgüt olarak damgalanamazlar. Arap dünyası bu güçleri sömürgeci işgale direnen özgürlük savaşçıları olarak görüyor. İsrail esir kamplarında 9.000 Filistinli siyasi tutuklu bulunuyor. İşte bu yüzden İsrailli askerler kaçırılıyor. Tutuklu-asker değişimi bir sonuç olarak ortaya çıktı. Suriye'yi ve İran'ı İsrail'in son saldırılarından dolayı suçlamak saçma. Filistin sorunu çözülene ve Irak işgali bitene kadar bölgede barış olmayacak. Hizbullah'ı caydırmaya çalışıp da İsrail'e karışmayan bir "BM" gücü gereksiz bir mefhum olacaktır. *Tarık Ali'nin bu yazısı 20 Temmuz 2006, Guardian'da yayınlanmıştır. |
||
|
||
| Lübnanlılar için Bir Felaket Dahr Jamail İsrail'in Lübnan'a karşı gerçekleştirdiği son saldırı tüm şiddeti ile devam ediyor. Binlerce Lübnanlı Beyrut'taki bombalamalar nedeni ile göç ediyor. Beyrut'a yağan bombalar çok sayıda sivili öldürürken, Amerikan hükümeti Lübnan'daki İsrail işgalini kınamayı bir kez daha reddetti. Sınıra doğru giderken şakalaşıyorduk. Abu Talat bana döndü ve şöyle dedi: "Neyi özlediğimi biliyor musun?" Ben de sordum: "Neyi özlediniz?" "Irak çayını" dedi ve şoförümüze dönerek hiç Irak çayı içip içmediğini sordu. Sonra da ne kadar lezzetli olduğundan bahsedip övünmeye başladı. Başını bir kez daha bana doğru çevirip "O çayların en harikasıdır" dedi gururla. Sabah Lübnan sınırına vardığımızda binlerce insanı sınırı geçmeye çalışırken bulduk. Bazıları bagajlarını arabalarının üstüne koymuştu, birçoğu ise yanına tekerlekli valizlerini almış yürüyerek karşıya ulaşmaya çalışıyordu. Küçük Bush, Bush'un itaatkâr sözcüsü, Suriye'nin Hizbullah'ı desteklediği için cezalandırılması gerektiğini düşündüğünü açıkladı. Şam'da, bu açıklamaların arkasından geleceklere dair endişeli bir bekleyiş söz konusu. Hepimizin kafasında cezalandırmanın ne zaman ve nasıl olacağı sorusu var. İsrail'in Lübnan'a karşı gerçekleştirdiği son şiddetli saldırı tüm hızı ile devam ediyor. İsrail'in Lübnan'ın güneyinde bulunan suya ihtiyacı olduğu düşünülürse, bu işgal 22 yıldır süre giden işgallerin en sonuncusundan daha uzun sürebilir. Eğer gerçekten Suriye, Hizbullah'a iki askeri kaçırıp sekizini öldürdükleri güney Lübnan'daki BM hattını geçmesi ve İsrail askerlerine saldırması için yeşil ışık yaktıysa, İsrailli savaş tertipçilerine Lübnan'a topyekûn savaş açmaları için hazır bir bahane sunmuş demektir. Buna ek olarak, aslında Suriye tarafından desteklenen Hizbullah saldırıları, ABD'nin Suriye'ye saldırması için İsrail'e izin vermesine zemin hazırlayacaktır. Bekliyoruz, izliyoruz ve umuyoruz ki bombalar Şam'a düşmeye başlamaz. Perşembe günü İsrail'in F-16 savaş uçaklarının Beyrut'ta gerçekleştirdiği yaygın bombalamalardan kaçıp sığınmak için 15.000 kişinin Lübnan-Suriye sınırını geçtiği bildiriliyor. Bugün bu durum petrol istasyonlarının, polis merkezlerinin ve bir hastanenin bombalandığı haberleri ile aynen devam ediyor. Sınırda Beyrut'taki bombalardan kaçanlar ile röportaj yaparken, insanların söyledikleri karşısında kendimi yeniden Irak'taymışım gibi hissettim. "İsrailliler'in ağır bir şekilde bombaladıkları Beyrut'un güneyinde bir yerdeydim" diye anlatıyor Ali Süleyman, kendisi 55 yaşında bir elektrikçi. "Hemen yanımızdaki barınaklarda çok sayıda mülteci vardı. Bu barınaklar aynı zamanda dün gece İsrailliler?in bombaladıkları eski bir hastanenin de hemen yakınındaydı. Çok korkunç bir geceydi, bizim bulunduğumuz yere saldırdılar. İsrailliler hastanenin Hizbullah?ın cephaneliği olduğunu düşünüp hastaneyi bombaladılar. Suriyeliler de Lübnanlılar da şimdi gidiyorlar. Artık ne yiyecek var ne de ekmek. Yaşadığımız yerde artık elektrik ve su da yok. Eğer bu durum devam ederse, bu büyük bir felaket olur." Benzer taktikleri ABD, Felluce'de, El Kaim'de ve Irak'taki diğer şehirlerde de uyguladı.??O sırada Güney Beyrut'ta olan 22 yaşındaki Lübnanlı öğrenci Nebham Razaq Hamed de benzer bir hikaye anlattı: "Bombalama gece boyunca sürdü ve bugün de sürüyor; savaş uçakları ve bazen de toplar kullanıyorlar. Birçok sivili öldüren gelişigüzel bombalamalar nedeni ile herkes panik halinde. İsrailliler siviller ile savaşçılar arasında bir ayrım yapmadan kasıtlı olarak herkesi terörize ediyorlar." Savaş derinleştikçe, Lübnan halkının özellikle de kadınların terörizmin daha farklı şekilleri ile karşılaşmamalarını ummaktan başka çare kalmıyor. Ruth Rosen'ın "Irak'ta Cinsel Terörizm Dalgası" adlı muhteşem makalesinde savaşın getirdiği kaosun kadınları ne denli feci bir duruma soktuğu ana hatları ile belirtiliyor. Mutlaka okunması gereken bu yazı, kentte İsrail kuşatmasının neden olduğu eziyet sürdüğü sürece, yalnızca Beyrutlu kadınların başına gelmemesini temenni edebileceğimiz trajik manzarayı betimliyor. Ailesi ile otobüste yolculuk eden Suudi Arabistan'lı bir adam şöyle diyor: "İsrailliler henüz yeterince Arap toprağını işgal etmediler mi?" Beyrut-Şam arası sadece 127 kilometre, dolayısı ile konuştuğum insanların zihninde saldırının izleri hâlâ tazeydi, çoğunun hâlâ elleri titriyordu. Yine orada bulunan başkalarının söylediklerine göre, Lübnan dağı ve karşı-Lübnan dağları arasında yüksek bir platonun üzerine yerleşmiş olan orta Lübnan'daki Bekaa Vadisi de bombalanıyormuş. Üstelik bombalanan yerlere tarihi bir kent olan Baalbek de dahil. Bu kent M.Ö. üçüncü bin yılın sonunda kurulmaya başlamış. Yakınında iki nehir bulunan şehir başlangıçta Fenikeliler'e aitmiş. M.Ö. 47'de Sezar tarafından burada bir Roma kolonisinin kurulmasından kısa bir süre sonra, kentte büyük bir coşku ile muazzam bir tapınak kompleksi inşa edilmeye başlanmış. Tapınakların bombalanıp bombalanmadığı belli değil; fakat röportaj yaptığım iki kişi de Hizbullah'ın kontrolünde olan Baalbek şehrinin bombalandığını söyledi. Beyrut'tan kaçan 50 yaşlarında Kuveytli bir adam "Orası çok kötüydü. İsrailliler sivillere saldırıyor, polis merkezlerini ve petrol istasyonlarını, hatta akaryakıt depolarını bombalıyorlardı. Havaalanını da ikinci kez bombaladılar. F-16?ları bombalarken gördüm, her yer duman olmuştu. Bu Lübnanlılar için büyük bir felaket." Savaşı durdurmak için ne yapılabileceğini düşündüğünü sorduğumda hemen şöyle dedi: "Arap hükümetleri kıçlarını kaldırmayacak gibi gözüküyor, ben de Lübnan'dan ayrılıyorum." Dahr Jamail Irak ve Ortadoğu'dan haberler bildiren bağımsız bir gazetecidir. |
||
|
||
| İsrail'in Lübnan ve Filistin'e Çifte Saldırısı Gilbert Achcar ile Söyleşi Paola Mirenda 16 Temmuz 2006 Soru: Geçtiğimiz Çarşamba gününden beri İsrail ordusu iki askerlerinin kaçırılması ve başka yedi kişinin Lübnanlı bir Hizbullah komando timi tarafından öldürülmesi sonucunda Lübnan'a kuşatma uyguluyor ve bombalıyor. Ne kadar orantısız da olsa İsrail'in verdiği tepki tahmin edilebilecek bir şeydi. Hizbullah'ın bu eyleminin ardında yatan politik ve stratejik sebepler sizce ne olabilir? Achcar: Hizbullah'ın neden bu eylemi yaptığına dönük sebepler oldukça fazla. Birincisi tutuklu Lübnanlılar'ın serbest bırakılmasını sağlamak; her ne kadar resmi olarak iki tutuklunun İsrail'de tutulduğu bilinse de ? yaklaşık 10.000 Filistinli tutukluya ek olarak ? İsrail kontrolü altında daha fazla Lübnanlı'nın bulunduğuna inanılıyor. Bununla birlikte, Filistin'de Hamas?ın mücadelesiyle dayanışmak için eylem yapıyorlar; ki Hamas da Hizbullah'la benzer esin kaynaklarını paylaşıyor. Son olarak da Gazze?de süregiden saldırıya tepki vermek istiyorlar. Tabii ki başka bir askerinin Filistin'de kaçırılmasına verdiği tepkiye bakılarak İsrail tarafının böyle şiddetli bir misilleme yapması makul bir şekilde beklenebilirdi. Bu krizde, işin içine giren birçok boyut var: Uluslararası gözlemciler Suriye'nin muhtemel rolünü tartışıyorlar. Tahran'ın Hizbullah ile olan ilişkisi, Moskova'nın komünist partilerle kurduğu, zamanın "uluslararası komünist hareket"ine benzer bir ilişki. Tahran bir süredir Sünni Müslüman ideoloji üzerinde hakimiyet kurmak için Arap hükümetleriyle girdiği rekabette İsrail-karşıtı açık arttırma oyunu içine girdi. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın bir yıl önce seçilmesinden bu yana yaptığı tahrik edici açıklamalar bu oyunun parçasıydı. Bu da nükleer mesele tam kızıştığı sırada Amerika'nın artan baskısına karşı Tahran'ın stratejisiyle örtüşüyordu. Fakat sorun ne olursa olsun, Hizbullah kendisine olduğu kadar Lübnan?ın geneline (ki şimdiden başladı bu) pahalıya mal olacak bir güç denemesini kışkırttı. Soru: İsrail'e karşı mı, yoksa Lübnan'ın kendi içinde bir güç denemesi mi? Achcar: Güç denemesi temelde İsrail'e karşı. Çünkü İsrail bu eylemlerle, ister Filistin'de ister Lübnan'da olsun, direniş hareketlerini ezmeye çalışıyor. Son olaylar Hizbullah'ı ve Hamas'ı ezme bahaneleri olarak kullanıldı ve İsrail ordusunun şiddetli saldırısı bu bağlamda okunmalı. İsrail bütün halkı rehin tutuyor; ilk olarak Filistin halkına bunu yaptı ve şimdi aynı şeyi Lübnanlılar'a yapıyor. Beyrut havaalanını bombaladı ve Lübnan'ı abluka altına aldı: Tüm bunlar Lübnan devletinin değil, sadece Lübnanlı bir grubun yaptığı iddia edilen bir eylem için. Aslında İsrail'in tüm halkı orantısız bir tepkiyle rehine almasının amacı düşmanlarının altındaki halıyı ayaklarının altından çekmek ve yerel güçlere onlara karşı durması için baskı yapmak. Fakat gerçekten İsrail'in hesabı buysa, geri tepebilir de. Böyle kapsamı bir askeri harekât tam tersi bir sonuca yol açabilir ve halkı Hizbullah'tan çok İsrail'e karşı radikalleştirebilir. İsrail'in kanlı zulmü, havaalanını kapatması, deniz ablukası halkı İsrail'e karşı bir isyanda birleştirebilir. Hizbullah'ın gerçek politik hesabının ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, fakat kesinlikle İsrail'den geniş kapsamlı bir tepki beklediler. Zaten İsrail daha önce Lübnan'ı birçok kez işgal etti. Bundan dolayı, bana öyle geliyor ki eylemleri kayda değer oranda ?maceracı? bir unsuru beraberinde getirdi ve her şeyden önce tüm halkı içine alan bir riske giriyorlar. İsrail'e saldırı başlatmakla hakikaten çok büyük bir risk aldılar; İsrail'in muazzam askeri gücünü ve acımasızlığını biliyorlardı ve halk onları yeni bir savaştan ve yeni bir işgalden sorumlu tutabilir. Bunun da bedelini Lübnanlılar ödeyecektir. Fakat bunları söylerken durumun kötüye doğru gitmesinde temel sorumluluğun İsrail'de olduğunu da vurgulamak gerekir. Özellikle Gazze'de son zamanlarda tam anlamıyla tiksindirici tavırlarını had safhaya çıkardı. Bir askerinin Filistinli bir grup tarafından kaçırılmasının ardından İsrail ordusu onlarca Filistinli sivili öldürdü. İsrail bir cezayla karşılaşmadan Filistinli sivilleri kaçırıp tutuklayabiliyor, fakat bazı Filistinliler askerlerinden birini asker-tutuklu değişimi için kaçırdığında sınırsız şiddete başvuruyor, tüm halkı rehin tutuyor ve dünyadaki genel kayıtsızlık ortamında yoğun bir nüfusa sahip olan Gazze'yi bombalıyor. Bölgedeki istikrarsızlığın temel sebebi budur. İsrail'in bu şiddetli ve küstah tavrı, ABD'nin Irak'ta gösterdiği aynı düzeydeki küstah ve şiddet dolu tavırla tam bir uyum içinde. Soru: Hizbullah'ın eylemleri karşısında Lübnan hükümeti'nin pozisyonu nedir? Lübnan Başbakanı'nın yalanlamasına rağmen İsrail bu eylemden tüm hükümeti sorumlu tutmaya karar verdi. Achcar: Dediğim gibi, İsrail politikası kesinkes tüm halkı rehin olarak tutma üzerine kurulu. Filistinliler'e bunu yaptı. Lübnan örneğinde ise bu durum çok daha açık, çünkü Hizbullah bir yandan hükümetin bir parçasıyken, aynı zamanda hükümete katılımı düşük düzeyde ve aslında muhalefette duruyor. Lübnan hükümeti'ne hakim olan çoğunluk ise ABD ile ittifak halinde ve şimdi Bush yönetiminin ikiyüzlülüğünü tam anlamıyla ölçüp tartabilirler. Bush yönetimi, mesele sadece Suriye'ye karşı olmak olduğunda Lübnan halkının kaderiyle ilgiliymiş gibi görünüyor. Hükümet resmi olarak eylemle ilgisi olmadığını söyledikten sonra bile Hizbullah'ın eyleminden Lübnan hükümeti?ni sorumlu tutmak bir yandan İsrail'in dayatmacı politikasının bir kanıtıdır; diğer yandan da İsrail'in ? Filistin'de yapmaya çalıştığı gibi ? Lübnanlılar?ı bir iç savaşa zorlama konusundaki kararlılığının göstergesidir. Her iki durumda, İsrail yerel toplumun bir bölümünü ? Filistin'de El Fetih örgütü ve Lübnan'da hükümet çoğunluğu ? esas düşmanları Hamas ve Hizbullah'ı ezmeye sevk etmek istiyor; yoksa kendileri ezilecek. Soru: Hizbullah ve Hamas hareketlerinin birbirleriyle nasıl bir ilişkisi var? Achcar: Benzer ideolojiye sahipler ve İsrail'e karşı radikal muhalefet içerisindeler. Hamas Sünni Müslüman, Hizbullah ise Şii Müslüman; fakat her ikisi de Suriye ve İran'la müttefik. Bu, İsrail'e karşı bir tür bölgesel bir ittifak. Hizbullah, İsrail'in 1982 Lübnan işgalinin ardından doğdu ve Hamas da 1987-88'de birinci İntifada sırasında. Her ikisinin var olmasının en önemli sebepleri İsrail'e muhalefet, kendi topraklarını işgal edenlere karşı ulusal mücadele, ortak düşman olarak tanımlanan İsrail ve onun arkasındaki ABD'ye karşı mücadeledir. Irak'ta Sünniler ve Şiiler arasındaki ayrım ülkeye özgü iç faktörlerden kaynaklanıyor, tüm bölge için önem arz eden bir durum değil. Bu ayrım, o kadar kanlı bir şekilde olmasa da, geçen sene Lübnan'da da görüldü. Suudi Arabistan ve ABD'yle işbirliği halinde olan Hariri'nin önderlik ettiği Sünni cemaatinin çoğunluğu, Suriye'yle müttefik olan Hizbullah'ın önderlik ettiği Şiiler?in çoğunluğunu karşısında buldu. Fakat Irak ve Lübnan'dan farklı olarak, Şii ve Sünni cemaatinin her ikisinin bir arada bulunmadığı ülkelerde bu ayrım çok önemli bir faktör haline gelmedi. Örneğin, Filistin'de hemen hemen hiç Şii yoktur. Hizbullah, Hamas'la kurduğu dayanışma ilişkisini FKÖ'yle ya da Yaser Arafat'in liderliği döneminde Filistin Yönetimi?yle kurmadı. Hizbullah Arafat'a karşı hiç yakınlık duymadı, hatta Mahmud Abbas'a karşı daha da olumsuz duygular besliyorlar; çünkü onların İsrail'e Hamas kadar radikal bir karşıtlık içinde olmadığını düşünüyorlar. Fakat onları Filistin mücadelesine ihanetle suçlamıyorlar. Hamas'ın Filistin'deki siyasal gücünün yükselişini, Hizbullah ve İran bir zafer olarak gördü ve Batılılar Filistin'e yaptıkları yardımı keserken, Filistinliler?e telafi mahiyetinde finansman sunan ilk devlet İran oldu. Soru: Lübnan halkı olanlara nasıl tepki verecek? Hizbullah beklediği desteği alacak mı, yoksa halk çektiği acıdan onları sorumlu mu tutacak? Achcar: Hizbullah'ın temel halk dayanağı tabii ki Şiiler. Elbette Şiiler Lübnan'daki cemaatler içerisindeki en geniş azınlığı teşkil ediyor; ki bu cemaatlerin hiçbiri bir çoğunluk oluşturmuyor. Fakat Sünni azınlığın içindeki birçok kişi kesinlikle eylemi Hamas'la ya da Filistinliler?le dayanışma jesti olduğu için onaylıyorlar; diğer yandan, İsrail'in tepkisinin acımasızlığı bu dayanışmayı artırıyor. Öbür taraftan, Şiiler'in dışındaki başka Lübnanlı azınlıkların ? Hıristiyan Maruniler, Sünniler, Dürziler ? büyük bölümü içinde Hizbullah düşmanlığı güçlenecek; çünkü Hizbullah'ın tek taraflı seçiminden dolayı riske atıldıklarını hissediyorlar ve bu seçimin bedelini kendilerinin ödeyeceklerini düşünüyorlar. Risk açıkçası şu: Lübnan içerisinde mezhepsel ayrımlar derinleşecek ve bu yeni bir iç savaşa yol açacak. Belirleyici soruyu şöyle tanımlayabiliriz: Lübnan hükümeti?nin çoğunluğu yeni bir iç savaş pahasına İsrail'in dayatmasına boyun mu eğecek, yoksa önceliğin İsrail saldırısına karşı durmak ve ülkenin bütünlüğünü korumak olduğuna mı karar verecek? Şimdilik ikinci seçenek daha üstün geliyor. Sadece böyle devam etmesini umut edebiliriz. İsrail'in çifte saldırısına karşı uluslararası protesto, ortak direniş seçeneğinin destek kazanmasına güçlü bir şekilde katkıda bulunacak. Bu röportaj 15 Temmuz 2006'da Paola Mirenda tarafından İtalyan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi?nin gazetesi Liberazione için yapıldı. |
||
|
||
| Ve İsrail Yine Güvende Olacak Ramzy Baroud 5 Temmuz 2006 BBC haber spikeri akşam haberlerinde şu açıklamayı yaptı: 25 Haziran'da Filistinli militanların, Gazze-Mısır sınırında bir İsrail askeri üssüne yaptığı saldırı İsrail'in "önleyici bir saldırı" yapmasına neden oldu. Haber bülteninin hemen ardından, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın bir sözcüsüyle yapılmış hiç de sorgulayıcı olmayan bir röportaj, onun da ardından İsrail'deki günlük gazetelerden birinin muhabiriyle Washington'da yapılmış bir röportaj yayımlandı. Günlerce Filistinli bir ses duyulmadı. İki İsrailli de birbirinin aynı, usandırıcı, ama yine de uğursuz bir söylevi aktardılar. Bu söylev, her olayı, sadece İsrailli canların önemli olduğu ön kabulüne dayanarak ele alıyor ve o şekilde aktarıyordu. Uluslararası İngilizce haber kaynakları arasında ? Ortadoğu'daki Arap ülkelerinden haber yapanlar da dahil ? Filistin?in şafak öncesinde İsrail askeri üssüne yaptığı saldırının temiz bir misilleme olduğunu, hatta onurlu bir misilleme olduğunu bildiren bir haber kaynağına rastlamak neredeyse imkansızdı. Her şeyden önce İsrail, son birkaç hafta içinde çok sayıda Filistinli sivilin canına kıymıştı. Bu sırada Filistinliler aynı türdeki eylem biçiminden kaçınıyor, onun yerine Gazze sakinlerine anlatılmaz acılar yaşatmış olan İsrailli askerleri hedef alıyorlardı. Belli başlı medya kuruluşlarının Ortadoğu'daki kollarının, İsrail'in 2005 Eylül?ündeki sözde geri çekilmesinden bu yana Gazze Şeridi'nde neler olup bittiğini yanlışlıkla gözden kaçırmış olması mümkün olabilir mi? Her şey ses duvarını aşan uçakların çıkardığı korkunç gürültülerle, sahte bombardımanlarla ve yoğun nüfuslu ve fakir Gazze Şeridi'nin üzerinden alçak uçuş yapan İsrail jet uçaklarıyla başladı. Filistinliler, uluslararası topluma, İsrail provokasyonlarının durdurulması için müdahil olma çağrısı yaptılar. Çağrıları, genellikle olduğu gibi, sağır kulaklar tarafından duyulmadı. Bu şekilde korkutma taktikleriyle İsrail, Filistinliler'e yüksek sesle net bir mesaj iletmek niyetindeydi: Sizin için kutlayacak bir şey yok; biz hâlâ sizin kaderinizin efendileriyiz ve 2000 yılında Güney Lübnan'dan çekilmemizden farklı olarak, Gazze'den muzaffer olarak ayrılıyoruz, hatta büyük ihtimalle sadece geçici olarak. Bir süre sonra İsrail?in sahte saldırıları giderek gerçek olmaya başlarken, uluslararası toplum "özgürleştirilmiş" Gazze'de bir süre sonra olacaklara gözlerini kapamaya devam ediyordu. Medyaya göre haber yapılacak çok bir şey yoktu; çünkü Hamas, diğer Filistinli fraksiyonlarla birlikte provokasyonlara şiddetli misillemeyle karşılık vermeyi reddetmişti. Kendilerini Filistin Yönetimi (FY) Başkanı Mahmud Abbas'la birlikte Kahire?de vardıkları tek taraflı ateşkes kararına uymakla sınırlandırmışlardı. Filistin'in cevabından - ya da hiçbir cevabın olmamasından - sıkılmış olan İsrailli yetkililer, özel tehtid ve gözdağı yöntemleriyle, hiç bir Filistinlinin İsrail'in hedef gözeten süikastlerinden muaf olmayacağı anlamına gelen korkutma taktiklerini ikiye katladılar. Olayların ilginç bir şekilde gelişmesiyle Hamas, 2006 Ocak'ında hayret verici bir şeffalık ve demokratik yöntemle parlamento seçimlerini kazanmıştı. Christian Science Monitor gazetesinden John Hughes, ana-akım medyanın çizgisini yansıtıyordu: Ortadoğu'da bazı şeyler korkunç bir şekilde yanlış gitmiştir ve "Hamas zaferi bir gerilemedir." Hughes gerileme derken, kafasındaki hayali bir barış sürecindeki gerilemeyi kastediyordu. Birleşik Devletler hükümeti'nin koşulsuz desteğinin verdiği rahatlıkla İsrail'in şiddetli yıldırma ve korkutma taktikleri giderek daha da arttı. Ancak bu kez, İsrail'in Filistinliler'le savaşı uluslararası bir savaşın - ezelden beri itaatkâr olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği'nin desteğiyle Birleşik Devletler tarafından yönetilen savaşın - uzantısı haline geldi. Yardımda bulunan Batılılar, yardımlarını işgal edilmiş topraklarda insani bir felaket yaratabilecek ölçüde durdurduğunda, Birleşik Devletler politik bir baskı kampanyası başlattı. Bu kampanyada, nadir görülen bir şekilde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler ve medyadaki bütün "İsrail dostları" birlikte davrandılar. Batılı medya sıradan Filistinliler'in demokratik bir seçimle bir parlamento seçtikleri için acı çekmelerini haklılaştırmak amacıyla çabucak çeşitli amentular icat etti: Çünkü Hamas, İsrail'in politik gündemine çok iyi oturan diğer bahanelerin yanı sıra, İsrail'i tanımayı reddediyor ve şiddet kullanmaktan vazgeçiyordu. İsrail hükümeti?nin üst düzey danışmanı Dov Weissglass, her zaman olduğu gibi iyimser bir şekilde, açlıktan ölen Filistinliler'in durumunda mizahi bir yön yakalamaya çalıştı: (Ekonomik kuşatma) "bir diyetisyenle görüşmek gibidir. Filistinliler çok daha fazla zayıflayacaklar, ama açlıktan ölmeyecekler." Anlaşılan İsrail gösterinin tadını çıkarıyordu: Dünyanın, İsrail'in Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki sömürgeci yayılmasını görmezden gelirken, işgal edilmiş bir ulusu cezalandırmasını sağlamak, herkesçe bilinen rüyanın gerçek olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Tabii ki İsrail böylesi sınırlı rollerle hiçbir zaman tatmin olamaz. Isıyı bir derece daha artırmanın zamanı gelmişti; münferit şiddetin, bütün yaşlardaki Filistinliler'e ulaşacak kadar yoğun bir şiddete dönüştürülmesi gerekiyordu. 21 Haziran?da hamile bir kadının, doğmamış çocuğunun ve onun kardeşinin öldürülmesiyle ve aynı aileden 14 kişinin yaralanmasıyla son bulan yedi haftalık süre zarfında İsrail, çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu 90 Filistinliyi öldürmüştü. 9 Haziran'da, küçük bir Gazze kasabası olan Beit Lahia'da bir sahilde piknik yaparlarken aynı ailenin yedi üyesinin öldürülmesi de bu olaylara dahildi. İsrailli Savunma Bakanı Amir Peretz, Başbakan Ehud Olmert ile birlikte sivillerin sebepsiz yere öldürülmelerini istemeden yapılmış bir hata olarak haklı gösterdi ve komşu İsrail kasabası Sderot'a ev yapımı roketlerle saldıran "teröristlerle" savaşmaya devam edeceklerine ant içti. 90 Filistinlinin öldürüldüğü ve yüzlercesinin sakatlandığı ve yaralandığı aynı zaman zarfında, İsrail ordu radyosu roket atışı sonunda meydana gelen bir yaralanmayı bildirdi. Bu tek yaralanma vakasını başka hiçbir kaynak doğrulamadı. Ancak BBC'yi de içerecek şekilde Batı medyası, havaya uçan Filistinli ailelerle Filistinliler'in roket saldırıları hakkındaki İsrail iddialarını sürekli olarak aynı kefeye koymakta kararlıdır: bu kısasa kısastır ya da öyle gözükmektedir. Cahil medyanın dikte ettiğine göre, bir milletin hükümeti, kendisini askeri olarak işgal eden ülkeyi tanımayı reddetti diye o millete açlık çektirmek de aynı derecede meşrudur. Birleşik Devletler yönetimi 9 Haziran'da Gazzeli bir ailenin öldürülmesini İsrail'in kendini savunma hakkı olarak savundu. BBC International ise, İsrail askeri tesisine 25 Haziran'da yapılmış olan saldırıyı Filistin'in kendini savunma hakkı olarak görmeyi reddetti. Tersine, "önleyici saldırı" yapmak zorunda kalan bir kez daha İsrail'di. İsrail'in kural tanımaz komşularını yola getirecek "darbeyi" vurmasından ve hayatın tasarlanan yönde tekrar akmaya başlamasından önce kaç Filistinlinin ölmesi gerektiği belirsiz. Filistinliler açlıktan ölecek, aşağılanacak ve rezil Gazze gettolarında İsrail tarafından katledilecek ... İşte ancak o zaman İsrail bir kez daha güvende olacak. |
||
|
||
| israil'in lübnan işgali sürüyor, bölgede olup biteni daha iyi anlamamıza yardımcı olacak "uluslararası basın"da yayınlanmış bazı makaleleri topladım. konuyla ilgili bir de tarihçe hazırlamak niyetindeyim vaktim olursa. insanlar, dezenformasyonun derin etkilerinden dolayı tam olarak ne döndüğünü göremiyor. kimileri "müslümanlara yapılmış hain bir saldırı" olarak niteliyor olanları, kimileri "insani gerekçelerle" acı duyuyor. gerçek ise epey kaygı verici, belki de insanlık üçüncü savaşa doğru ağır adımlarla ilerliyor. dün beyoğlu'nda gezerken elime uzatılan bildirinin başlığı da buydu: "üçüncü dünya savaşı genişliyor!" o zaman aklıma o ünlü fıkra geldi: corc buş ile aryel şaron, bir barda oturuyorlarmış. bara giren bir adam, hemen barmenin yanına gitmiş ve "şurda oturanlar buş ile şaron değil mi" diye sormuş. barmen de "galiba onlar" diye yanıtlamış. adam hemen buş ve şaron'un masasına gidip böyle bir barda ne yaptıklarını sormuş. şaron "üçüncü dünya savaşını başlatacağız da onun planlarını yapıyoruz" demiş. adam pek şaşırmış, "peki, bu sefer neler olacak" diye sormuş. "10 milyon filistinli ile bir bisikletçiyi öldüreceğiz" demiş şaron. adam pek şaşkın: "bir bisikletçi mi, o niye" diye sormuş. şaron, buş'a dönmüş; "sana söylemiştim, 10 milyon filistinliyi kimse umursamaz diye!" evet, filistinli'yi, lübnanlı şii'yi kimse umursamıyor, herkes yerli yerinde, herkes sıranın kendisine gelmesini bekliyor. sanırım suriye de bu kaosun içine çekilecek ve belki iran da. ve o zaman işler beklenmedik bir hal alabilir. aklıma o söz geliyor: "eğer avrupa devletleri 1939 yerine 1937'de hitler'i durdurmayı deneseydiler bütün bu felaketler yaşanmazdı." ve sanırım geç kalıyoruz yine... |
||